Bahar Yaka: “Öykülerimin asıl amacı, toplumsal defoların altını çizmek, insana dair her türlü yaraya parmak basmak.”

Söyleşi: Mahmut Yıldırım

Ekim sayımızda, Diablo’nun Günlüğü adlı öykü kitabı ile okuru selamlayan Yazar Bahar Yaka ile söyleştik.

Öykülerdeki acılardan, gerçeküstü ve fantastik özelliklerinden, oluşumlarından ve öykü ödülü üzerine sohbet ettik.

Öykülere ustalıkla işlenen Tanpınar, Ursula K. Le Guin, Gabriel Garcia Marquez ve Oğuz Atay etkisinden bahsettik.

Biz buradayız sevgili okur siz neredesiniz?

IMG_9447_1

“Montaigne Mutfakta Denemeler Tabakta” adlı deneme kitabınızdan sonra “Diablo’nun Günlüğü” adlı öykü kitabınızla okurları selamladınız. Son Gemi okurlarına kendinizden ve kitabınızdan bahseder misiniz? Diablo’nun Günlüğü’nde okuru neler bekliyor?

İlk kitap enteresan bir çalışmaydı. Büyük usta Montaigne’in hayali dostluğu ve rehberliği eşliğinde, mutfakta geçen mis kokulu  denemeler. Bir çeşit hesaplaşma ya da hayatla hesap kapama. Anı da var içinde, çok çok az kurgu da. Ciddi bir katarsis tecrübesiydi benim için.

Hem ilk kitaba gelen olumlu yorumlar, hem de yazmanın bende yarattığı arındırıcı his, bu işe devam etmem gerektiğini fısıldadı bana. Yaklaşık üç yıllık, yazıp yazıp çantaya atmanın meyvesi Diablo’nun Günlüğü. Vücut bulmuş olması ve onu elime alabilmek, tarifi mümkün olmayan bir mutluluk. Öyküleriniz sizin olmaktan çıkıyor artık. Onları okuyuculara veriyorsunuz. Her birinin ayrı bir favorisi oluyor kitapta, ama tabii evlat ayrımı yapamadığınız gibi siz, onları da ayıramıyorsunuz. Birbirinden çok farklı öyküler var. Ama ortak noktaları acı. İnsanın insana yaşattığı acı. Ölüm de ortak paydalardan biri.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nden “-eski bir şapkadan ve ayakkabıdan sahibinin bütün huyunu, alışkanlıklarını, hayatındaki aksaklıkları, hatta ıstıraplarının çeşidini görmek mümkündür.” sözüyle ilk öykünüze giriş yapmışsınız. Bu söz öykünün kurgusuna ustalıkla işlenmiş. Hatta diğer öykülerinizde de Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün izleri mevcut. Tanpınar ve öykünüz “Zemberek” ile ilgili neler söylemek istersiniz?

0001772766001-1O günlerde ilk sayısına hazırlanan bir edebiyat dergisi öykü istemişti benden. Dosya konusu Tanpınar’ın kadın karakterleriydi. En sevdiğim Tanpınar eseri olan Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü bilmem kaçıncı kez okumak üzere elime aldığım anda kitap rastgele açılıverdi önümde ve karşımda altı çizili bu cümle. Okudum, okudum, bir daha okudum ve Zemberek öyküsü bir film gibi akmaya başladı zihnimden. Ben de o filmi size anlattım. Yaklaşık dört saatte yazdım.

Tik Tak Tik de aynı şekilde yazıldı. O da bir fotoğraf sanatçısının çektiği farklı ülke fotoğraflarının her biri için yazılan öykülerin yer alacağı bir kitap projesi içindi. Elbasan’daki tarihi bir saat kulesiydi kadrajdaki simge. Bir de etrafında dolaşan bisikletli çocuklar. Fotoğrafa birkaç dakika baktım ve yazmaya başladım. Şimdi dikkat ediyorum da iki öykünün de ortak noktaları, saat kulesi, hamam ve çocuklar. Bir de kaleme alınış öyküsü neredeyse aynı. Ama biri tamamen gerçeküstü, diğeri yaşamın ta kendisi.

