Beşik / Aysu Altaş

 

Sürükleniyor bulutlar, kıvrılıyor,

Ve ay hayalet bir ışık gibi,

Aydınlatıyor uçuşan kar tanelerini;

Gök kapalı, gece bulutlu.

Arı sürüsü gibi cinler,

Üstümdeki sonsuz boşlukta,

Acı haykırışlar ve ulumalarla,

Kalbimi parçalayarak,

Uçup gidiyorlar…        Puşkin, Cinler, 1830

 

Aylı bir geceydi.

Bir bebek, boğazını yırtarcasına çığlıklar atarak aralıksız ağlıyordu. Karşımdaki evin pencerelerinden görebildiğim kadarıyla, lambanın soluk ışığı bebeğin odasını aydınlatıyordu. Kendiliğinden ileri geri sallanıp duran, tek ayağı kırık beyaz bir beşiğin içinde minik ellerini yumruk yapmış, yüzüne dokunmaya çalışıyordu. Fıldır fıldır dönen gözlerinden yaşlar akıyor, olduğu yerde debeleniyordu.

Bir süre sonra, bir ayağı daha kırıldı beşiğin. Bu yüzden, bebek olduğu yerde birazcık kaydı, ağlamaya devam etti. Odaya geceden bile daha derin ve karanlık bir gölge hâkimdi. Duvarların üstünde bilinmez yaratıkların gölgeleri oynaşıyor, beşiğin tam üstündeki lambanın soluk ışığı altında her şey anlamını yitiriyordu. Bebek çığlıklar atıyor, son nefesini vermekte olan bir kurban gibi debeleniyordu; ancak onun yakarışlarını duyan tek bir insan bile yoktu.

 

Şu kocaman, lanetli ve büyülü karanlık odadan onu çıkarmaya gelecek bir anne bekliyordum. Kiraz dudaklarıyla onun donmuş parmaklarını öpebilecek, yakıcı ve parlak teniyle onu besleyebilecek, uzun saçlarının arkasında onu bağrında saklayabilecek yüce bir anne bekliyordum v e hayal ettiğime göre, annenin odadan içeri girdiği andan itibaren hepimizin gecesi aydınlanacak, tuhaf yaratıklar kendi kovuklarına kaçacaklar, ben ve bebek de bu garip kâbustan sıyrılarak rahat bir uyku çekecektik.

 

Beşiğin bir ayağı daha kırıldı ve son bir ayağı kaldı yalnızca. O sırada birdenbire tipi bastırdı, parlak gökyüzünü kapkara kargalar kapladı, kar yağmaya başladı lapa lapa. Uykulu ve kızarmış gözlerimle başta bunu algılayamadım, başım yavaşça kaymaya başladı, görüntüler silikleşti. O sırada, yalnızlığımı delip geçen keskin bir deniz kokusunu duyumsar gibi oldum, hayatımda görmediğim kadar ince parmaklar saçlarımı okşadı sanki, ateş gibi yanan uzun kollar boynuma şefkatle dolandı, kiraz gibi kırmızı bir dudak yanaklarımda gezindi.

Bebeğin bir çığlığını daha duydum. Hayallerden ve uykudan uzaklaşmak için bir mum yaktım. Parmaklarımla göz kapaklarımı açık tutmak için uğraştım, tekrardan bebeği izledim. Hayret ettim! Tek bir ayağın üzerinde, hâlâ sallanmaya devam ediyordu beşik. Ancak öyle yoğun bir öfke ve taşkınlık içinde sallanıyordu ki kuşkusuz, bunun amacı bebeği uyutmak değildi. Onu sonsuza dek ağlatmak, ona karabasanlar gördürtmekti. Tipi şiddetlendikçe bebeğin odasında asılı perdeler dalgalandı, minik heykeller yerlerinden düşüp kırıldı, duvara bitişik dolabın çekmeceleri sırayla açıldı, bütün kıyafetler etrafa saçıldı.

Buna bir son verme vaktinin geldiğine karar verdim. Samur kürkünden, en kalın ve kaliteli, paltomu giydim, heyecanla, ayağıma en uzun çizmelerimi taktım. Kanım bir zehir gibi damarlarımı yakarak vücudumu dolaşıyordu, kalp atışlarımla soluklarım birbirlerine dolandılar, odanın içinde dört dönüp durdum. Kapıyı nasıl kıracağımı, bebeği oradan çıkardıktan sonra onu neye saracağımı derin derin düşünmeye başladım. Ancak biraz sonra, tüm bu dertlerden kurtularak çılgınlar gibi sevindim.  Bebek, dakikalar sonra şu hastalıklı ve korkunç yalnızlığımdan kurtulmamı sağlayacak parlak kıvılcımım olacaktı benim. Akşam yemeklerini en neşeli şarkıların söylendiği sofralarda beraber yiyecek, kahvaltıları deniz kokusunun ve baharın nefis berraklığının sindiği odalarda yapacaktık. İşte o vakit, en karanlık gece dahi karabasanları çağırmaya yetecek cesareti bulamayacak kendisinde, yavaşça kapımızı terk edecekti.

