Bataklık / Erinç Büyükaşık

 Yorganı tutup omuzlarına doğru çekerken ter boşandı iyice. Alnından, ensesinden süzülen teri silmeye çalıştı. Göz göze geldi sevgilisiyle. Serkan onun geceleri uykularını bölen karabasanlarına alışmıştı bir süredir. Ter içinde, sırılsıklam uyandı yine. Banyodaki ışık olmasa her yer zifiri karanlık. Gece ikisi de  unutmuştu belli ki kapatmayı. Hayatında hep bir düzen, kurallar silsilesi olan bir adamdı Serkan halbuki. Uyanırsa yine üstünü değiştirir  Ahmet’in. Çarşafın yeni yıkanmışı çıkar dolaptan.

 Pencereden sarı bir ışık sızıyor odaya. Kitapların olduğu köşede ikisinin birlikte bir fotoğrafı var. Anıları evin dört bir köşesine yerleştirmeyi seviyor oldum olası Serkan. Danteller, işlemeli mobilyalar, ahşap kakmalı dolap…  Aile fertleri bir hayalet gibi her eşyada. Bir iki öksürdü. Boğazı yanıyor. Yutkunamaz halde iki gündür. Boğazında bir şişkinlik peydah oldu. Pencereyi mi açsa? Eskilerden ne varsa hatırlıyor kaç gündür. Çocukluk, gençlik dediğin illetli bir masal.

-Uyanmışsın yine. Saat kaç?

-İki canım. Sen uyu.

Kalkıp nane, limon, zencefil, bal karşımı iksirini hazırlayacak yine. Elini Ahmet’in başına koyduğunda telaşlanıyor çocuksu bir tavırla.

-Ateşin var yine. İlacını aldın değil mi?

Ahmet başıyla onaylıyor onu. Anlatacakları var. Artık gizli saklı denen hiçbir şey kalmasın aralarında. Bu zırva, acınası aile hikayesine ortak etmek istemiyor onu; ama içinde gizlenip kaldıkça katlanılmaz hale geldi yaşadıkları.

-Üstünü değiştirelim once. Şu çarşafı da. İksirimden de hazırlayayım sevgilime.

Pencereden baktı. Binaların, Boğaz’ın ışıklarının üstünde ay doğmuş. Çocukluğunda uykusuz kaldığı o gecelerdeki gibi. Uçsuz bucaksız bir boşluktu, kör eden bir karanlığı vardı kasabanın. Şehrin ışıkları sönmeyi bilmiyor. Dışardan, annesinin ocakta unutulmuş düdüklü misali tiz sesine benzer bir ses ilişiyor kulağına. Serkan elinde dumanı tüten fincanla geliyor o sırada.

-Mızmızlık etme hadi. İçeceksin şunu.

***

– Sen de farkındasın, annemin telefonlarından sonra iyice arttı bu korkulu düşler. Başımı okşadığında yatışıyorum biraz. Biliyor musun dokunsan kırılacak türden, incecik bir oğlandım çocukluğumda. Çocukluk dediğim on yaşlarım işte. Evin sus pus olmuş hallerinden çıkıp üniversite boyunca unutmayı yeğlemişim bir şeyleri.  Göğsünde uzun uzun ağladığım o gün her şeyi anlatacaktım halbuki. Üvey babamdan söz etmiştim hani. İçi balçık gibiydi herifçioğlunun. Bir cehennem hayatı yaratmıştı benim dünyamda. Ama onu muhatap alıp, diklenseydim elbet içine çekerdi beni. Hep ıssızlık yapışmış suratıma yıllardır. Ağzının içinde kara deliklere saklanmış yılan gibi dil vardı üstelik. Bıçak gibi bir dil. Siktirsin gitsin demişti bana üniversitedeyken, biliyorsun.

Serkan Ahmet’i dinlerken arada tıraşsız yüzüne ulaşıyor eli.

-Sıcak bir duş gerek. Teke gibi olmuşsun bak. Seni hamama götürüp tellaklara mı teslim etsem yoksa?

-Geç dalganı sen?