Yazma aşaması genelde hızlı oluyor benim için ama, kurgulama kısmı her zaman böyle çabuk gelişmiyor. Günlerce zihnimde tekrar tekrar yazdığım oluyor. Ne zaman ki kafamda “oldu” diyorum, işte o zaman kağıda geçirme vakti geliyor.

Çocuk karakterler öykülerinizin olmazsa olmazları. Hatta karakterler yaşlarından olgun davranışlar sergiliyorlar. Biraz da büyümüşte küçülmüş çocuk karakterlerinizden bahsetsek?

Evet, çocukları çok severim. Onlar çok önemli benim için. “Neyi temsil ediyor?” diye sorarsanız, “insanlığın bozulmamış yüzünü” diyebilirim. Saf, dürüst, korkusuz, yalansız, dolansız, büyük insanlarda zor bulunan bütün rafine duyguların tek adresidir çocuk. Ben de vaktinden erken olgunlaşan, hatta olgun doğan bir çocuktum. Belki de bundandır, çocuk karakterlere olgun tavırlar yükleyişim.

Kitabınızı iki bölüme ayırmak gerekirse bir kısmı Ursula K. Le Guin, Gabriel Garcia Marquez etkisinde fantastik ve gerçeküstü diğer kısmı ise günümüz edebiyatı üzerine. Kitabınızı okurken Ursula K. Le Guin’in “Marifetler” adlı eseri aklıma geldi. Kitapların bir başka kitap için bu gibi anımsatmalar yapıyor olması eserin değerini olumlu ya da olumsuz etkileyecek midir sizce?

Elbette hangi eseri ya da hangi yazarı anımsattıkları önemli. Ama öykülerimde Le Guin ve Marquez tadı alabiliyorsa okur, daha ne isteyebilirim ki.

Mısırlı yazar Necip Mahfuz “Zevk için, karanlık gücü hoşnut etmek için, ya da bir ağırlıktan kurtulma arzusu olarak da görebiliriz bunu. Yazmak ve yaşamak arasında ayrım yapın deseler bir cevap veremem.” diyerek neden yazdığını açıklıyor. Her öykünüz insanı derin derin düşünmeye yönelten bir kitap. Kitabınızın oluşumundan ve sizin neden yazdığınızdan bahseder misiniz?

Edebiyatın altın kuralı, “babanız sizi sevmezse, siz de gider yazar olursunuz”. Şaka yapıyorum elbet. Babamın beni sevmediği doğru da, bunun yazarlığın şartı olması şaka. Ama azımsanamayacak kadar çok örneğini de biliyoruz tabii. Biri sizi sevmezse ve sizin de o kişiye söyleyecek sözleriniz varsa, bunları söylemenin farklı yollarını bulursunuz. Sanat bunun en estetik ve keyifli yoludur bence.

Necip Mahfuz’a dedikleri gibi bana da “yazmak ve yaşamak arasında ayrım yapın” deseler, hiç düşünmeden yaşamak derim. Daha çok yazabilmek için…

Kitaptaki ortak temanın acı olduğundan bahsettiniz. Neden acı üzerine yazmayı tercih ettiniz?

Acı, sanırım insanoğlunun hayata gelirken de, bir hayatı dünyaya getirirken de ilk hissettiği duygu. Ve o acı çekme hali, insanın bütün duvarlarının yıkıldığı, perdelerinin açıldığı, en katışıksız, en gerçek, en şeffaf halini görebileceğiniz tek andır bence. Bunu öğrendikçe insan, başka insanlara karşı silah olarak kullanmış acıyı. Toplumlar acı ile beslenmeye başlamış. İşte bütün bunlara seyirci kalmayıp, empati yapıyorsanız eğer, kendi omuzlarınıza da bir yük alıyorsunuz demektir. Ben de bu yükü taşıyorum yazdıklarıma.

