Babalar Vakitsiz Ölür / Josef Kılçıksız

  • Soluk, yeşil soğuklar bastırmıştı çoktan. Göllerin donacağını hissedercesine yaban kazlarını bir huzursuzluk almıştı.

         Evimizin yanından geçen boz ırmak güzün diliyle bir şeyler anlatmak istiyordu.

         Karanlıktı dışarısı. Yarım ayın yaydığı bu loş ışık(sızlık) kendimi güvende hissetmeme yardımcı olurdu.

Oğluna anlatmak istediği şey babasının kendisine söylediği bir şarkının peşinden, köklerine doğru çıktığı yolculuğun hikâyesiydi aslında.

Anlatmak istediği acının son sınırıydı…

  • Babam çelik mavisi gözlerinin ardından dünyaya kurt gibi bakardı.

          O gece, kaybolmuşluk duygusuna dönüşen bir şaşkınlık hali içinde, susuyordu.

          Babamı çözmeye çalışıyordum. Aslında tek çözmek istediğim düğümler. Takipsizliği hep hüzünlendirir beni.

          Bir gün mumlu kalın bir kâğıda yazılmış, en sevdiğim kitabın arasında tek sayfalık bir mektup gördüm.

          Önce kokusunu çektim içime. İçimde bir güvercin çırpındı.

          Mektup “canım karıcığım”, diye başlıyordu.

  • “Ertesi sabah hatırlamadıkların veya hatırlamak istemediklerin olur hayatında. İşte o eşikteyiz. Yarın sabah ne hatırlamadığın ne de hatırlamak istemediğin olmayacağım. Bir kere olmuştuk. Hatırlıyor musun?

        Gideceğim birazdan. Dert etme sen, sadece hiç bırakmayacak gibi dola kollarını boynuma. Ben taşırım bugünü,              seni ve rüyalarımızı…

      Kimsenin duygularını incitmeden, mümkün olduğu kadar çok şeyi altüst etmeden gitmek istiyorum. Ama anlaşılan       çok şeyi altüst etmeden gitmek mümkün değil.

      Neden yıllarca evine dönmeye çalışan lanetli bir Odysseus gibiyim ben, neden?

      Sevgili oğlum gözlerim kapanmadan önce bir daha sıla etmek istedim.

      Annene sahip çık.

      Olan biten her şey için çok üzgünüm.

      Ama olana rağmen insanların aslında içten iyi olduklarına inan.

      Sadece kendine tutun.

      Her şeyi ölüm, sefalet ve kafa karışıklığı temelinde değerlendirme.

     Ben annemi kaybettiğimde elsiz, ayaksız, hiçbir işe yaramayan bir gövde gibi kaldım. Keşkelerle, acıdan çatlayacak       bir kalple…

    Annemin yaşamıyor oluşuna öfkelendim yaşıtlarımı gördüğümde. Canım çok yanıyor hâlâ. Karların altında belki            geçer yürek sızım, ama geçmeyecek biliyorum.“

  • Asıl konuşan babamdı, altı aydan beri susan babam. Ölümcül bir hastalığa yakalanmıştı. Doktorlar altı aylık ömrü kaldığını söylüyorlardı. Bu gerçeği annemden gizlemişti.

         Gece babalara ormanı güzel gösterir. Babam anlaşılan bu mektubu yazdıktan sonra derin kışın yolgöstericiliğinde          ormana yürümüştü.

Mektubu sesli okurken birden dilleri dellenmişti annemin. Haykırışına yarasalar uçuştu kına renkli mağaralardan…

Gölün öteki tarafında bataklıklar vardı, demiryolu bataklıkları gölden ayırıyordu.

Tren, kasaba merkezine varmadan, ağaçların arasından süzülerek bir yılan gibi ilerledi.

Babamın mezarının olduğu köye ulaştım. Gökyüzü gerilmiş naylondan bir örtünün altına gizlenmişti.

Kül rengi bulutlar dolunayı yemeye başlamıştı kıyısından.

Alacakaranlık, hudut köyünün sokaklarına mahcup çan sesleri çiziyordu. Köyün toprak damlı evleri sarı bir ışığa boyanmıştı. Sokaklar sessizdi.

Donmuş göllerin ince derilerinin altında buzla birlikte uyuyan suyun sesi birden çoğalmıştı.

Günlerce yağan kar sonunda dinmişti. Çatıları hasar gören evler, ahırlar vardı.

Kilisenin de bahçe duvarı üzerine dev bir çam ağacı yıkılmış, yolu kapatmıştı.

Karlar inceden erimeye başlamış toprak yumuşamıştı; artık rahatlıkla kucaklayabilirdi ölülerini…

Bir gölge vardı peşimde. Her geriye dönüşümde sanki bir köşeye atıyordu kendisini.

Patikadan gelen karartı, giderek insan kılığına büründü.