-Sadece dinlemek istediğimi biliyorsun. Yargılayacak falan değilim. Ama bu herif ne etti sana bu kadar hayatını mahvedecek, hiç aklım ermiyor. Bu sır halin sinirlendiriyor beni. Kusacaksan kus hepsini. Yol arkadaşlığıysa bizimkisi şu yüklerinden yanımda kurtul bakalım.

Bir an öfkelenen yüzü değişiverdi, kıpırtısız, tepkisiz bir yüzle dinlemeye koyuldu Ahmet’i. Oğlanın üstündekileri ivedilikle çıkarmıştı çoktan, temiz bir tişört verdi Serkan’a.

-Annem, uyduruk da olsa bir anneydi sonuçta. Çocukkken altımı ıslatırdım hep. Korkularımdan ederdim altıma. Sonrasında hayatıma sıçmaktan korkar oldum zaten.  Okuldan çağırmışlardı bir seferinde annemi. Konu komşu doluştu da eve, tıkış tıkıştı içerisi. Oğlanın nesi var diye annemi yokladılar. Sır kalmaz hiçbir halt zaten kasabada, demiştim, içimden. Teyzemlerim iğneliyici, acımaklı bakışları. Hayırsız babası öldüğünden bu yana duvar gibi oldu oğlan. Ulaşılmaz, sus pus hep. Ağzı var dili yok cinsinden, diye geçiştirmişti annem.

Telefon çaldıkça ağır bir laf boğazımdan dilime varıyor iki gündür.  Tutuyorum kendimi. Aramasa ya bu kadın, diyorum. Yıllardır yokum hayatında. O kasabadaki vukuatlar unutkanlığın içinde ezilir, tuzla buz olur ama benimki pek de unutulur cinsten değilmiş besbelli.

Odanın köşesindeki fotoğrafa ilişiyor gözü. Serkan’ın çocukluk anıları, fotoğraflardaki esirgeyen bakışların  yanında ezik ve utangaç bir fotoğraf onunkisi. Anne babası bürokrasiden emekli Serkan’ın. Muğla’da bir kasabada yaşamaya karar vermişler belli bir yaştan sonra. Evi çocuklarına bırakmışlar hiçbir eşyayı almadan. Başı zonkluyor kaç gündür. Oymalı, kakmalı cevizli mobilyalar arasında sevgilisinin aile tarihi akıyor salonda. Fotoğraflar soluk ama sıkıntıyı biriktirmiyor hiçbiri. Serkan’ın zorlamasıyla koymuştu o fotoğrafı da diğerlerinin yanına. Bir tarafta annesi, yanında babası. Ortalarında bir gölge gibi. Babası elini başında gezdiriyor. Bakışları gidici, kuytu. Hiçbir zaman fotoğraftan çıkıp bitivermedi yanında sonrasında. Kendi hayatına sitem eden, sevgilisini derinden derine kıskanan bir herife dönüşüyor sanki.  O beş yaşındayken Fransa’ya gidip sırra kadem bastı da unut dediler o hayırsızı.

Serkan’ı aramış annesi geçen de. Hangi ara vermişti ki onun telefonunu kadına. Aylardır hastaymış Ali amca. Ölümünü bekliyorlarmış zaten. Cenazeye gelseymiş ya, Üvey baban sonuçta. Hakkı var üzerinde. Konu komşu laf eder sonra.

-Hep bir çift göz izliyordu geceleri beni o evde. Peşim sıra takip edildiğimi düşündüm yıllar boyu. Vesveseyle, korkuyla yaşayamaya alıştım giderek. Herkes üç maymunu oynarken o ıssız, tekinsiz yuvada sonunda resti çekip çıkıp gitmiştim evden.

Başını sevgilisinin omzuna koyduğunda ikisi de pencereden sızan ışığa bakıp sustular bir an. Ahmet’in sözcüklerinin akıp gitmesini bekliyordu Serkan. Bir yudum daha aldı fincandan.

