Berdar Doğan: “Uzun susmalı insan, ki söyledikleri dem tutsun…Yaşarken de, yazarken de uzun susarım. Yazdığım şiirleri de, öyküleri de uzun uzun bekletirim, dem tutsunlar diye.”

Söyleşi: İdil Tatar

Dergimizin Aralık sayısında okurlarımızla Berdar Doğan’ı “Mecruh” adlı öykü kitabı hakkındaki söyleşimiz üzerinden buluşturuyoruz. Berdar Doğan için söylenebilecek pek çok unvan olsa da kendisi “Benim için adım tek unvanımdır.” Dediği için sahip olduğu unvanları söyleşimizin içinden okurun kendisinin çıkartmasını umuyorum.

“Mecruh” adlı kitabının içinde dokuz öykü ve kitaba da adını veren sürpriz bir şiir bulunuyor. “Uzun susmalı insan, ki söyledikleri dem tutsun” diyen yazarın demini almış öyküleriyle duygulanımların sürekli iniş çıkışlı olduğu bir yolculuğa çıkan okur, bir anlamda da Berdar Doğan’ın hayatına selam vermiş oluyor.

Kitabı “Mecruh” hakkında yaptığımız söyleşide sorularımın niyeti, kitap üzerinden Berdar Doğan’ı ve düşüncelerini biraz olsun anlamaya çalışmaktı. Aldığım cevaplar merakımı biraz olsun tatmin etse de kendisi ve gelecek kitapları hakkında içimde daha çok merak uyandırdı. Siz okurları söyleşimizin keyifli satırları ile baş başa bırakıyorum.

 

  • Sizce, insan adı ile nasıl bir ilişki yaşar? Berdar demekle Berdar Doğan’a nereden seslenmiş oluruz? Bize bir kelime olarak “Berdar”dan ve bir kimse olarak “Berdar”dan bahsedebilir misiniz?

Benim için adım tek unvanımdır. Adımın önüne konulan hiçbir unvanı kabullenmedim. Dediğim gibi tek unvanım adımdır. İnsanlar adımı telaffuz ettiklerinde, akıllarına iyi ve güzel şeyler geliyorsa, işte bu en keyifli ve onur verici olandır. Bana göre insanın adı ile böyle bir ilişkisi olabilmelidir. Berdar’ın, kelime olarak; darağacı, idam etme; Pir Sultan’ın dediği gibi “Hızır Paşa bizi berdar etmeden…” ve üretken, verimli anlamları vardır.

Az konuşan, çok düşünen biridir Berdar. Ailesini, dostlarını, doğayı ve hayvanları çok sever. Hatta hayvanları insanlardan çok sevdiği söylenebilir. Kızıyla vakit geçirir Berdar, şiir yazar, türkü söyler, kedilerle, köpeklerle sohbet eder. Yalnızlığı çok özel ve dokunulmazdır.

  • Öykülerinizi yüksek sesle okuması da çok keyifli. Anlatımınızdaki şiirsel akıcılık ve betimlemelerinizdeki tiplemeler sayesinde sahneler gözün önünde sanki buradalarmış gibi yaşanıyor. Öyküleriniz kafanızda nasıl şekilleniyor ve cümleler haline nasıl geliyorlar? Yazma sürecinizden bahseder misiniz?

Okuduğum bir kitaptaki, bir kelime ya da cümlenin yarattığı çağrışım, yaptığım yürüyüşlerde izlediğim insanların davranışları, ki sık sık yaptığım bir faaliyettir, rastgele sokaklarda uzun yürüyüşler, oturduğum bir mekanda, çevremde yapılan konuşmalar, geçmişimden bir anı, yaşanan toplumsal ve siyasi süreç, yani hayatın tüm anlarında olup bitenler bir anda bir cümle oluveriyor kafamda. Hatta bazen bir kelime… O kelime ya da cümleyi hemen not ediyorum. Sonrasında ise öykü artık kendini yazmaya başlıyor. Ben sadece aracı oluyorum.

