Bekleyiş / Zeynep Özdal

Boş bir kağıda en fazla ne kadar süre bakabilirsiniz? Yirmi dakika mı yoksa beş saat mi? Bunu hiç düşündünüz mü? Muhtemelen düşünmediniz. Ben de düşünmemiştim. Taa ki bugüne kadar…

Yazmak benim için nefes almak kadar kolay bir eylemdi halbuki. Her an söyleyecek bir şeylerim vardı ve beni koşulsuz dinleyen dostlarım, boş sayfalardı. Öylesine gelişi güzel pek çok şey dökerdim kağıtlara. Bazen öykü yazardım, bazen şiir…  Bazen de en asi yanım açığa çıkardı ve durmaksızın eleştirirdim. Bir gün olsun, kilitlenmek şu yana, duraksayacağımı bile düşünmemiştim. Zihnimden cümleler öyle hızlı akıp giderdi ki parmaklarım çoğu zaman hızına yetişemezdi. Ama işte bir an geldi ve ben durdum.

Yazacak her şey bitmişti sanki…

Bu durumu düşünmek bile yazmayı hayatının ayrılmaz parçası gibi gören birinin en korkunç kabusu olsa gerek. Benim için de öyleydi. Öyleydi diyorum çünkü insan yaşamadan bilemiyor aslında. Çünkü bazen yazmanıza engel olan şey tükenmişlik değil aklınızı meşgul eden daha ciddi bir konu oluyor. Tıpkı şu an başıma gelen gibi…

Neredeyse üç yıl olacak… Yazdığım onca şeye rağmen her şeyin üzerinde tuttuğum FONA’m… Ben günlerce, aylarca hatta yıllarca onu yazdım, onu düşündüm. Bir çocuk gibi büyüttüm. Ağladığında dayanacak omuz oldum, güldüğünde sarılacak dost. Yeri geldi cesaretlendirdim, yeri geldi kol kanat gerdim. Acılarını kendi yüreğimde yaşadım. Keşiflerini aynı heyecanla paylaştım. Yeri geldi savaştım, yeri geldi feda ettim… Uzun uzun yazdım…  Sanki hiç bitmeyecekmiş gibi…

O, yalnızca benimdi. Yazdığım her şeyden uzak, başka bir diyarın prensiydi sadece. Ama zaman geçti ve FONA büyüdü… Artık evden ayrılma vakti geldi. Benim satırlarımdan sıyrılıp bir kitap içinde yaşamalıydı. Yeni insanlarla tanışmalı, farklı farklı bağlar kurmalıydı. Belki çok sevilirdi… Belki nefret edilirdi…  Ama yine de özgür olmalıydı. Kendi dünyasında, parlak kapaklı kitaplar arasında yerini almalıydı.

Fona için verilecek en doğru karar verilmişti. Ve onu teslim edilebilecek en emin ellere teslim ettim. Sonrasında hummalı bir çalışma başladı. Zamanlar belirlendi, programlar yapıldı ve hazırlıklara başlandı. Her şey çok çabuk oluyordu sanki. Tarih çok yakındı.

Çok yakın…

Belki sizin için öyle… Ama benim için kesinlikle değildi. Her geçen gün sanki bir ay gibi uzun geliyordu. Yazarken yılları tüketen ben, önündeki on beş günden korkar olmuştu. Sanki on beş yıl beklemem gerekiyordu. Ve artık zihnim tek bir şeyle meşguldü.

“Eylül”

Belki yazarken bile bu kadar düşünmüyordum FONA’yı… Ama şimdi her hücreme tek bir sinyal gidiyordu. Heyecanla, mutlulukla ve daha çok sabırsızlıkla dolu bir duyguydu bu. Eylülü bekliyordum sadece…

Ve işte bu düşünceye kilitlendiğimde durduğumu fark ettim. Mutlaka yeniden yazacaktım. Biliyordum. Ama önce eylül gelmeliydi. FONA, düşlerimden doğan bir bebek gibi ellerimde olmalıydı.

 Ve hiçbir Eylül… Benim için bundan daha güzel olamamalıydı…

O zaman huzurla yeniden yazacaktım…

2 Yorum Bekleyiş / Zeynep Özdal

  1. Zeynep Hanım, ne kadar sade ama etkileyici anlatmışsınız romanınızın doğuşunu. Tam bir doğum anı. Siz de doğum sonrasındaki o engel olunamaz boşluktasınız şimdi. Bebeği elinize aldığınızda da sanırım farklı bir sallantı hali geçireceksiniz ama bu üretmenin verdiği hazdan olacak.
    Yazmak büyülü bir tutku ve siz tam da o tutkuyu anlatmışsınız. FONA bizlere ulaştığında da heyecanınız gurura dönüşmeli. Bunca yıllık uğraşınızı birliktelik misali yaşamak, sonucunda duyulan gururu hak eder bence. Nicelerini doğursun bu heyecanlar…

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.