Beni Bana Geri Ver Dilya Hapishanesi / Nazlı Akçura

 

Dilya Nehri’nin kıyısındaki küçük bir kasabada geçer bu olay.

Kuş uçmaz kervan geçmez, bu diyarda ufak bir hapishane varmış. Kente götürmesi zor gelirmiş;  suça karışanları demir parmaklıklı ahırdan bozma damın altında tutarlarmış. Zaten pek de fazla olay vuku bulmazmış.

Açlıktan, kenarından su geçse de, ne tohum atarsan at geri kusan, bu kuru, bereketsiz, kısır topraktan mahsul alamadıklarından orada yaşayanların akılları bir tek karınlarını doyurmaya çalışır, pek öteye de gitmezmiş.

Uzun zamandan sonra demir parmaklıkların arkasındaki uyuz, sıcaktan can vermek üzere bakışlı üç bezgin adama, genç sayılabilecek Şikran katılmış. Suçunu söylemeye yanaşmamış. Ötekiler de canları ağızlarından çıkacak birkaç kelimeyle kaçıverecek gibi korktuklarından pek konuşmamış,  sanki uzun zamandır aralarındaymışçasına durumu kabullenivermişler. Kendi köşelerine çekilip cezalarının biteceği günü beklemeye devam etmişler.

Şikran ise yerinde duramıyormuş. Ne yapıp edip çıkmanın bir yolunu bulmak için gece gündüz uğraşıyormuş. Önceleri beton bile dökülmemiş toprak zemine çakılı demirleri omuz vura vura kırmayı kafasına koymuş. Akşam olup gardiyan elini eteğini çekince hevesle bir omuz atmış koca borulara ama nafile. Öbür üç adam kıllarını kıpırdatmadıkları gibi, parmaklıklar da bana mısın dememiş.  Bugüne dek bir ağacı bile içinde zor barındıran toprak, demirden parmaklıkları sımsıkı yakalamış,  “Vermem de vermem,” diye diretiyormuş sanki. 5 gecelik uğraşın sonunda Şikran, çatlak ve morarmış bir omuz ve kırılmaya başlayan hevesi ile toprağa çökmüş oturuyormuş.

Takip eden gecelerde elindeki tek kazı malzemesi kaşık ile bir tünel açmaya koyulmuş. Ne bet, ne lanet bir toprakmış ki iğneyle kuyu kazsan daha hızlı ilerlermiş. Sabaha karşı yorgun düşüp, hangi vakit uyuyakalsa gözünü bir daha açtığında kazdığı iki karış toprağın tekrar yerine dolduğunu görüyormuş. İçini bir korku, buradan çıkamayacak olmanın çaresizliği kaplamış.

Kendi kendine demiş ki, “ Yok arkadaş, ben ne bu toprağa, ne de bu demirlere söz geçirebiliyorum.  İyisi mi ben işe kendimden başlayayım.”

Böylece yemeyi içmeyi bırakmış Şikran. Verilen de zaten, kabız yapan iki haşlanmış patates, kuru ekmek, buğday lapası,  arada bir de elmaymış da bu zengin mönüyü bırakması pek zor olmamış.

“Yeterince zayıflarsam bu parmaklıkların arasından kayarcasına geçer, kaçarım,” diyormuş.

Günden güne erimiş. Dizinin hemen yukarısında sıkışıp daha ileri gidemeyen bacağının ilk günlerdeki halinin aksine, artık iki demirin arasında kasıklarına dek ilerleyebiliyormuş bacağı.  Fakat halen yan dönüp denediğinde, küçülmeye başlayan poposu geçebilmesine yeterli gelmiyormuş.

Köşelere sinmiş, birer kara örümcek gibi kamburlarını çıkarmış oturan üç adamdan biri günler sonra şöyle demiş:  “Hiç uğraşma, kaçacak kadar zayıflarsan kendini ölmüş bil. Hiçbir insan evladı bu kadar zayıflayıp da hayatta kalamaz.” Öteki de günlerdir, kuvvetini sanki şu sözleri sarf etmek için biriktirmiş gibi ilk kez konuşmuş:  “Sen de gel otur yanımıza, sakince cezanı çek ve bitmesini bekle. Hepi topu 10 yılın daha var.”

Şikran dinlememiş. Bir kulağından girip ötekinden çıkmış tüm söylenenler. Her gün denemeye devam etmiş. “10 yıl duramam ben bu damın altında, tez zamanda çıkmam lazım buradan. Beni de hep böyle bir dama kapatırdı,” deyip durmuş, kafası da bulanıklaştığından aynı cümleleri tekrar eder olmuş.

Sonra bir sabah, eriyip yok olan kalçaları da artık iki demirin arasından geçer olmuş. Fakat şimdi de göğüs kafesi geniş kalıyor, takılıp kalıyormuş. Her gün her gece, elleriyle bastırmış durmuş kaburga kemiklerine. Üzerine sandalye niyetine çöküp oturdukları beton taşı kaldırmış koymuş geceleri göğüs kafesinin üzerine. Kemikleri nefes alırken ciğerlerine batar olmuşlar ama vazgeçmemiş.

40. günün sabahında bir kedinin kapı aralığından kolayca geçişi misali, kalçası iki demire dahi sürtünmeden, göğüs kafesi biraz daha zorlansa da, içi iliklerine dek boşalmış, kof birkaç kaburga kemiğinin kırılmasıyla bedeni de dışarıda bulmuş kendini. Şimdi bir tek kafası kalmış parmaklıkların öte tarafında. Elleriyle iki yandan ezmiş, avurtlarını içine çekmiş ama nafile… Boynundan ötesi geçmiyormuş, kalakalmış öte tarafta.

Küçük ve kibar yüzlü, hiç sesini çıkarmayan, sakin, sabırlı, hep boyun eğen anasına değil de geniş çeneli, kemikli suratlı, her an parlamaya hazır alev topuna benzeyen, pis bakışlı, kirli sakallı babasına, anasının katili, kendisinin tecavüzcüsü o lanet adama çektiği için bir küfür koyuvermiş. Bir yanda içinde kor gibi yanan nefret, bir yanda sıkışıp kalmanın çaresizliği ile son bir kez var gücüyle demirlere asılmış, “Çıkmam lazım!” diye bağırırken.

Ve sonra, Pat! Pat!

Aniden, ardı ardına iki düşme sesi duyulmuş. Geriye savrulup kendini yerde bulan bedeni ve demirin öteki tarafında yere düşen başının çıkardığı daha tok bir ses…“Çıktım sonunda! ” demiş bedenini dışarıda görünce ama tez zamanda ayırdına varmış olanların. Elleri kafasına doğru uzanmış aynı anda ve son sözleri şöyle olmuş:

“Kafamı bana geri ver Dilya Hapishanesi! Beni bana geri ver! Ben o suçu kafamla değil, hah bu bacaklarımın arasıyla işledim.  Kafamı hapsedemezsiniz, burada tutamazsınız!”

Şaşkınlıkla olanları izleyen üç mahkûmdan bugüne dek sessiz kalanı ve dışarıdaki duvarın dibinde saklanmış neler olacağını merak içinde izleyen gardiyan aynı anda ağızlarını açmış ve şöyle demişler:

“Adam haklı…”

 

 

Fotoğraf: https://bit.ly/2tIM2rW

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.