Yine rüyalara dalarak uyumuşum. Sönmüş mumu tekrar yakmaya çalıştım, ancak boşa! Kilitlediğim pencerelerimin vidaları birer birer söküldü, nemli ve esnek bir rüzgâr içeri sızdı, her yer buz kesti. Yanaklarıma doğru akan birkaç damla yaş kurudu, çatlak dudaklarım sızlamaya başladı. Paltom üzerimden uçmasın diye onu sıkı sıkı kavradım, olduğum yere çömeldim. Keşke biraz daha az uykum olsaymış, belki o zaman hareket edebilirdim. Bebeğin vaziyetini hayal etmeye çalıştım, herhalde beşiğin son ayağı da kırılmış ve o yere düşmüştür. Sözde, bebeği kurtaracaktım ve asla yalnız kalmayacaktım. Çizmelerime, paltoma, yanımda duran şemsiyeye bakarak biraz önce aklımdan geçen düşünceleri pek gülünç ve zavallıca buldum. Soğuktan kaskatı kesilmemiş olsaydım, gülecektim de.

Söyleyin bana, sonsuz yalnızlığa mahkûm edilmiş zavallı bir köle bir öteki yalnıza, daha da fazla yalnızlıktan başka ne vadedebilir ki? Tekrar başım düştü, ciğerlerimin tüm gücüyle, intihar söylentilerini, yalnızlığı, belirip yok olan hayalleri içinde saklayan pis ve yoğun geceyi, tek bir nefeste soluyuverdim. Mutlu ışıklar, yıldızlar, aylı gece arkasına bakmadan uzaklaşıp gitti benden ve tüm o soluk, bulanık ışık huzmesinin altında, her zamanki gibi, yapayalnız kaldım. Ama siz, anlar mısınız ki bu dediklerimin anlamlarını?

Sonra kapım çaldı. Tık tık tık. Bu tok vuruşlar, ziyaretçimin kendinden emin, güçlü bir kişiliğe sahip olduğuna dair ipuçları veriyor. Bu, kendimi bilmesem beni şaşırtırdı. Yeri ve göğü birbirine yapıştıran, göğü delen şu felaket tipi esnasında benim gibi unutulmuş bir ruhun yanına kim uğrar? Olsa olsa, o da benim gibi bir sefildir. Yerimden zor zar kalkarak mutfağa doğru ilerledim, ziyaretçim için semaverden bir bardak sıcak çay doldurdum. Sonra da gidip kapıyı açtım.

Beklediğim gibi. Uzun, birbirine dolanmış gri saçları, ayaklarına kadar inen kahverengi yağmurluğu ve su damlayan birbirine karışmış sakallarıyla ihtiyar bir tabutçuydu gelen, yanında da gürgenden yapılmış uzunca bir tabut duruyordu. İçeri buyur ettim onu. Yağmurluğunu ve botlarını alıp kurutmayı teklif ettim, o hiç oralı olmadı.

Çok kalmayacağım, dedi.

Parkeye çamur ve su bulaştırarak içeri girdi. Tabutunu pencerenin yanına dayadı, tekli koltuğa yayılarak oturdu. Sonra cebinden pek güzel, lületaşından, işlemeli bir puro çıkardı. Ben de çay ikram ettim.  Karşılığı, dudaklarından dökülen kupkuru, tatsız tutsuz bir mırıltı oldu.

Teşekkür ederim, dedi.

Öyle, sessizce oturduk bir süre, sessizliği bozan o oldu.

“Tipi ve kar azmadan, yola çıkmak gerekir. Kuru bir bezin var mı, şu tabutun çamurunu temizleyeyim?”

Hemen kuru bir bez getirdim, morarmış ve kaskatı kesilmiş parmaklarımla, bizzat kendim tabutu temizledim. O zaman, simsiyah gözlerinin ilk defa bir baba şefkatiyle parladığını, kasvetli yüz hatlarının bana duyduğu acımayla anlamlandığını sezer gibi oldum. Şüphesiz, çok kısa sürdü bu. Tabutun kapağını açtı, onu yere koydu.

Eh, vakti geldi, yat bakalım talihsiz dostum, dedi purosunu tekrar cebine yerleştirirken.

Gülümsedim.  Başka zaman olsa, içimden ona sarılmak, onu doyasıya öpmek gelirdi kuşkusuz; ancak bu sefer içim biraz buruktu. Sessizce tabutun içine girdim, sırtüstü yattım ve ellerimi göğsümde birleştirdim. Tabutçu da çayının son damlalarını tek yudumda bitirdi, sonra da tabutun kapağını kapattı.

Gece boyunca, neresi olduğunu bilmediğim bir yolda ilerleyedurduk. Yağmur damlaları tabutun yüzeyine düşüşüyor, tabutun içindeki hava yavaş yavaş tükeniyordu. Neyse ki sessizliğin verdiği huzura kavuşabilmiştim.

Bir beşik gibi, tıngır mıngır, sonsuzluğa ve garipliğe doğru sallanıp durdum. Sonra tipi kudurdu; tabutçuyu da, tabutun içinde son nefesini vermekte olan beni de, toprak yola yeni kazılmış çamur dolu bir çukurun içine itti.

 

 

Fotoğraf: https://bit.ly/2yBTlqg

 

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.