Baş Ağrısı / Fatih Ayan

Saatlerdir susmak bilmedi allahın cezası telefon. Yok, açmadan olmayacak. Üzerindeki yorganı kaldırdı. Doğruldu. Başını ellerinin arasına aldı. İçeride neler oluyor acaba, nasıl bir ağrı bu? Kalktı. Sehpanın üzerindeki telefonu aldı. On üç cevapsız arama. Annem. Kafamın içinde hâlâ çalıyor sanki. Sigara paketine uzandı. Bir tane çıkarıp yaktı. Yatağın üzerinde bağdaş kurup annesinin numarasını çevirdi. Telefonun ilk çalışında annesi cevap verdi.

“Kızım, nerdesin saatlerdir arıyorum.”

“Anne biliyorsun gece çalışıyorum. Israrla neden arıyorsun. Başım çatlıyor zaten.”

“Çok çalışıyorsun kızım, ağrır elbette. Telefona cevap vermeyince çok meraklandık, baban diyor ki…”

“Babam nasıl, dizleri ağrıyor mu?”

“O iyi. Ne zaman gelecek Ceylanım, diyor”

“Şu an gelmem çok zor, bayram tatiline belki.”

“Yarın akşam trene binip gelsen, dört saatlik yol, hafta sonu yanımızda olurdun. Hem deden de seni sorup duruyormuş babaannene.”

Sigarasından bir nefes çekti. Bitirmeden küllüğe bastırdı. “Kötü, değil mi,” dedi. Kısa bir sessizlikten sonra,

“Yetiştirmem gereken bir iş var, bitirebilirsem gelirim,” dedi. O sırada öbür cep telefonu vızıldıyordu. “Anne, iş telefonum çalıyor ararım ben seni,” deyip konuşmayı bitirdi fakat şimdi de telefon susmuştu. Cevapsız aramalara baktı. Güzin. Neden arar ki bu kadın? Bir ağrı kesici alıp arayayım derdi neymiş öğreniriz.

Yerlere basılmıyor. Mübarek ev değil buzhane. Önce kombiyi açmalı. Altmış derece yapayım. Neden çalışmıyor bu? İbre kırmızıda. Olamaz, bozuldu mu yoksa? Biraz su mu versem. Evet, oldu. Şükür bozulmamış. Şimdi şu ilaca bakmalı.

Mutfak tezgâhının üzerindeki cam dolabı açtı, ama vitamin haplarından başka bir şey bulamadı. Kahretsin, dedi. O sırada telefonu çaldı.  Hem de ikisi birden. Birini meşgule aldı, öbürüne cevap verdi,

“Anne arayacağım dedim.”

“Kızım, babaannen aradı. Kötüymüş deden,” dedi kadın ve ses kesildi.

“Anne,” dedi. Ses yok, telefona baktı. Şarj bitmiş. Öteki telefonla arayayım. Güzin arıyor,

“Efendim Güzin.”

“Ceylan, sendeki dosyayı öğleden önce Kayıt binasına teslim etmen gerekiyor,”

“Nasıl, Ragıp üçte bırakacaktı ama.”

“Ragıp’ın acil bir işi çıktı. Kayıt’tan da telefon geldi. Öğleden önce teslim edin diyorlar,”

Sürtük, yine ne entrikalar peşindesin acaba? Saat onbir, nasıl yetişirim bir buçuk saatte?

Kayıt binası, pencereleri demir parmaklı eski taş bir yapı. Kale kapısını andıran girişine geldiğinde çalışanlar daha öğlen tatiline girmemişti. Giriş kattaki evrak kabule dosyalarını bırakıp çıktı. Bina önündeki, etrafı karla kaplanmış Atatürk büstüne kadar yürüdü ve önünde durdu. Tam karşısında, soğuk havada arı gibi koşuşturan insanları izlemeye koyuldu. Ellerini başına götürdü. Bir eczane bulmalı. Yakınlarda var mı acaba. Yolun karşı tarafına geçti. Sağına soluna bakındı. Cevrede eczane yoktu. Az ileride metro girişine kaydı bakışları. Şemsiye satan bir adam, simitçi ve önlerinde bir elinde baston öbür elinde siyah bir poşet olan seksen yaşlarında biri. Biraz yaklaştı yaşlı adama. Poşet içindekilerin mendil olduğunu gördü. Yanına sokuldu,

“Amca ne yapıyorsun burada?”

“Mendil satıyorum kızım, vereyim mi?”

“Amca evin yok mu senin, bu soğukta burada işin ne?”

Yaşlı adam yere diktiği bakışlarını kadına doğrulttu ve  “Var,” diyebildi.

Kadın, yaşlı adamın tüm mendillerini aldı, “Amca, bu soğukta hasta olursun evine git,” dedi. Ve ileride, Büyük Otel’in bitişiğindeki eczaneye doğru yürüdü. Eczanenin önüne geldiğinde telefonuna baktı. Üç mesaj. Okudu ve sonrasında bir hava yolu firmasını aradı,

“Akşam Konya uçağına bir kişilik yeriniz var mı?”

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.