garip
garip
garip

Basamak / Hava Özcan

reklam
01 Ekim 2019 0

Şehrin birbirine yapışmış kibrit kutusunu andıran binaları insanlara sıkışmışlık hissi veriyordu. Sekiz katlı binanın son dört katı onlara aitti. Kimisine kocaman, dayalı döşeli odalar nasip olmuş masa başında uyukluyor. Kimisi de birkaç sandalye ve masayla yetinip üçer beşer kişi üst üste harıl harıl çalışıyorlardı. Bazısına günü geçirmek için tek gazete yetmezken bazısı tuvalete gitmeye fırsat bulamıyordu. Şen kahkahalar, kırıtmalar, bakılan fallar, çekiştirmeler, yüze karşı canım cicimler, arkadan kuyu kazmalar… Bildik devlet dairesi işte. Daha ne olsun?

Bir hışımla daldı dağınık odaya. Terden sırılsıklam olmuş yorgun vücudunu yıpranmış siyah deri koltuğa bıraktı. Nefesi nefesine yetmiyor, kahverengi gözleri buğulu, yüzü ölü rengi gibi sararmış, elleri titriyordu. 

– Hayır, olamaz böyle bir şey. Anlayamıyorum. Otelini, aracını, mihmandarını, yemeğini, randevularını… Her ne gerekiyorsa tam yapmıştım. Bir eksiği yoktu ki. Bir bardak su söyle Filiz, şimdi bayılacağım.

Filiz, yukarıda kopan fırtınanın etkileri aşağıdan hissedildiği için bir şey sormaya cesaret edemiyordu. Müdür beyin tenorları aratmayan sesinden duvarlar titremiş, camlar şangırdamıştı. Şimdi fırtınanın etkisiyle pelte haline gelen kibar meslektaşını teselli etmek ona düşüyordu. Tam olarak ne söylemesi gerektiğini düşünüyor, uygun cümleleri bulmaya çalışıyordu. Aynı odada üç kişi çalışıyorlardı. Sürekli arada kalmaktan yorgun düşmüştü. “İş ortamındaki huzur çok önemli. Evimizden daha uzun süre kalıyoruz burada.” diye düşünen Filiz durumu idare ediyordu. Gül Hanım elindeki dosyayı kırkıncı defa kontrol ederken o da masanın üzerindeki dağınık dosyaları toparlıyordu. Gül Hanım karşısında oturmasına rağmen, Feride Hanımın sesi kulaklarında çınlıyor, bir türlü onu teselliye geçemiyordu.

“Sen uyu daha.” demişti. Eli iş yapanlar değil, ağzı laf yapanlar kazanıyor. Eşek gibi çalışıyorsun. Reklamın eksik senin. Göstermezsen kendini, kimse seni gelip saklandığın bu köhne büroda bulmaz. Yaptığını pazarlamayı bileceksin. Safsın sen, saf. İş yürüsün, deyip kendini paralamakla olmaz. Millet taş üstüne taş koymadan ne mevkilere geliyor. İki yabancı dil bileceksin, arı gibi durmadan çalışacaksın. Sonra da birilerine basamak olacaksın. Kaymağı onlar yiyecek. Oh ne ala memleket! Sen bakarsın işte öyle…

 “Ben çekişmekten hoşlanmıyorum. Çalışmayı seviyorum. Hak yerini bulur sonunda. İş en iyi şekilde yürüsün yeter. Hem annem ” Sen kendini övme, bırak başkaları övsün.” derdi. Mevki nedir ki? Vicdanım ve iç huzurum daha önemli benim için. Başımı yastığa koyunca rahat uyumak isterim. En büyük mutluluk bu bence.” deyince Filiz. Feride hanımın hışımla yerinden kalkmasıyla, eski halıdaki tüm tozlar uçuşmuş, kendilerine raflardaki dosya yığınlarında yer aramışlardı.  O, savaş meydanında düşmana karşı koyan cengaverler gibi: Niçin ben değilim de bir başkası? Niçin? Beden fazla ne biliyorlar ki? diye kıyameti koparmış. Sonra da bazı dosyaları alıp çıkmıştı odadan.

Gül Hanım karşısında, azarlanmış olmanın ezikliği ile dosyanın içindeki evrakların nasıl buharlaştığını algılamaya çalışırken Filiz sessizliğin sesi oluyordu. Oysa kafasının içindeki konuşmaları bir bilseydi arkadaşı. Belki de teselli beklerken teselli eden konuma geçecekti. Sonunda “Off çok üzgünüm arkadaşım. Söyleyecek kelime bulamıyorum.” diye söze başlarken masadaki üç telefondan birisi çalmaya başladı. Filiz, hiç durmak bilmeyen telefon trafiğinden şikayet etmek yerine bu sefer “Oh çok şükür, ilk kez işe yaradı telefon, konuşmaktan kurtardı beni .”  diye düşünerek ahizeyi kaldırıp “Alo” dedi. Şaşkınlıktan yanlış telefonu kaldırıp konuşması, diğer telefonun çalmaya devam etmesi asabı bozulan Gül hanımı kahkahalara boğmuş, sinirleri boşalmıştı.