Aldığım notlar, kısa zamanda şiire ya da öyküye dönüşmüyor. Dönüştüğü de oluyor fakat çoğunlukla aylar hatta yıllar sonra tamamlanıyor. Yaşarken yazıyorum, evet, ama daha çok yazarken yeniden yaşıyorum.

Mesela, Son Bahçe isimli öykü sözlük okumalarımda oluşmuştur. Sözlük okurum, beğendiğim kelimeleri not ederim. Böylelikle kendi sözlüğüm oluştu zaman içinde.

Okuduğum sözlükteki ‘Başaklama’ kelimesinin anlamı, okuduğum anda kafamda öyküyü oluşturdu. Başaklama, Hasattan sonra tarla vey abahçelerd ekalan ürünleri toplamadır. Bazı yörelerde ise çocuklar gelip toplasın diye bırakılırmış. Anlamını okuyunca, çocukluğumda gizlice girdiğimiz bahçeler, koşuşturmalar aklıma geldi ve bu öykü oluştu. Öyküdeki tüm karakterleri de çocukluğumun geçtiği mahalledeki kişilerden esinlenip oluşturdum.

Asıl yoğunluğum şiirdir benim. Bazen bazı yazdıklarım şiir olarak başlayıp öyküye dönebiliyor. Ama dediğim gibi, asıl yoğunluğum şiirdir. Öykülerim, şiirlerimi dinlendirdiğim zamanlarda ortaya çıkmıştır.

‘Uzun susmalı insan, ki söyledikleri dem tutsun…’ Yaşarken de, yazarken de uzun susarım. Yazdığım şiirleri de, öyküleri de uzun uzun bekletirim, dem tutsunlar diye. Kitabımdaki öyküler, 5 ile 10 yıl arası bir süre önce yazıldı. Dem tuttuğunu düşündüğüm zaman yayımladım. Umarım yanılmamışımdır.

  • Öğretmen olan Berdar Doğan ile yazar olan Berdar Doğan arasındaki ortaklıklar ve ayrılıklar var mı?

Öğretmenlik sorumluluğu büyük bir meslek… Bir vicdan işi… Zorlukları da var elbet. Fakat yetişkinlerle bir arada olmaktan çok daha az yıpratıcı… Hem bu anlamda hem de zaman anlamında yazmaya olumlu katkısı olduğunu düşünüyorum. Yazar olarak sahip olduğum değerleri ve doğruları çocuklara da kazandırmaya çalıştım daima. Öğretmenlik hayatım boyunca, çocuklara yoğun okumalar yaptırdım. Çocuklar öğretmenlerini taklit eder. Benim öğrencilerimin içinde de beni örnek alıp şiir ve öykü yazanlar oldu. Ve hep iyi birer okuyucu oldular. Bu benim için gururdur.

Öğretmenliğimin ilk yıllarında, müzik grubumuz vardı ve barlarda müzik yapardık. Sınıfta çocuklara bağlama çalıp, türküler öğretirdim. Bundan etkilenip bağlama öğrenen öğrencilerim oldu. Hala müzikle uğraşanlar var içlerinde.

Yani sanatım ve öğretmenliğim arasında ayrılıktan çok ortaklık oldu daima. Birbirlerini beslediler…

  • Öykülerinizdeki olay ve kahramanlar sizin yaşantılarınızdan izler taşıyor mu?

Elbette taşıyor, hatta birkaçöyküm tamamen benim hayatımdan alıntı. Diğerlerinde ise kişiler ve olaylar bazı yönleriyle hayatımdan izler taşıyor.

  • “Mecruh” isimle kitabınızın girişine, Oğuz Atay’ın yalnızlık ve kelimeler üzerine olan yazısını koymanızın nedeni nedir?

