Beklemek / Derman Arıbaş Önoğlu

 

   Dura bekleye merdivenleri birer birer çıktı. Bu ağırkanlılıkla zamana değer verir görünmüyordu. Tırabzanların hemen üstünde asılı duran takvim yapraklarından bir tane kopardı. Üst kattaki tahta somyaya oturup yaprakta ne kadar sözcük varsa okudu. Tarihe baktı, ağzını aralamadan gülümsedi. Az kalmıştı. Bu seferki farklı olacaktı. Artık emindi. Yüreğindeki akrebin zamansız tepinmelerinden kurtulmuştu, aklındaki toz bulutu da dağılmıştı. Her şey artık daha sade, anlaşılabilirdi. Harcadığı zamanları telafi etmeye daha yakındı şimdi. İncecik bir elektrik göğsünden girip karnını titretti. Ah o gençlik heyecanları, halen burada. Takvim yaprağını çekmeceye, diğerlerinin yanına bırakıp, avluya indi.

   Kuzgunlar geniş verandadan hızla gölgelerini de alarak geçtiler. Az önce doldurduğu erik hoşafından bir yudum alarak gözlerindeki puslu gülümsemeyle onları seyretti. Artık hiçbir kuşun uçuşuna hayranlık beslemiyordu, kendini onlardan özgür hissedebilirdi. Az kalmıştı. Arkasını soğuk duvara yasladı, K’ yi düşündü.  “Saçları uzamıştır,” dedi. Geçen defa omuzlarına inebilmişti. Koskoca yedi yılda ancak uzun saçlı bir kadın olunabiliyordu demek ki. Küçük kızlar bu yüzden mi ağlardı saçları kesilince? K ise hiç acımamıştı, baş kaldıran bir cesaretle tıraş bıçağını alıp uzun saç tutamlarını, yüzüne o seyredeni kahretmeye yetecek umarsız gülümsemesini yerleştirerek bir bir atmıştı toprağa. Saçlar toprağın rengine karışmış, sıvılaşmış, akıp gidip toprağın koynunda görünmez olmuştu.

  K acele etmeden gitmişti. Yerini aya bırakan güneş gibi verandadan bahçeye, bahçeden çimenli toprağa ve tozlu patikaya bırakıvermişti kendini. Yok olan saçları K’ye yıllar öncesinin mutlu zamanlarını hatırlatacaktı yeni yaşamında. Evdeki aynaları da yok edecekti ki vitrin camlarında, rugan ayakkabılarda, başkalarının gözlüklerinde, çorba kaşığında kendini gördüğünde irkilsin. Yıllardır kaybettiklerinin yanında yok olan saçlarının bir hiç olduğunu hep aklında tutabilsin. Dilini bilmediği bir uzak ülkeye göçmüştü, saçsız kafasıyla. Orada saçlarını yetim bir çocuk gibi şefkatle büyütecekti.

   O ise K’nin gidişinden duyduğu acı birazcık küllenince düşünmüştü. Pişmanlığın içini kemirmelerinden sonra benliğini elekten geçirip telin üstünde kalan korkuları, yüreğinin gamlarını, şerrini bahçede açtığı kuyuya gömmüştü. Dersini almıştı. K, geçen gelişinde kör kuyuya bakarak “Boşuna gömmüşsün,” demişti.  “O tüm şer, toprağın can damarlarına sızıp sana çiçekle, elmayla yeniden ulaşıp seni zehirleyecek.” Varlığının tüm kusurlu yanlarını sulara bırakmalıydı oysa, suları kirletmeye yetmezdi hiçbir şeyin gücü.

   Geçmişin bu loş anılarından sıyrıldı hemen. Bir kap su ve bir sünger aldı. Bahçe duvarına birikmiş kuş pisliklerini temizlemeye girişti. Zaman öğleye gelmişti. Güneş içine damlıyordu usul usul. Ağrıyan tüm kemikleri yumuşuyordu. İki saka, uçurtma gibi birbirlerine eklemlenmiş spiraller çizerek evin tepesinde dönüyorlardı. Uzaktan sarı başakların hışırtısı duyuluyordu. Hemen yanı başındaki elma ağacından bir çürük meyve düşerek yumuşak toprağı deldi. Karıncalar konseyi duvar dibinde toplanmış, hararetli hararetli geçip giden yazın ardından, yeni yıl için kararlar alıyorlardı. Görebilene kadar her şey olağan ritminde, sanki hep aynı ilerliyordu. Her şey değişiyordu aslında, ama farklılıkları görebilmek için başka şeyler gerekliydi. Pişmanlık gerekliydi. Henüz insanoğlunun keşfedemediği türde büyülü tozlar, kara kitaplar ya da başka dillerde sözcükler. Kazınmış kuş pisliklerine hortumla su tutarak duvarı temizlemeyi bitirdi.

