Kalıcı Kırgınlık / Ayşegül Kaya

Ona “çocukluk” dendiğinde kimselerin bilmediği gizli şehrinin kapısı açılıverirdi hemen. Süzülür gibi, incecik akan bir suyun sessizliğiyle girerdi o devasa kapıdan; bugününden yorulmuş dermansız ayaklarına aldırmadan… Evlerinden kaldırımlarına kadar, her yanı çikolatadan yapılmış bir harikalar diyarıydı onun için çocukluğu. Sarı buklelerinin aralarına sakladığı küçük sevinçleri ile alabildiğine özgür, alabildiğine mutlu olmak demekti orada olmak. Oysa hayat o yıllara ait çok da şaşalı anılar biriktirmemişti onun adına. Ne enteresan bir hikayesi, ne de dost meclislerinde anlatılmaya değer bir macerası vardı. Daha ziyade naif, kendi içinde anlamlı, sadece yaşanmış oldukları için değerli olan küçük anlar, belki de sıradan izlerin, bir araya gelerek oluşturduğu bir hikaye ama dünyanın en olağanüstü hikayesi.

                O öğlen annesi ile kahve içerken, nereden konu açıldıysa, çocukluğundan bahsederken bulmuşlardı kendilerini. Her zamanki gibi annesini kahve fincanını kendine doğru çevirerek kapatması gerektiğine dair uyardıktan sonra batıl itikatlarına içten içe gülerek kendisininkini de itina ile kapatmış ve “Resimlere baksak ya” demişti. Sesi, lafı onun ağzından kapmaya çalışan aceleci bir yabancınınki gibi garip ve coşkulu çıkmıştı. Uzun zaman sonra o karton parçalarından geçmişinin seyrine dalacak olmak onu heyecanlandırmıştı galiba ve derken, annesinin albümlere sığdıramayıp eski ayakkabı kutularında biriktirdiği fotoğraflar döküldü piyasaya. Ardı ardına yükselen özlemleri, öyle can yakıcı ama öyle güzellerdi ki, içinde uyuyan o buruk prensesi hoyratça sarsarak uyandırdıktan sonra tüm vahşiliklerine inat, yumuşacık dokunuşlarla yüzünü okşamaya başlamışlardı. Acının kaynağından mutlu oluyordu sanki o an. Yüzyıllardır dudaklarındaymış gibi duran derin tebessümü ile resimlerin birini alıp birini bırakırken, bir fotoğraf geçti eline. O ve babasına ait bir fotoğraftı bu. Babası, o zamanların modasına uygun, krem rengi takım elbisesinin içinde, havalı bir şekilde oturmuş, o da babasının yanında poz verirken her nedense gülümsemeyi unutmuştu. Buzdan oyulmuş, küçük bir heykelcik gibi dursa da babasının elini öyle bir tutuşu vardı ki, o iki el arasında sıcacık ve sonsuz anlatımlar saklıydı. O an orada, babası yaşadığı müddetçe onu koruyacağına, o ise babasından daha fazla kimseyi sevmeyeceğine dair söz veriyordu.  Güldü ama daha ziyade ağlar gibiydi. “babama bak. Artist gibi” dedi annesine.

  • Öyleydi ya. Rahmetli… Bu oturduğunuz yer neresi; çıkartamadım.

Annesine “Nasıl unutursun” der gibilerinden sitemkar bir bakış fırlattıktan sonra, her heyecanlandığında farkında varmadan yaptığı gibi, abartılı derecede yüksek bir sesle, “Ablamın doğum günüydü o gün. Harbiye’deki ordu evinde kutlamıştık” diye lafa girmiş ve en ince detaylara varana dek o geceyi anlatmıştı. Annesi ağzı açık bir şekilde onu dinlerken, kızının anılarını hiç karıştırmadan, bu kadar düzenli ve eksiksiz bir şekilde arşivleyebilmiş olmasına duyduğu hayranlığı sözleri ile pekiştirmişti.