-Babam bir trafik kazasında ölmüş Paris yakınlarında. Yanında sarışın bir kadın varmış. Karısıymış, göçmenlik başvurusunu da kabul etmişler babamın kazadan önce. Ardından dedemler, amcamlar apar topar toplanıp kuzeniyle evlendirdiler annemi. Evi nizama soksun, aile mefhumu darma duman olmasın diye soktu hayatımıza dedem bu adamı. Eve ürkünç gövdesiyle girdi Ali amca. Sırıtık yüzü, o güven vermeyen sıcaklığı, zoraki babalığıyla. Öper dururdu beni. Islak, tükürüklü öpücükleri ürkütüyor, yakınlığı korkutuyordu hep beni. Dokuz yaşındaydım o eve girdiğinde. Kaba, çirkin elleriyle bacaklarım onun yarı çıplak bedenine temas ettiğinde ürkerdim hep. Evde don gömlek gezmeye bayılırdı zaten. Tüysüz, çocuk bedenime yanaşıp yanak aldıkça, beni kucağında oturtmaya çalıştıkça babalık taslama hakkı olduğunu düşünürdü annemin yanında. Annem herifin  bu sevecen hallerinden keyif alırdı da ben oldum olası sevememiştim onu. Alkole meylim babamdan geçmiş diye düşünürken babamdan sonra biri daha meyhane çıkışları feneri sokaklarda söndürüyordu. Kasabada erkekliğin alameti farikası olmuştu bu meyhane sanki.

 Daha çocukkken boğardı zaten kasaba beni. Sokak başı her adım attığımda akrabalar, tanış yüzler. Bundan sonra beni baban bil e mi, ne derdin olursa üşenme, çekinme söyle demişti beni kucağına alıp. İç donundaki kabarıklığı özellikle hissetmemi istercesine kucağının ortasına yerleştirir, biraz uzaklaşmaya çalışsam kollarıyla tutardı beni. Acıtırdı üstelik zayıf kollarımı. Evin içinde baba pozlarında çalımları hele de. Kısa boyum, daracık omuzlarımın arasında sanki kaybolmuş ince boynum, çipil gözlerimle annemin hiç fark edemediği bir çaresizliktim evde hep.  Çoğu gece yorganın altına büzülüp düşe kendini zorlayan bir uykusuzluktum.

   Babam. Yakışıklı, geniş omuzlu, pos bıyıklı fotoğraflarından hatırladığım adam. Çok yanaşan, sevgisini belli eden adamlardan olmadı hiç. Uzaktan, mesafeliydi hep. Sonunda uzaklara gidivermişti zaten. Öyle çelimsizdim ki babama hiç benzemediğimi söylerdi annem o halimle.

 Annemin vardiyası Ali amcamınkinden farklıydı. İkisi de kasabadaki Alman fabrikasında çalışıyordu. Geceleri dönerdi eve Ali amca, annem de geceleri uyur, gündüzleri giderdi işe. Bir ara çocuk yapmaya niyetlenmiş ikisi. Annemin kanamaları artınca vazgeçmişler. Annem sürekli baş ağrılarından dert yanar, uyumak için uyku ilaçlarına sığınır. Geceleri tepesinde top patlasa uyanmazdı zaten. Üvey babam da bahçe kapısını Ferdi şarkıları söyleyerek açar, şişenin dibini bulmuş, televizyonun karşısında iç donuyla çörekleniverirdi. Puşt gazeteden kestiği Kabe resmini evin bir köşesine asar, diğer gün Hülya Avşar’in baldırı çıplak fotoğrafını başka bir duvara asardı. İştahla bakardı kadının fotoğrafına. Uyuyamazdım onun evde deli deli dolandığı gecelerde. Tüm kasaba derin uykudayken ben penceremden uzanan biçimsiz duvarlar, pencerelerdeki saksılar, minareler, binaların peşi sıra büyüyen, devleşen dağa dalar giderdim. Bu dağların ötesinde bir yer vardı gidecek muhakkak.