 Arayan müdür beydi. Otoriter sesiyle onu çağırıyordu. Filiz “Sıra bende.” dedi, gülmekten mi yoksa ağlamaktan mı anlayamadığı  gözyaşlarına bakarak.

-Sana ne diyecek ki? Her şeyi dört dörtlük yapıyorsun. Benim gibi yüzüne gözüne bulaştırmıyorsun. Benim dosyayı soracaktır. Allah aşkına anlat düzgün çalıştığımı.

-Tabii ki anlatırım. Bana şans dile. 

İsteksizce çıkarken odadan yorgun duvarlar başını öne eğdi. Merdivenin yıpranmış gri halıları, soluk ve kirli duvarlara asılı Türkiye posterleriyle tezat bir görüntü oluşturuyordu. On senedir burada çalışmasına rağmen dün gibi hatırlıyordu müdürüyle ilk karşılaşmasını. Makam odası tadilat görmeden önce tam da bu ofiste, bu boyasız duvarın dibinde, işte bu koltuğun önünde. Personel şube müdürü; genel kültür, yabancı dil, mülakat sınavlarını kazanmasının ardından tanıştırmak istemişti onu amiriyle. Kalbi yine şu an olduğu gibi gümbür gümbürdü. Heyecan, işe alınmanın sevinci, yeni ortam, idealleri, korkuları…Koskoca müdürle ne konuşulurdu ki? Rengarenk kıyafetleri içinde göz dolduran sekreter “Şöyle bekleyin, haber vereyim.” demişti. O esnada kapı açılmış, içeriden orta boylu, lacivert takım elbisesine uygun desenli kravatı göbeğinin üzerinde salınan, boynuna dar geliyormuş hissi veren kolalı beyaz yakası, kır saçlı, dik kaşlarının altında çukura kaçmış bir çift göz ve “Bu ne hal, yıkıl karşımdan.” diye bağıran kocaman bir ağız.

Filiz,sağına soluna bakmıştı, kendisine bağırılma ihtimali aklının ucundan bile geçmeksizin. Ortamda esen soğuk fırtına, kaş göz işaretleri ve kolundan tutup apar topar gerisingeri dönmeleri. Filiz’e çay ikram edip, daire içerisinde koşuşturmaları, iç hattan fısır fısır telefonla konuşmaları ve nihayet kopan fırtınanın sebebini anlayıp rahatlamaları. Ahşap sandalyede tedirgin çayını yudumlayan Filiz’e dönüp: “Eteğini pantolon zannetmiş müdür bey.”diye açıklama yapmışlardı. Filiz önce duvarda asılı Atatürk portresiyle göz göze gelmiş, sonra da kendi diktiği kahverengi kaşe etekle, hazır gibi dursun diye ince şişle günlerce uğraşarak ördüğü kazağa bakmıştı. “Belli ki merdivenden çıkarken çorabıma yapışmış.” demişti utanarak. İş hayatının ilk gününde yaşadığı bu talihsiz olay Filiz’in çekingenliğini perçinlemiş, yaralarına bir yara daha eklemişti. Yok yok anlatamazdı gördüklerini. İspiyonlamak olurdu bu. Ama böylesi de haksızlığa sebep olmak değil miydi? ” Öldürecek bu insan ilişkileri beni. Herkes nerede duracağını bilse keşke. O zaman hayat daha kolay olurdu.” dedi ve tüm cesaretini toplayıp kapıyı çaldı.

Müdür bey ayna gibi parlayan masada heybetli koltuğunda oturuyordu. Güneş ışığını yansıtan plaketler ortamı daha şaşalı gösteriyor, camın önündeki canlı çiçekler ortamın gerginliğini soğuruyor, insana ferahlık veriyordu.  “Gel otur Filiz hanım.” diyerek karşısındaki parlak deri koltuklardan birini işaret etti. Filiz çekinerek oturdu. Kocaman koltukta kaybolduğunu hissetti. Müdür bey ;

-Çalışmalarından çok memnunum. Seninkiler ne yapıyor? Çalışıyorlar mı? Yoksa bütün işi sana mı yıkıyorlar?

-Çalışıyorlar müdürüm.

-Öyle olsun bakalım. Ben biliyorum onların derdini. Koltuk sevdasına düştüler. Sana da söyleyecek bir çift sözüm var. Ne demiş Voltaire “Hırs, bir sandalın yelkenini şişiren rüzgara benzer; fazlası gemiyi batırır, azı da gemiyi olduğu yerde tutar.” Sen çalışmana devam et bakalım. Kadro boşalınca ben yapacağımı biliyorum. Haydi şimdi kimseye bir şey söyleme. İşinin başına.

BENZER KONULAR
YORUM YAZ

YAZARLAR
Hüseyin Opruklu
Bilgi yok.