Bahsetmiştim, yalnızlık, yalnızlığım benim dokunulmazımdır ve çok değerlidir. “Bir insan sadece yalnızken kendisi olabilir.” der Schopenhauer. Ve benim için de yalnızlık, kendim olabildiğim, özgür, huzurlu olduğum ve kirlerimden, kaygı ve yorgunluktan arındığım, varlığımı temize çektiğim anlardır. Kelimeler ise bu yalnızlıklarımda, yalnızlığımın var ettiği tüm duygu, düşünce ve gerçeği kendime ve dünyaya aktarmanın biricik yoludur. İkisi bir bütün ve bir arada var oluyor.

  • “Şikaristan” adlı öykünüzde “Bu günler de geçmiş olduğunda güzel görünecek miydi? Sanmıyorum… Şimdi dönsem o mahalleye, bulmak istediğim hiçbir şeyi bulamayacağımı biliyordum.” satırlarını okuyoruz. Kişi için sizce geçmişi güzel kılan, anıların henüz geçmemişken, şimdide güzel yaşanması mıdır; yoksa geçtikten sonra bir daha şimdiye gelmeyeceğini bilmenin özlemi midir?

Herkesin hayatının özel bir dönemi vardır. Kimi için çocukluğu, kimi için üniversite yılları, kimi için yaşadığı aşk, evlilik vs. bu çoğaltılabilir. İşte o dönemlerde yaşananlar çok daha yoğun, coşkulu ve unutulmazdır.

Benim için hayatımın ilk yirmi yılı, özellikle çocukluğum ve ilk gençliğim en güzel yıllarımdı. Sonrasında da çok güzel ve özel zamanlar yaşadım tabii ki. Ama hiç biri ilk yirmi yılın sıcaklığı ve güzelliğiyle kalmadı bu günlere. Şimdi ne yaşarsam yaşayayım, ilerde dönüp bu güne baktığımda, o ilk yirmi yıl kadar güzel görünmeyecek. İnsan değiştikçe, geçmiş de eskisi gibi olmuyor artık. Çünkü geçmişe bakışın, olup biteni yorumlayışın değişiyor. İşte ne kadar zaman geçerse geçsin, dönüp baktığında aynı güzelliğiyle kalan dönem hangisiyse, o en güzel zamanlardır ve tekrarı yoktur.

  • Zaman konusunu biraz daha irdelemek istiyorum. Kitaptaki “Özlem” ve “Dört Duvar” öykülerinizin karakterleri ya uykusuz geceler geçiriyor ya da gündüzü bir türlü yaşayamıyor. Burada karakterin zamanla nasıl bir derdi var?

Çünkü benim zamanla bir derdim var.Zamanın soyut olduğunu düşünmek büyük bir yanılgıdır bence. Somuttur zaman. Ne yaşıyorsak odur. Zaman yaşamın kendisidir. Giden, geçen, biten değil; birbirini takip eden anlardır zaman. Bütün evren tek bir anın içinde ve tüm olanlar o bir an içinde olmakta.

Hayat, birbirini takip eden, birbiriyle bağı olan, birbirini tamamlayan anların toplamı… Bir anın eksikliği ya da bir andaki arıza ve sapma sonrakilerinde yönünü değiştirir. En tehlikelisi ise,-bizim hep yaptığımız gibi-  yaşanması gerekenin yaşanmadığı, ertelendiği anlardır. O anlar birikir ve elbet hayatın bir yerinde infilak eder. Zararı bütün hayata yayılır… Zaman diye bir şey yok. Yaşadığımız sadece an… Yaşadığımız sadece olan ve olunan an…

Zamanı biz; an içinde yaşananları bir düzene koymak, kurduğumuz sistemi sonraya taşımak ve hayatı kıskaç içine almak için uydurduk. Doğum ve ölüm tarihlerimiz mesela; tırnak işaretleridir sadece, içine bütün ömrümüzü yazdıkları…

Hepimizin aynı an içinde olması, herkesin o anı aynı yaşadığı anlamına gelmiyor elbette. Eğer öyle olsaydı, herkesin aynı hayatları yaşaması gerekirdi. Ne kâbus ama… Herkesin aynı an içinde birbirinden çok farklı hayatlar yaşamasının sebebi insanın kendisidir tabii ki. Yarattığı din, fikir, ahlak, kültür vesairedir. Dünyada ne kadar canlı varsa hepsinin anı algılayışı ve yaşayışı farklıdır. Sadece oldukları an aynıdır.

