Belki Annem Bir Marslıydı / Zeynep Karaca

 

Saatin alarmına uyanmıştım. Yatağımda saatlerdir bir sağa bir sola döndüm durdum. Rutin olarak yapacaklarım belliydi işte. Kalkacak, kahvaltı edecek, ders çalışacaktım. Ama hiçbirini istemiyordum.

“Kalk, güzelim. Geç oldu.”

“Peki.”

Telefonumu yanıma koydum. Onunla daha fazla ilgilenmemeliydim. Fare gibi kemiriyordu aklımı elime aldığımda. Ekranlarda boy gösteren o mutluluk yalanlarının hepsine küfrü basabilirdim.  Uzaklaşıyordu bir yanım dünyalı olmaktan. Belki bu çağa ait değildim. Belki annem bir Marslıydı ve ben uyurken gidip geliyordu asıl gezegenine, annemle anlaşamamamın sebebi bu olmalıydı. Etrafımda herkes bir yolunu bulmuş, yaşayıp gidiyordu.  Kim başlatmıştı bu döngüyü? İnsan yaşar, büyür ve ölür. Her akşam ne yemek yapacağını düşünen annem gerçekten yaşıyor muydu?

“Yüzüme bak.”

Ses, kafamın içinden geliyordu. Kendi kendimle konuşmaya alışmıştım. Bu yüzden sesin varlığından rahatsız olmadım. Bu sefer görüntüye bürünmüştü. Defalarca karşı karşıya geldiğim aynadaki suretime baktım.

Gözlerim, onunla görüyor. Onunla seviyordum.

Dudaklarım… Düşündüğüm kadar güzel miydi?

En çok saçlarım dikkatimi çekiyordu. Elimle okşuyordum saçlarımı, uzun uzun. Her defasında başka başka insanların eli oluyordu elim. Başka başka gözler yapışıyordu aynaya. Gülüyordum. Ağlıyordum. Haykırıyordum. Orada bırakıyordum yüzümü.

Saatler ilerliyor.  İşimin gücümün arasında kendine yer açıp bir parlayıp bir sönüyordu o soru?

“Ne yapıyor?”

Beni ilgilendirmez.

“Ne yapıyor?”

İyidir herhalde.

“Ne yapıyor?”

O şimdi burada olmadıktan sonra bu soruları cevaplamanın ne faydası vardı bana? Neresinden tutsam elime yapışıyordu.

Işıklar sönüyor. Önce parmaklarım karanlıkta kalıyor, ellerim. Hiç tutamayacak ellerini, adımdan daha iyi biliyorum. Çünkü adımı bile o koydu.

Dudaklarım karanlıkta şimdi. Uzun zamandır suskunluğumu üzerinde taşımış. Ebediyen susacağı günden korkarak yükünü bir anda bırakmış.

Gözlerim kararıyor. Görüp görebileceğim en güzel şey sandığım o adamın iki dudağı arasında bıraktığım kaderim…

“Bir kibrit çak, korkuyorum.”

İç sesim dayanamıyor bu karanlığa. Aydınlanmak istiyor. Elimle aranıyorum etrafımı ama yok. Ne kibrit, ne o. Kocaman bir yokluk avuçluyorum. Oysa yokluk, varlığın zıddıydı. Ben öyle biliyordum. Bu kadar somut olabileceğini düşünmemiştim. Yanıp sönen telefon ışığıyla yeniden telefonu elime aldım.

“Nasılsın?”

Aradığım ışık, bana sesleniyor. İç sesim ve ben suskunuz. Bu şimdiye kadar duyduğum en anlamlı soru. Nasılım peki? İyi mi, kötü mü? Oysa epeydir düşüyordum. Zevk alıyordum düşmekten. Kafam çarparken yaşanmamışlığıma kocaman bir varlık-yokluk karmaşasının içinde sıkışmışken narin bedenim. Dudaklarım onu ifşa ettiğinden beri hızlı hızlı yaşıyordum bilinmezliği. Üstelik böyle yönsüz giderken önüme çıkan şeylerin yönünü de değiştiriyordum.

“Nasılsın?”

Kafamın içinde zonkluyordu hâlâ soru. Oysa defalarca hayalini kurmuştum. Hep iyi niyetimle doldurmuştum soruyu. Sanki sınavdaydım ve kazık bir soruya cevap veriyordum.

“İyi. Sen nasılsın?”

İnsanlar kelime fazlalığından ölebilirken etrafımda… Saatlerce günlerce konuşa konuşa bitmezken konular… Onca sevmeler, onca özlem daracık üç kelimeye sığar mıydı? Sığar gibi olsa da onu duyan kulakta yan etki bırakmaz mıydı?

Sessizlik.

Sanki nefes almak bir lükstü şu anda. Bütün hayati organlarım gereksiz. Üzerinde oturduğum kanepe yok. Elimde tuttuğum telefon yok. Elim yok.

Sevmek, güzel şey diyenleri taşlamalı. Kırık dökük bir aşkın hem erkeği olmuştum hem kadını.

“Işıkları açın. Işıkları.”

 

 

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.