O gece yine yıldızlar gökten düşecekmiş gibiydi. Kör karanlıkta yıldızlar hep cömertti zaten. Yatağın içinde tortop oldum sonra. Ter içinde uyandım o an. Bir ses duydum odanın içinde. Ateşin mi var, dedi yanıma yanaşıp. Bacaklarımda gezinen koca ellerinden kurtulmak istesem de kollarımı tuttu elleriyle. Kulağıma eğildi. Bu bizim sırrımız olacak, dedi boynumu öperek. Ne kadar ondan kaçmaya çalışsam da altında ezilip ufalıyordum sanki. Sertliğini kıçımda hissettim…

Gecenin ikisiydi. Dışkımdaki kanı fark ettiğimde ter boşandı vücudumdan. Ali amca televizyonun karşısındaki koltukta sigarasını tüttürüyordu. Öksürük tutu o sıra. Televizyon ekranının ışığında gördüm onu. Götünü koltuğa koyar koymaz uyurdu halbuki. Hafifçe araladı gözlerini bana bakıp. Görmezden geldi ardından, bakışları ekrana kaydı yeniden.

  Yağmur yağmıştı o sabah. Çiseliyordu hala. Donumu, kana bulanmış çarçafı tortop edip evden dışarı attım kendimi, kenarda köşede çöp kutusu aradım. Sabah çiçek desenli çarşafın yerinde yeller estiğini görürse anneme yine altımı ıslattığımı söylerim, dedim kendi kendime. Midem bulanıyordu bir yandan. Eve girdiğimde o çoktan koltukta sızmıştı.

O gece zırıl zırıl ağladı Serkan’ın göğsünde. Hikayesi tekin gelmedi Ahmet’e. Serkan’ın ondan uzaklaşmasından korktu anlatırken bir an. Uysal, sevecen bakıyordu halbuki sevgilisi. Başını okşuyordu Ahmet’in. Soru sormadan, sessizce dinliyordu onu. Havadan sudan şeyler anlatacağına, hayırsız, şersiz çocukluktan konuşmak ürkütmüştü Ahmet’i.

-Yamalı bulutlar kuşattı göğü o gece. Yağmur kesilince üç beş bodur ağaçtan başka bir şey olmayan kasabayı izledim. O geceden sonra uyku girmedi gözüme zaten. Ipıssız ortalık. Oda, ev dipsiz, kopkoyu bir yük oldu. İçinden bir türlü çıkamadığım bir oyuk. Annemin horultusunu duymuştum dama çıkarken. Bir çift göz bizi izliyordu odada sanki. Zihnim yanıltıyordu muhakkak. Aklımı oynatıyorum sandım o gece.

O sabah mutfak masasının  başında dayanılmaz bir baş ağrısı içinde buldum annemi. Yüzüme bakmıyordu sanki. Ağrılar geçmiyor, diyordu kendi kendine. İlendi yine.  O ilendikçe dinleyesim gelmezdi zaten onu. Bir ağrı kesici daha içti yanımda. Hadi hazırlan, okula gideceksin, boş kursakla gitme okula. Baban sızmış yine koltukta. Feneri nerede söndürdüyse yine. O baba dedikçe mideme ağrılar saplanıyordu.

Sokağa çıktığımda herkesin bana illetli gibi baktığını hisseder olmuştum. O geceden sonra altımı ıslatmaya devam ettim. Liseye kadar sürdü bu. Annem, bela mısın sen, deyip kızardı bana. Her uykusuz kaldığım gece damda yıldızları, ışıksız kasabayı izler oldum. O gece bir yıldız kaydı. Ne dilemiştim hatırlamıyorum bile. Annem hep zihnimde ağrı kesiciler, uyku ilaçları olarak kalmış yıllar boyunca. Hep yorgun, kızgın, mutsuz bir kadın.

Ali amca o günden sonra kayboldu dünyamdan. Beni görmemeye çalışıyor, vardiya sonrası sabaha doğru eve vardığında televizyonun karşısında uyuyakalıyordu. Bir ruh gibiydim onun için, İlletli bir ruh. Evde üç ıssızı oynuyorduk, üç kişi.