Aslolan an’dır… Olan her şeyin içinde geçtiği, geçmekte olduğu süredir aslolan. Yani nefes aldığımız; yani koklayıp, dokunup, düşündüğümüz, tepki verip, tepki aldığımız; yani düşüncede değil gerçekte yaşadığımız an. Bir çiçeğin rengi ve kokusu yalnızca görüldüğü, koklandığı anda gerçektir. Sonraya kalan ise hayalidir; rengin ve kokunun nafile tarifidir…

  • Ankara’da doğup büyümüş ve ardından İstanbul’da yaşamış olmanızın yazılarınıza etkisinden bahseder misiniz?

Yazılarımda Ankara’nın etkisi çok daha fazladır. Ne zaman biraz darlansam, ya da rakının ikinci kadehinde, bir türküde aklım Ankara’ya gider. Çocukluğumun geçtiği ama şimdi olmayan o gecekondu mahallesine düşer gönlüm. Yirmi dört yaşımda geldim İstanbul’a fakat hala alışamadım bu şehre. Otuz beşimde yazmaya başladım ve Ankara’yı anlatıyorum hala…

  • Öykülerinizde rastladığım sessizliği paylaşabilen iki kişi aynı anda başka neleri paylaşabiliyordur?

Benim için gerçek dost yanında susabildiğim kişidir. İnsan dostuyla konuşmak zorunda hissetmeden de anlayabilmeli birbirini. Gerçekten her şeyi paylaşabildiğin gerçek dostun yanında uzun uzun susabilir insan. Onlar konuşmadan da anlar birbirini.

  • Kitapta ölüm bizi her öyküde bir şekilde yakalıyor. Ölüm ile anlatmak istediğiniz nedir?

Herkes bilir ölüm gerçeğini. Bu kaçınılmaz sonu herkes kabul eder. Fakat hep başkaları ölecekmiş, kendileri ölmeyecekmiş gibi yaşarlar.

Ben ölüm gerçeğini yani ölümün her an yanı başımızda olduğu gerçeğini erken öğrendim. Üniversitede okurken, içinde yer aldığım siyasi mücadele zamanlarında ve sonrasında işkencede, ev baskınlarında, ölüm oruçları ve cezaevi operasyonlarında öldürülen arkadaşlarım oldu. İntihar eden arkadaşım oldu. Sanırım bu yüzden ölüm her öyküde okuyucuyu bir şekilde yakalıyor. Öleceğini bilerek yaşayan tek canlı biz insanlarız. Ölümle bir hesaplaşmam vardı belki de, bunu yaptım…

  • “Suçlular” isimli öykünüzde eylemin amacına ulaştığını belirtmişsiniz ve amacın ne olduğunu söylememişsiniz. Çıkarılacak pek çok anlam var gibi, sizin fark ettirmek istediğiniz şey nedir?

O öyküde eylemciler, bildiğimiz kaçırma- fidye isteme yöntemini uyguluyorlar fakat fidyeyi kaçırdıkları kişinin ailesinden değil, hiç ilgisi olmayan zengin bir aileden istiyorlar. Bu onlar için toplumsal bir deney aslında. Sonra olan biteni izliyorlar. Bu anlamda eylem onlar için amacına ulaşıyor…

Okuyucunun çıkaracağı anlam benim için çok daha değerlidir aslında. Ve ne anlam çıkarırlarsa da doğrudur…

  • Öykülerinizin kahramanlarında birbirine bağlanan ipuçları fark ettikçe yakalamak için sayfalarda bir ileri bir geri gittim. Bu benzerlikler gerçekten var mı?