  • Vallahi bravo. Nasıl bir hafıza var sende?
  • Dün ne yediğimi hatırlamam ama.

Karşılıklı gülüştüler. O an ruhu, bir balmumu gibi eriyerek hala elinden bırakamadığı o resmin içine akmıştı sanki. Öyle garip bir andı ki, yeniden o altı yaşındaki kız çocuğuna dönüşüvermişti. Zaman kırılmış, dün bu günle ters yüz olmuşken, aynı günü tekrardan başlatabilmek gibi doğaüstü bir güç elde ettiğini hissetmişti. Öyle ki, birazdan babası, o, annesi ve ablası yine yola çıkacaklar, bir kez daha o yemeğe gidecekler, aynı o gün ki duyguların içinden geçtikten sonra eve döneceklerdi. O, uykudan küçücük kalan gözlerini ovuşturup esnerken annesi ona pijamalarını giydirecek, uykuya dalacak ve yine her zaman olduğu gibi gecenin bir körü uyanıp kalbindeki küçücük korkuları ile ya ablasının ya da annesinin başında bitecekti.

                Yüzünde tuhaf bir ifade belirmiş olmalıydı ki, “Ne oldu” diye sordu annesi. “Yok bir şey” demişti ama yalandı. Bir şey vardı ve canını yakan bu koca “Şey” den acilen kurtulmalıydı.  Çocukluğunu her anımsadığında böyle olurdu. Sıradan anılar birleşip kocaman, elleri değdiği yeri yakan bir deve dönüşür, yerküreyi sarsarak üzerine doğru ilerlemeye başlayan bu güzeller güzeli deve her seferinde yeniden hayran olurken aynı zamanda haddinden fazla ürkerdi. Gittikçe geride kalıyordu sevdikleri. İyice arası açılmıştı kaybettikleri ile. Bu ilerleyiş, bir daha asla kavuşamayacağı insanlara olan özlemini büyüttükçe büyütüyor, sanki yıllardır, ellerinden kayıp kırılmış olan o çarçabuk mutlu olabilme yeteneğinin kırıkları üzerinde yürüyordu. Tabanlarındaki bu acıdan kurtulabilmek için de kendini bugün ki mutsuzluklarının kaynağı olan teferruatlara odaklıyordu. İçinde yer eden en berbat çocukluk anılarını bile bu kadar ihtirasla, tıpkı platonik aşıklarınki gibi çaresiz bir hasretle saklıyor olması normal miydi bilmiyordu ama o an, bu fotoğrafın ona hissettirdiği tüm güzel anıların ağırlığından kurtulmak için bilinç altının hemen o günle ilgili kötü bir anı bulup çıkarttığını fark etti. O akşam yemeği,  onun hatıralarında, içi yaldızlarla dolmuş derin bir çentik gibi kalmışken aynı zamanda belki de bir türlü dindiremediği o dışlanmışlık hissinin kalbine düştüğü ilk gündü. Hiç unutmaz, o akşam annesinin “Diğer çocuklarla oynayabilirsin biraz dışarıda” diye teşvik etmesi üzerine tek başına bahçeye inmiş ama orada, hiç beklemediği bir şekilde yalnız kalmıştı. Neden bilmiyordu, orada oynamakta olan diğer kızlarla kaynaşamamıştı. Hatta kendi başına gezindiği için, aralarında onun hakkında konuşup alay ettiklerini bile duymuştu. Şimdi düşünüyordu da, belki o zaman başlamıştı yalnızlığı. İlk o zaman korkmuştu insanlardan. O içinde sonsuz mutluluklarla gittiği, beraberinde babasının o delicesine özlediği şirin gülümsemesini, annesinin soğuk ama hayranlık uyandıran güzelliğini ve ablasının içini ısıtan sevgisini götürdüğü akşam yemeğinde, kimsenin hayatına kendiliğinden ilişmemesi gerektiğine dair anlamsız bir yemin etmişti kendine.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.