Gerçeküstü ve fantastik öykülerinizde nasıl bir yol izliyorsunuz? Sizin baş ucunuzda hangi kitaplara rastlıyoruz?

Çok üzgünüm ama, size söyleyebileceğim öyle bir yol haritam yok benim. Herhangi bir ritüelim, mekan seçimim ya da inziva arayışım hiç olmadı. En büyük korkum, hikayenin uykuya dalmak üzereyken gelmesi. Çünkü uyku tatlı gelir de o an kalkıp yazmazsam ya da en azından not almazsam, sabah elimde kalan koca bir pişmanlıktır. Geldi mi, üşenmeyeceksiniz. Sonra hatırlamayı çok beklersiniz.

Otokontrolsüz yazmayı seviyorum ve her zaman da kontrolsüzce yazdığımda daha iyi sonuçlar çıkıyor. Hayal etmeyi de çok seviyorum. Bir de rüyalardan beslenmeyi. Sanırım metinlerimdeki gerçeküstü kısımlar, bu hayal ve rüyaların yansımaları. Edgar Allan Poe, Jorge Luis Borges ve sizin de öykülerimde izlerine rastladığınız Ursula K. Le Guin’i okumayı çok seviyorum.

Homar ile Artam tam anlamıyla bir masal sunuyor okurlara. Aslında kitabınızda deneme, masal, uzun öykü her türden bulmak mümkün. Tıpkı Tanpınar’ın bir pınarın tek kolundan değil de bütün kollarından beslenmesi gibi. Öykü kitabınızın içinde hem masal hem deneme türünün izlerini vermekle ilgili neler söyleyebilirsiniz?

Bu da doğru bir tespit. Homar ile Artam kesinlikle bir masal. İkiz kızlarımıza küçükken uydurup uydurup anlattığım masallardan biri. Edebiyatta deneyselliği seviyorum aslında. Her denemede iyi bir şey çıkacak diye şart yok elbet. Ama farklı teknikler ya da yazım türleri denemek,  insanın kendi sınırlarını tanımasını ve biraz da bu sınırları zorlamasını sağlıyor. Yenilikçi olmak, vizyon sahibi olmanın ilk kuralı. Başarısız olmaktan korkmamak gerek. Beğenmediğiniz çalışmayı kendinize saklarsınız olur biter.

Bir Bayram Sabahı adlı öykünüz ile layık görüldüğünüz 2017 Cumba Öykü Yarışması 3.lük Ödülü’nüz gözlerden kaçmıyor. Bayram sabahıyla başlayan öykünün sonu intiharla bitiyor. Öykünüz yaşanmış bir olaydan mı esinlenerek yazıldı? Sevgili okur meraklar içinde yazarının yanıtını bekliyor.

Bu öykünün gerçek bir olaydan esinlenilmiş olma ihtimali, sizin için bir tespit mi yoksa beklenti mi bilmiyorum ama, öykülerime “bundan çok iyi film olur” denmesi, ya da “bu gerçek bir olaydan mı?” diye sorulması çok hoşuma gidiyor. Çünkü her ne kadar gerçeküstü öğeler içerseler de öykülerimin asıl amacı, toplumsal defoların altını çizmek, insana dair her türlü yaraya parmak basmak. Çocukluğumdan beri bunu yapmayı çok severim. Yani yaraya parmak basmayı. Ablam iyi bilir. Ama elinizdeki kalem olunca, kantarın topuzu kaçıyor bazen. Bastırmak ne kelime, deştikçe deşiyorsunuz yaraları. Ama bu gerçeklik beklentisi, doğru bir iş yaptığım hissi yaratıyor bende.