Evet var. Öykülerdeki kahramanlar hayatımın değişik dönemlerinde, hayatıma dahil olmuş karakterler oldukları için, bir şekilde birbirleriyle bağlantılılar. Bir öyküde kendini dört duvar arasına kapatmış karakteri, bir başka öyküde arkadaşıyla içerken ya da çay bahçesinde hayatı sorgularken görebiliyoruz…

  • Çocukken günlük tutar mıydınız?

Günlük tutmazdım. Ortaokuldan itibaren defter ya da kitap kenarlarına küçük, komik şiirler yazardım. Hiç günlük tutmadım ama yazmaya başladıktan sonra dünlük tuttum dönem dönem. Yaşadığım günü değil, bir önceki günü anlattığım için dünlük diyorum.

‘Mecruh’ bir üçleme olacak. İlk kitap öykü oldu, ikincisi şiir ‘Mecruhun Şarkısı’, üçüncü ise roman ‘Mecruhun Dünlüğü’…

  • Öykü ve şiirlerinizle farklı yıllarda çeşitli ödüller almışsınız. İlk ödül aldığınız eseriniz hangisiydi ve bu eser bittikten sonra ödül alacağınızı düşündünüz mü? İçinizde yaşadığınız hissi anlatabilir misiniz?

İlk ödülüm, kitabımda da yer alan ‘Özlem’ isimli öykü ile 2008 yılında Ümit Kaftancıoğlu öykü yarışmasında aldığım mansiyon ödülüydü. 2005 de yazmaya başlayan benim için 2008 de ödül almak oldukça motive edici bir durum oldu. Tekrar ödül almak için değil, daha güzel daha iyi eserler üretmek için motive etti bu ödül beni. Hiçbir zaman ödül alacağımı düşünmedim, şu ana kadar çoğu şiir ödülü olan birçok ödül aldım fakat hala yeniden ödül alabilirim gibi bir düşüncem ya da beklentim yok. Aldığım zaman gerçekten sürpriz oluyor ve her seferinde bir şaşkınlık yaşıyorum.

Ödüller, dediğim gibi yeni ödül beklentisi değil, daha iyisini yaratma duygusunu uyandırıyor bende…

  • Gözbebeğiniz olan bir öykünüz var mı?

Öykülerimin hepsi benim hayatımın parçaları. Hepsi hayatımın farklı dönemlerine ait ve hepsi bir biriyle bağlantılı… Bu anlamda değerleri aynı… Fakat ‘Şikaristan’ adlı öyküm yazılma süreci ve sonrasında devam edip romana dönüşmesi sebebiyle benim için ayrı bir öneme sahip.

Üçlemeden bahsetmiştim. İkinci kitap şiir, üçüncü ise roman… İşte o roman, öykü kitabındaki ‘Şikaristan’ adlı öykünün kaldığı yerden devam ediyor ve içinde şiir kitabından bir iki şiir de yer alıyor. Yani üç kitap, bir şekilde birbiriyle bağlantılı…

  • Yazılarınızda toplumsal ve aynı zamanda bireysel sorunlara değiniyorsunuz. Doğadan kopup kendi yapay dünyasında yaşayan insan ile insanın dünyasıyla doğa arasına sıkışmış hayvanların birlikteliği hakkında okurlara ne söylemek isterdiniz?

Doğadaki en tehlikeli canlı insandır. Yaşadığı ortamı ve doğasını yok eden tek canlı insandır. Kendini bütün canlılardan üstün gören insan… Oysa, karıncadan kuşa, ağaçtan balığa ve insana kadar tüm canlılar bu doğanın bir parçasıdır ve eşit yaşama hakkına sahiptir. İşte insan bunu bozan, doğayı mahveden, doğaya aykırı yaşayan tek canlıdır.