Babanın oğluyla buluşmak isteyen ruhuydu arkamda olan. Bütün mesele ruhları görebilecek gözler edinmektir.

Nereye saklayacağımı bilemediğim ellerimi tuttu. Titriyordum.

Tenimde binlerce karınca gezinmeye başladı.

Gönülsüz adımlarla yaklaştı mezarlığa.

Mezarın başında anılar geriye güdümlü bir melankoliyi harekete geçirdiler.

Kendisinden biraz uzağa çekildi ve aklının, anıları zamanın bir kipinden diğer kipine aktarışını izledi.

“Hoşgeldin oğlum, ürkütmedim umarım. Annen nasıl? Yerimi yadırgıyorum hâla. Yakınmadan, ortalığı ayağa kaldırmadan acı çekmeyi öğrenmek hayli zamanımı aldı. Bir kuş olup yanınıza uçmak isterdim. Sen de çocukken bir kuş olmak istemiştin.”

  • Bir kurtuluş ümididir belki bu, ya da çaresizlik, bir kaçış, bir mağlubiyet. Güçsüzlüğün, beceriksizliğin, belki de yetersizliğin karşısında tesirsiz bir çırpınış…

Gürültüler, iniltiler, ıstıraplar arasında, sesler ortasında, bir kavgada, arada bir yerde, ortada, belki de kıyıda kalmışlık… Belki beklediğinin olmaması insanın, ya da bekleyeninin kalmamasıdır, babama yerini yadırgatan…
Kendini bir düş kırıklığı olarak görmek ne acı.

“Sana bıraktığım mektubun kelimelerini kağıt üzerinde kayboluncaya kadar oku.

Bana verdiğin son şiir kitabını çok beğendim. Tekrar tekrar okuduğumda her seferinde yeni anlamlar yakaladığımı gördüm. Dili çok iyi işlemiş, derinleri kuşatmışsın. Çok tebrik ederim.

Bugün yola çıkıyormuşsun. Anneni yerime öp ve ona sıkı sıkıya sarıl. İyi yolculuklar dilerim.”

  • Yüzünü gösterdi son bir defa…

Yalnızlık üzerinden geçtiğini belli edecek izler bırakmıştı. Yüzü daha yorgun ama daha yakışıklı görünüyordu.

Beni dolduran, taşıran boşluğa derin bir hüzünle baktım. Bir süre geceyi dinledim. Gece kanarken, leylak kokusu sardı bahçeleri.

Babamın bıraktığı mektubu cebimden çıkarıp sararmış sayfaya bir daha baktım. Kelimeler yeni anlamlar giyindi.

Çıkardıkları uğultu da gitgide genişlemiş ama ölümün duruşunu okuyamamıştı.

Şimdi gecenin sarmalayan karanlığında topraktan başını dışarı uzatsa diye düşündüm. Tabakasını çıkarsa yine, kağıdını ıslatıp, doldursa tütünü… Kalın sigarasından derin bir nefes çekip üflese…

İzmaritindeki öpücük esir alsa ruhumu, farkına varsam bulunduğum yerin, sırtımı yasladığım çınarla başımı okşayan dallarının derin ayırdına varsam…

Babasının hatırası ıssız gecelerinde rüyalarına girip, masalına bir dev çizmeye çalışıyordu…

Ardından odasına bir bulut çiziyordu; ıslak gözlerinde çimlenmeyi bekleyen tohumlar gibi, umut dolu bir nisan bulutuydu çizdiği…

Mezarın başından ayrıldığında yüzüne, adeta zamanın pasına dayanan bir huzur bağışlanmıştı.

Zira sevmeyi öğrenen kalp, yalnız kendi babasını değil, başka babaları da sever.

  • Babam sözcüğüne yüklenecek en güzel anlamı yükledim.

Hayata karşı kırgınlıklarım ve derin hayalkırıklıklarım var. Gerçi kırgınlık ve kırıklıkların arasındaki farkı bilmiyorum.

Küçük cam parçalarının battığı yerden kanatmasına değil, oradan vücudun içinde ilerlemesine ilişkin batıl korkularım var.

Bazen tanrıya, beni böyle zamansız, babasız bıraktığı için kızıyor ve isyan ediyorum.

Ah babam… Neresinde yoksun ki hayatımın? Ne düşünsem, hangi anı geliverse aklıma, bir şekilde olmuşsun içinde. Aylarca, yıllarca ağladım; her sabah, her gece, yolda yürürken, ormanda, vapurda, bir sohbette arkadaşım babasından bahsederken, babalıkla ilgili bir sey okuduğumda, oğlumla oynarken ağladım…

insan, gülümseyişle gözyaşı arasında gidip gelen bir sarkaç mıdır?

Uzaklara götüren vagonların pencerelerindeki yağmur damlaları; dışarının rengini geçiren dağları da içine alarak nasıl sarsıla çarpışa dökülürse öyle ağlıyordu.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.