  Seninle yaşadığımı söyleyince evdekilere okul arkadaşın diye getirdiğin adammış demek demişti, annem imalı ifadeyle. Üstüme yürüdü o gün üvey babam.  Tekme yumruk girişecekti de gözlerim delice, öfkeli bakınca vazgeçti bu kararından.  İbneliğimi onaylamamış olmalı ki def etti evden beni o gün. Annem ağzını bile açmadı gidişime. Telefonları gelmeye başladı son bir gündür biliyorsun.

Serkan’ın kolları arasında uyuyakaldı o an. Gözleri kapanıverdi, tüm yüklerinden kurtulmuş gibiydi düşe yattığında. Huzurlu bir uyku, boğuntusuz, kesiksik. Kar yağacak diyorlar. Ayaz dışarısı. Tarlabaşı’nın izbe bekar odasından çıkıp gelmişti bu eve. Seni o odada bıraksaydım ya rutubettten ya da bir gece vakti mahallenin tekinsiz sakinleri yüzünden geberip gidecektin.   Elleri usulca sevgilisinin göğsünde geziniyordu uyumaya yakınken. Artık neden gözleri gecenin bir yarısı göğe takılıp duruyor, neden bu kadar sus pus olduğunu biliyordu işte. Kelimeleri, evirip çevirip hakkikat denen mahlukatı darmadağın etmektense anlatmıştı her şeyi.

Sabah uyandığında Serkan yoktu yanında. İşe gitmişti erkenden. Yatağın ucunda bir not bırakmış. “Kahvaltı masada hazır. Seni arayacağım gün içinde. Sabah annen aradı bu arada. Bence cevap ver yine de kadına.”

Bir sigara yaktı. Çay demlenmiştir çoktan. Martılar çığlık çığlık. Gökte bulutlar salkım saçak. Hayatı felç edebilirmiş kar.  Bir soğuk bira içesi vardı halbuki. Kombiyi açık bırakmış Serkan. İç çamaşırıyla dolandı evin içinde. Telefonun sesiyle irkildi bir an. Arayan o. Akşam bir isteğin  var mı dışardan, diye soruyor. Seni, diye yanıtlıyor Ahmet. İş çıkışı apar topar yanındayım desene, diye yanıtlıyor o da. Çaydanlıktaki suyun fokurdadığını duydu. Kül tablasındaki izmaritlere ilişiyor gözü. Art arda fosur fosur sigara içmiş Serkan gece vakti derin uykudayken. Aklından neler geçiyordu acaba? Ona anlatıp hayatımın içine mi ediyorum yoksa, diye geçirdi içinden. Odadaki fotoğrafa ilişiyor gözü. Fotoğraftaki babalar çıkıp gelmezmiş besbelli. Yerine gelen sahteleri de bok edermiş insanın hayatını. Cep telefonu çalıyor yeniden. Annesi. Meşgule neden düşürmedi ki bu sefer. Kadının sesi ağlamaklı.

-Kaç gündür arıyorum seni. Cenazeyi de haber ettim Serkan’a? Neden gelmedin? Konu komşu söylendi oğlun nerede diye. Seni görmek istedi baban ölmeden.

Hala baban diyordu bu adama. Midesinde bir bulantı peydah oldu yine.

-Unuttun sanırım, beni evden kovan oydu.

-Oğlum hepsi geçmişte kaldı. Bak Serkan da iyi çocukmuş hem de. Kolay mı kabullenmek böyle bir şeyi?

-Günlerdir bir karabasanla uyanıyorum anne. Üvey babam o gece  odamda beni düzüyordu. Bir çift göz de kapıda bizi izliyordu.

Telefon kapandı o an.

              

1 Yorum Bataklık / Erinç Büyükaşık

  1. Çok beğendim öykünüzü. Konu, konunun işlenişi, dil… Ne çok travmamız var yüzleşmemiz gereken. Şanslıysak yanımızda birileri olur onlarla yüzleşirken, değilsek duygularımızı alt üst eden, bedensel ve ruhsal bütünlüğümüzü parçalayan bu travmatik yaşanmışlıkların bizi nerelere, hangi sonuçlara sürükleyeceği belli olmaz.
    Sizi kutluyorum. Başka öykülerinizi de okuyabilmek dileğiyle…

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.