Şimdi bir an bu yaşamın tam tersini düşünün. Yani hayvanların insan beslediği, sokaklarda ve doğada insanların sahipsiz, doğal ve vahşi bir hayat sürdüğü yaşamı düşünün. Kenarda köşede, her yerde yarı aç yarı tok, bakımsız, hasta yaşadıklarını; yollarda henüz kanı kurumamış, organları dağılmış ya da artık çürümüş insan leşleri olduğunu düşünün. Yeni yeni yürümeye başlamış çocukların arabalar altında ezilip bir kenara atıldığını düşünün. Eğer sizi rahatsız ettiyse bunları düşünmek, düşünmeye devam edin. Bir hayvanın düşebileceği en kötü durumlara kendinizi koyarak düşünün.Yardım edeyim size; mesela, bir tören için kurban edildiğinizi ya da üzerinizde deney yapıldığını, yakıldığınızı, taşlandığınızı, aç bırakıldığınızı, tecavüze uğradığınızı, işkenceye maruz kaldığınızı, soğuktan donduğunuzu, avlandığınızı ve bunların sadece size değil, eşinize, dostunuza, çocuğunuza, bütün ailenize yapıldığını düşünün. Hepsini biliyorsunuzdur zaten…

Böyle düşününce nasıl da acı veriyor değil mi? İşte bunların hayvanlara yapılıyor olması böylesine acı verici…

Birlikte yaşamalıyız. Birbirimizi sevmek zorunda olmasak da, yaşam haklarımıza saygı duyarak yaşamalıyız. Bu dünya sadece bize ait değil…

  • “Son Bahçe” adlı öykünüz benim için tam vurgun etkisi yarattı. İnsanın yapıp etmeleri hakkındaki düşünceleriniz bu kadar karanlık mı gerçekten?

Önce şunu belirteyim. Umutsuz bir insan değilimdir ama var olan karanlığı da görmezden gelemem. Bu dünya ayakta duruyorsa hala iyi insanların sayesindedir. Ve o insanlar her zaman olacaklar.

Ama kötülük çok daha hızlı yayılan bir virüs gibi dünyada dolaşıyor. Para ve güç hırsı, faşizm, ırkçılık, yobazlık, silahlar, cahillik vs. var oldukça, daha doğrusu bunlara ihtiyaç duyan insanlar var oldukça, dünya bu kötülüklerden, karanlıktan ve acılardan kurtulamayacak.

“Her insanın içinde bir peygamber uyuklar ve o uyandığında, dünyadaki kötülük biraz daha artar…” demiştir E.M. Cioran. Bakın etrafınıza; her gün, her an, içindeki peygamberi uyandıranların sayısı artıyor. Kötülük hızla çoğalıyor dünyada. Ölenle ölünmüyor evet, ama, yaşayanla da yaşanmıyor artık. Her yanımız iyi insan olmak için dine veya yasaya ihtiyaç duyan, ne dinin ne de yasanın iyileştiremediği insanlarla doluyor.

Tüm bu karanlığa rağmen, yine söylüyorum, nefes aldıkça umut tükenmez. İyi insanlar bu dünyayı güzelleştirmeye devam edecekler…

  • “Ölümsüz” adlı öykünüzde; aşkın ölümsüzlüğünün, kişinin kendi ölümlülüğünü kabullenmesinden sonra gelmesi tamamen tesadüf mü? Tesadüf değilse aşk ile ölümsüzlük arasındaki ilişki sizce nedir?

Ölümsüz ya da değil, aşk hep olsun. Her mevsim, her an, herkes için hep aşk olsun…

Aşk ile ilgili konuşmak yerine bir şiirimi paylaşmak isterim sizlerle… Herkese güzel, aydınlık ve aşk dolu günler dilerim.

 

Sevgi ve dostlukla…