   Önceki gün pişirdiği mercimekli pilavı ısıttı. Bahçeden kopardığı sivri biberleri tuzladı. Bir kepçe daha erik hoşafı koydu kâseye. Öğle yemeği ritüeli radyodan gelen İrlandalı kadının buruk sesiyle sürüyordu. Güneş hiç durmuyor, kanatlarını açarak hatırı sayılır bir hızda avlunun daha da fazlasını ışıtıyordu. Kim bilir K ne yemişti öğle yemeğinde? İnce bir nefes alıp yutkunmuş, kollarını çemremiş de ne yemeği yapmaya başlamıştır acaba? Bahçe hortumunu aldı, gölgedeki nar ağaçlarını sulamaya gitti. Ağaçları daha sık sulamalıydı, yoksa yetişmeyebilirdi narlar K’ye. Az kalmıştı. Sümüklü böcek izlerini çiğneyerek bodrum katın rutubetli kapısını ittirdi, duvardaki paslı çivilerde asılı duran aşı bıçaklarından birini aldı. Suladığı nar gövdelerine derin, yatay çizikler atmaya başladı. Böylece ağaçlar baltalanıp kesilmekten korkup daha iyi meyve vereceklerdi. Geriye çekilip, beyazlamış sakallarını tarayarak ağaçları seyretti bir süre. Sofrasına dönüp bahçenin küçük çeşmesinde tabağındaki pilav taneciklerini yıkadı, tabakları üst üste koyup mutfak tezgâhına yerleştirdi.

   K’yi düşündü, dilini bilmediği kentte yaşamayı öğrenmiştir şimdiye değin. Bir manavı, tuhafiyesi ve kapısı çalınacak bir komşusu bile vardır. Apansızın keşfettiği yeni bir sokak hayatına anlam katıvermiştir bile. Saçları bile uzundur artık. Gittiğindeki erkekten ayırt edilemeyen görünüşü, ağır yapılmış bir makyaj gibi yıllar boyu yavaşça silinmiştir. Tüm bu yaşadıkları koskocaman ömürlerinin yalnızca bir parçasını almıştı onlardan, ama kalanı kendilerinindi. Az kalmıştı.

                                       *           *           *

   Ağzındaki kekremsi tatla uyandı yine. Kalkıp pencereyi araladı, sabahın olanca tazeliği odaya dolmak için can atıyordu. Horozların neşeli günaydınları, eşeklerin kahkahaları, uyku vakti gelmiş gece sürüngenlerinin telaşlı kaçışmalarının sesleri odaya doluvermişti bir anda. Daha da az kalmıştı. Bir parça dağ suyu çarptı yüzüne. Duvarda olağanüstü bir akrobasi yeteneğiyle yürüyen yeşil tırtılı selamladı, yolundaki sıvanın çıkıntısını tırnağıyla kazıyarak yardım etti tırtılcığa. Azıcık kalan zamanı daha da tüketmek için bir yaprak daha kopardı takvimden. Ayın 16’sı. Gelecekti, sonbahar yapraklarının sakinleştirip, zamanı geçmez kıldığı arka bahçede, petrol yeşili ferforje masada kahvaltılarını edeceklerdi. Kahvaltı hazırdı bile, aylardır o gün için K’yi bekliyordu masada. K yapraklarla aynı renk olan şapkalı başını yana yatıracak, “Her şey iştah açıcı.” diyecekti. O da uzanıp her yıl yaptığı gibi dirseklerinin o bembeyaz iç kısmını öpecekti. Önce sol kolunu öpüp gözlerine bakacaktı, sonra da diğerini. “K,” diyecekti; “bu defa kal burada, artık ben eminim.” K ne diyecekti? Yarın duyabilecekti bunu. Ön bahçeye gitti, su kuyusuna ulaşmalıydı sandalyeleri yıkamak için. Ancak ne kadar uzaktı bu su. Kan ter içinde, vazgeçerek çalılardan çıkan hışırtıyı izledi. Bu dün sohbet ettiği kaplumbağa olmalıydı, bu öğlen sıcağında ne diye çıkagelmişti?

               

*            *          *

   İşte gün gelmişti. Sakallarına kokular sürdü. Beklemenin artık biteceği gündü. K neredeyse gelirdi. Tüm sofra hazırdı. Sonbahar yapraklı bu bahçede, (yaprakların süpürülmesine asla izin vermezdi) kahvaltı sofrasında K şiirler okur, o şarkı söylerdi. Birbirlerine bakarlardı ve K’nin dirseklerinin yumuşacık iç kısımları birkaç defadan daha fazla kez öpülürdü. Demek vakit gelmişti. Son defa kavuşup bir daha ayrılmayacakları vakit. Gün ışıyınca K heyecanla boynunu, el bileklerini uysalca saran kürkleri olan, incecik belini ortaya çıkaran anorağını giymiştir, sevgilisinin en sevdiği diye. Sonbahar rengi şapkasının içine upuzun saçlarını gizlemiştir. Sürpriz olmalı saçları. Küçük bavulunu bacaklarının yanına koyup kasabasının en sevdiği yerinde, sararmış çimlere oturtulmuş tahta masalardan birine kurulup bir şeyler karalamıştır muhakkak. Denizi seyrediyordur ara sıra. Yaz bitip de kasabayı terk etmeyen tek tük insana bakmıştır son kez yola çıkmadan önce. Eylül dinginliği çökmüş evine veda etmiştir sakince. Sonra çok uzaklara giden trene binmiştir, içindeki umutla.