Maalesef ki bu öykü, çok büyük oranda gerçek ve birebir benim yaşadığım bir olay. O sabah bayram olmasaydı, Akif Amca’nın oğlunun gencecik bedeni, benim dükkanımın bahçe demirlerine saplanacaktı. Hem de gözlerimin önünde. Sadece, öykünün başında yer alan zikir töreni ve buna dahil olma kısmı kurgusal, geri kalanı acı bir belgesel.

IMG_9467Sesler öykünüz bir intihar mektubu. Yalnız öyküde tamamıyla noktalama işaretleri yok. 23 Eylül’de Altunizade Kültür Merkezi’nde Oğuz Atay üzerine yaptığınız söyleşiye katılmıştım. Acaba Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ından ve oyunbazlığından mı faydalandınız?

Etkilenmedim desem yalan olur. Çünkü okuduğum her yazardan, her kitaptan, her gazete haberinden, her filmden etkilenirim. Ursula K. Le Guin, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Oğuz Atay da bunların başında gelir. Bence hepsi, yaşadığı dönemin çok ötesinde beyinler. Okuyup etkilenmemek mümkün mü? Buradaki etkilenme ister hayranlık düzeyinde olsun, ister insanın kendini şekillendirmesi, hepsi kabulüm.

“Sesler” öyküsü, deneysel bir çalışma benim için. Bir şizofrenin kafa sesi. Sınırlara, kurallara, dayatmalara gelemeyen bir dünyanın mikro parçası. Hızla akıp giden bir zihni, hangi noktalama işareti yavaşlatabilir ya da durdurabilir ki?

Mübadele ile ayrılan, sürgünle tesadüfen dönen Türk yolcu gemisi bir Gülcemal’imiz var. Biraz da Gülcemal öykünüz ve oluşumu hakkında konuşalım isterseniz?

Gülcemal benim hiç öğrenemediğim ve asla da öğrenemeyeceğim geçmişim. Bir mübadil torunuyum ben. Hem anne, hem de baba tarafım mübadele ile Yunanistan’dan anakaraya gönderilmişler. Bırakın yerinden yurdundan vazgeçmeyi, tüm hayallerini bırakıp gelmiş hepsi. Umutlarını, geleceklerini, sevgilerini Ege’nin hırçın sularına kaptırmış gibi. Sokak ortasında çırılçıplak kalmış gibi. Derme çatma hayatlar kurmuşlar kendilerine ve sanki ağız birliği etmişler konuşmamaya güzel günlerden. Oradaki birçok karakter ailemden. Onlarla ve topraklarındaki yaşantılarıyla ilgili bildiklerim o kadar sınırlı ki, boşlukları dolduranlar da hep hayaller.

Kapanışı kitaba da ismini veren Diablo’nun Günlüğü ile bitirmeniz manidar olmuş. Diablo’nun Günlüğü yaşanmış ve bir o kadar da gerçeküstü hayat hikâyesi sunuyor bizlere. Kitabın bütün duygu yükünü toplayan bir öykü. Kitabı iki kere okudum ve ikisinde de adeta çarpıldım diyebilirim. Siz neler söylemek istersiniz öykünün oluşumu ve genel hatlarıyla ilgili?

Dünyada geçirdiğiniz süre ne kadar uzarsa, insanın içindeki kötülüğe şahitliğiniz de o oranda artıyor ve bazılarımız kanıksıyor bu kötülüğü, hatta kabulleniyor. Leş kokulu bir karanlık var insanoğlunun içinde. Her an her yerde ortaya çıkmaya meyilli. Şeytanla yapılan anlaşmalar, tanrıyla yapılandan çok fazla. İçimizde bekleyen kötülüğü anlatıyor Diablo’nun Günlüğü. Cezası, henüz suç işlenmeden kesilen bir hesap. Kendi yarınları için, başkasının yarınlarını çalan kokuşmuş bir ruh. Fantastik öğeler içerse de, asla gerçekte olamayacak bir hikaye değil. Daha fazla ipucu vermek yok.

