Balık Avı / Eyyüp Yıldırmış

Biz de güzel çocuklardık bahçelerde

Sularda alabalık

Ahmet Oktay

Uzun ve loş koridora düşen ağaç gölgeleri yerdeki parkelerde hareketli bir su akışı izlenimi bırakıyordu. Beton parke ayağının altında kayan yosunlu taşlardı sanki. Birbirini takip eden çabuk adımlarla yürüdü, müşahede odalarının önünden hızla geçti. Aydınlık karanlık, kısa uzun, kalabalık tenha koridorlarda ne kadar yol aldı farkında değildi.  Çevresindeki hemen he şey kaygan bir zemin üzerinde kayıp geçiyor gibiydi.

Şeftali bahçelerinde geçirdiği yaz tatillerini hatırladı. Şehrin hemen sonundaki ağız sulandıran o tatlı ve sulu bahçeleri. Yıkık taş köprünün kalıntılarının bulunduğu bahçenin yanında akıp giden dereyi. Rüzgâr suyun serinliğini de şeftalilerin eşsiz kokularını da ardınca sürüklerdi. Dere yanındaki bahçe okul boyunca burnunda tüter yaz tatili biran evvel gelsin diye günleri ipe dizili boncuk gibi tek tek sayardı.

Siyah beyaz film şeridinde geçmiş günlerini özellikle de çocukluk yıllarını tekrar yaşıyordu.

Durdu, aradığı odayı bulmuştu. Eli kapı koluna uzandı. Açmakla açmamak arasında kararsızdı. İçeriden yükselen sesler ve aralık kapıdan gözüne çarpan ışık ‘girme,’ der gibiydi İçeride yatan yaşlı adamın dedesi olmamasını dileyerek içeri girdi. Yatağında insan kimliğinden sıyrılmış şekilde bulduğu çocukluk yıllarının kahramanı değil, ağzında, burnunda hortumlar takılı, kolundaki şeffaf borudan vücuduna sarı renk serum akan, hayati işlevlerinin tümü makineler tarafından yerine getirilen insan, makine karışımı bir varlıktı artık.  

Bahçeye kasabadan eşek ile giderlerdi. En hoşuna giden buydu. Sırtına sarılı heybelerin arasına safariye çıkan turist gibi kurulur, yolun durumuna göre bazen hızlı çoğu kez yavaş eşek adımları ile taşlı yolda bahçeye öğlene kadar anca varırlardı. Yaşlı, düşük kulaklı zorla yürüyen karakaçan ne işim var bu sıcakta dercesine her attığı adımı bin düşünüp bir atardı. Oysa yola sabah güneş göğe ermeden çıkarlardı.

Çimenler ve yaprakların göz yaşlarına tanıklık eder akan derenin ninnisine karışan çayır bülbülünün son demlerini yakalarlardı bu eşek adımlarıyla. O, eşeğin üstünde, dedesi yaya olarak şeftalilerin ve derenin çağrısına icabet etmek üzere yola koyulurlardı.

Dedesinin adım atışlarındaki uyum kafasındaki kasketin ileri geri tek düze hareketi ile oluşturduğu bütünlük yolun kısalmasını sağlıyordu sanki. Birde buna her yolculuk da değişik oyunlar icat etmesi eklenince eşeğin uzattığı yol daha da kısalırdı.

-Kapa komutu ile hiç düşünmeden gözünü yumdu,

“Aç!” dediği zaman açtı yine ayni teslimiyetle. Yeni oyunları buydu. Bu açma ve kapama arasında neler hayal ederdi bir bilseniz. Kısacık zaman parçası türlü hayaller kurmak için yetip artardı. Önceleri bu sıradan bir oyundu ama zamanla bunun oyundan fazla anlamı olduğunu anladı, bu iki insanın birbirlerine kayıtsız şartsız güvenmelerini sağlayan bir hayat dersiydi.

Günlerin birinde bahçenin yanındaki dereden balık avlamaya niyetlenmişti. Elinde olta eski köprünün taşlarına basarak en uygun yeri bulmak için suyun ortasına kadar gitmişti. Yosunlu taşlardan birinin üstüne basmasıyla suya gömülmesi bir oldu. Kafasını büyükçe kısımı suyun içinde olan kayaya çarpınca kendinden geçmiş. Ciğerleri su ile dolmuş kendini kaybetmişti.

Dedesi durumu fark edip sudan çıkarmıştı ama çocuk kıpırtısızdı. Sırtüstü ağaçlardan birinin altına yatırmıştı torununu. İçindeki suyu dışarıya çıkarmış hala kendine gelmeyince bildiği duaları okumuş çaresizce çırpınmış durmuş bir süre. Birden aklına oynadıkları oyun gelmiş. Yüksek sesle,

“Aç gözünü!”diye bağırmış. Kendini kaybeden küçük bedeni bu güvenilir sesin verdiği komut ile yavaşça kımıldamaya başlamış. Gözlerinden başlayan canlanma tüm bedenini sarmış kendine gelmişti.

Bu olaydan sonra bir daha ne yaz tatili için bahçeye gelmiş ne de balık avına çıkmıştı. Dedesiyle mektup ve telefonla haberleşiyorlardı artık.
Onu bu halde bulunca pişmanlığın yıktığı ruhu ve bedeni kendisini ikinci kere hayata bağlayan bu insanın içinde bulunduğu durum karşısında iyice çaresiz bırakıyordu. Kapalı gözlerini görünce kulağına eğilip,

“Gözünü aç.” diye fısıldadı, bir, iki, üç sayısız kez aynı sözü yalvarır şekilde tekrarlayıp durdu ama boşuna.  

Hayatının devamını sağlayan makinelerin sesi kesilmiş koluna akan renkli sıvı akmaz olmuş, burnunda ve ağzındaki borulardan boşalan hava yerine kan oturmuştu. Farkındaydı ama yine de aynı sözü söylemeye devam ediyordu çaresizce, “Aç gözünü”

 

6 Yorum Balık Avı / Eyyüp Yıldırmış

  1. Dedelerimiz çoğumuzun hayat okuludur. Bugün yaşamımızdan biyolojik olarak çıkmış olsalar da bize öğretmeye, bizim elimizden tutmaya devam ederler.
    Emeğinize sağlık.

    • Henüz hayatımızayken ihmal ettiğimiz yakınlarımızla olan ilişkilerimizi yazmaya çalıştım. Yorumunuz ve dilekleriniz için sağolun sayın, Tuğ.

  2. Ne hoş dedesiyle güzel bir ilişkisinin olması. Ben dedemle hiç yakın değildim. Her zaman çok asabi biriydi. Şimdi de öyle.
    Emeğinize sağlık. Güzel bir öyküydü.

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.