                                       *           *           *

Neredeyse gelir. Ağır, paslı, demir kapının izi kalır K’nin ellerinde. Gelir muslukta yıkar ellerini.

Verandaya geçti. Okuma sandalyesinde bekleyecekti K’yi. Bu defa o da şiir okurdu belki. Gökten pılısını pırtısını toplamış, zorlukla taşıyabilen bir kırlangıç sürüsü geçti. Gagalarını eğerek selam verdiler. Onlar da biliyordu o günün geldiğini. Kitabını okumaya devam etti. Neredeyse gelirdi. Karşı dağlara gölge düşmüştü, dikkatli bakarsanız serinliği de görebilirdiniz. Sonra, saatlerce okuyup zihninde hiçbir iz bırakmayan kitabın son sayfasını çevirip de kitabın bittiğini fark edince, büyüyüp, eğrilen, beton zemine akmak üzere olan gözlerini göğe çevirdi. Güneş nereye gitmişti öyle? Kitaba vuran dolunayın ışığı dışında hiçbir iz yoktu etrafta. Her yer kördü. Gözlerini kitaptan kaldırır kaldırmaz, kara bir perde belirivermişti önünde. Gözlerini ovuşturdu. Ne olmuştu böyle? Kitabı sandalyeye fırlatıp elleriyle karanlık duvarları yoklayarak üst kata çıktı. Takvim yaprağını eline aldı, ışığı açtı, tarihe baktı. Doğru gündü.

   Merdivenlerden atlayarak inip arka bahçeye koştu, K orada oturuyor olmalıydı. Bahçe kapısının ne zaman kilitlediğini hatırlamayıp şaşırarak kilidine anahtarı sokup, çevirdi, kapı zorlanarak büyük bir gıcırtıyla, ortalığı pas dumanına sokarak açıldı. Işıkları yaktı. Adımını attığı anda solgun yaprakların hışırtısı kulakları sağır eder gibiydi. Masada her şey yerli yerindeydi. Gelmemiş miydi? Yaklaştı. Kahvaltılıkların üzerinden sarkıp masaya düşen kurtçuklar, birbirleri üzerinden atlayarak daha fazla şey tüketmek için birbirleriyle yarışıyorlardı. Reçellerin üzerlerindeki küfler katman katman olmuş, altlarındaki şeyin gerçek rengini yok etmişti. Dilimlenmiş ekmekler, fazlaca kızartılmış gibi, kurumlu, yeşil siyahtı. Domates dilimleri suyunu çekmiş, tabağa yapışıp kalan kabuklarıyla bir desenden fazla bir şeye benzemiyordu. Hangi tabakta ne olduğu zorlukla seçilebilirdi. Besili kurtçuklar top top olmuş, hırslarından birbirlerini masanın aşağısına atıyorlardı, ziyafetin haberini alan diğer böcek kabileleri de geç kalmamak için topraktan masaya giden bir yol oluşturmuşlardı gövdeleriyle. Yakınlardaki tüm çiçekler solmuş, bu ağır kokuya dayanamayan tüm bitkiler ölmüşlerdi. Masadan aylardır  bekleyişin zehri yayılıyordu. “Galiba günleri şaşırdı K” diye düşündü. “Yarın gelir. Belki de kasabasıyla vedası K’nin düşündüğünden uzun sürmüştür. Şimdi uyumak en iyisi.”

                             *                     *                       *

   Uyandı. Güneş karşı tepelerden henüz doğuyordu. Keçi sürüleri sararmış otları iştahla yiyordu. Ilık güz rüzgârı pelitleri sallandırıyordu. Her şey olağan seyrindeydi. O gün sarımsakların toprağı havalandırılacak, cevizlerin kabukları soyulacaktı. Yukarı çıktı, sofasına oturup; takviminden bir yaprak kopardı. Ayın 18 ‘i. K’yi düşündü. Gelmesine az kalmıştı, bekliyordu. Sofra da hazırdı.

4 Yorum Beklemek / Derman Arıbaş Önoğlu

  1. evet çoğu öykü güzel olabilir onu anlatimdaki ustalık sizi alıp oralara götürmesi asıl olsn bu bunu yaşamış olmak zevk verdi bana eline kalemine sağlık DERMAN ARIBAŞ

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.