Sizin gözlem gücünüzü bir süreliğine alsak ortaya nasıl öyküler çıkabilirdi?

Almayın sakın! Yazma ediminde gözlem gücünün önemi sorgulanamaz elbet. Sadece satırları değil satır aralarını da okuyorsanız, hayata önyüzden değil de her yönden bakabiliyorsanız, insanoğlunun maskelerini düşürebiliyorsanız, yazarken avantajlısınız demektir. Ama yetmez! Çünkü göz reel olanı görür. Elbette gerçeği bileceksin ki, yazdığının gerçeküstülüğünün farkında olasın. Yoksa yazdıkların  saçmalıktan öteye geçemez. Gözlemek ve bilmek önemli.

Ancak, benim yaşadığım ilginç bir şey var anlatmak isterim. Kitapta yer almayan ve sizin gibi bir e-dergide yayınlanan “Külhan” adlı öykümde, yine fantastik bir kurgu içinde, tarihi bir hamamdan bahsediyorum. Hamamın kadınlara ait saatlerini ve akşam olunca erkeklerin devraldığı süreci anlatıyorum ince ince. Okuyan atölye arkadaşlarımdan, “hamamın erkek halini bile ne kadar güzel anlatmışsın, sanki bir köşeden gizlice izlemiş gibisin” diyenler olmuştu. Oysa ben hayatım boyunca hiç hamama gitmedim. Buna rağmen birçok öykümde geçer hamam. Ne gözlem ne yaşanmışlık. Bir arkadaşım bu hamam takıntım konusunda “senin hamamla aranda çözemediğim bir bağ var, büyülü ve korkutucu bir bağ” demişti. Bilmem, belki de geçmiş yaşamlarla ilgilidir.

Bir sonraki çalışmanızla ilgili bir ipucu alabilir miyiz?

Yine öykü olacak. Öyküdeki KNOCK OUT sonuçları seviyorum. Bir de ben, sanırım roman yazacak kadar hikayeyi sündüremiyorum. Ben de hep kısa yol, hep kestirme… İlk kitap da çok olumlu yorumlar almıştı. “Keşke bu kitabı ben yazmış olsaydım” cümlelerini duymuş olmak benim için çok gurur verici. Hem de birkaç kişiden. Aynı tarzda yazmaya devam etmem konusunda oldukça ısrarlı bir sadık okuyucu grubum da var. Ama ben, tüm bu motivasyonlara rağmen, deneme yerine öykü yazdım inatla. Hiç pişman değilim. Çünkü ikinci kitaba gelen yorumlardan da çok memnunum. Bu demek oluyor ki doğru yoldayım. Yazmaya devam!

Sizinle tanışmak, söyleşmek, edebiyat düşüncelerinizden faydalanmak benim için büyük bir tutkuydu. Son Gemi Dergisi ve okurlar adına teşekkürlerimi sunarım.

Hayatta hiçbir şeyin tesadüf olmadığına inanırım ben. Edebiyat dünyasında kesiştiyse yollarımız, birlikte yapılacak çok iş var demektir. Sizinle tanışmak, Son Gemi’nin yolcusu olmak, en önemlisi de edebiyattan konuşmak benim için de bir zevkti. Çok teşekkürler.

 

About Mahmut Yıldırım 13 Articles
11 Mart 1996 yılında İstanbul’da doğdum. Yeditepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı öğrencisiyim. Edebiyatın esrarengiz tadını aldıkça içinde kayboldum. Beni kendinde çifte kavurdu adeta. Bu sene bu tadın cümbüşünde kendimi aramak, bulmak, içimde biriken ne varsa duruşum ve kalemimle boşlukları doldurmak için bu yola gönül verdim. Günler geçiyor birer birer. Bense bu geçen zamanda elimden kalemimi, gönlümden edebiyat ve yazma sevgimi düşürmeyeceğim.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.