Ayna / Tutku Taşkınoğlu

Sabah serinliğinin azaldığı, güneşin tepeye yerleşmesinden hemen önceki en güzel saatlerdi. Sokağın kalabalığı azalmış, insanlar etraflarına bakarak dolaşmaya başlamışlardı. Biriyle göz göze gelmekten ürken, çalışan insanlar işlerine gitmiş, nasıl zaman geçireceğini bilen ve tadını çıkaranlar kalmıştı. Cemile de Su’yu alarak dışarı çıkmıştı. Şehrin bu en sessiz ve telaşsız saatlerinde dolaşmayı tercih ediyorlardı anne kız, böylece daha az yargılandıklarını düşünüyordu Cemile. Evden deniz kenarındaki büyük parka ulaşmak için iki taraflı dizilmiş dükkânların arasından geçmeleri gerekiyordu. Dükkân sahipleri sadece işleri ile ilgileniyor, sabah telaşında onları görmüyordu çoğu zaman. Neredeyse sadece ön tarafı açık olan çocuk arabasındaki Su’ya kimse dikkat etmiyor. Cemile de rahat ediyordu.

Kaldırımın engebelerinde rahat hareket edemediği için asfaltta usulca sürüyordu bebek arabasını. Su doğalı on beş ay olmuştu. Doğduğu gün dün gibi aklındaydı. Doğumdan hemen sonra tüm doktor ve hemşireler telaşlanmış, odaya yerleştikten sonra da sürekli ziyaret etmişlerdi. Ona tüm dünyasını karartan soruyu sorduklarında Su’yu emzirmeye çalışıyordu. ‘’Amniyosentez yaptırmamış mıydınız?’’. Amniyosentez, bu kelimeyi ilk kez kız kardeşi hamileyken duymuştu. ‘’Çocuk hasta olabilir, amniyosentez yapmalıyız!’’ demişlerdi kardeşine. Ama bana hiç sormamışlardı ki diye düşündü. Hasta olduğunu bilsem doğurur muydum? Bunu son on beş aydır ne çok düşünmüştü. ‘’Hasta olacağını bilsem doğurur muydum?’’

Arkasından gelen otomobilin kornası ile düşünceleri yerini koruma dürtüsüne bıraktı. Çocuk arabasının yan tarafına geçti. Sanki geçen otomobile sırtını dönerse bebeğine bir şey olmayacağını düşünüyordu. Otomobil yanından geçerken içindeki adamın söylendiğini duyuyordu.

‘’ Çekil be kadın, kaldırım var değil mi?’’

Cemile kaldırıma doğru arabayı çıkarmaya çalışırken, bir kadın eğildi ve arabanın ön tarafını tutarak kaldırmasına yardım etti. Birlikte puseti kaldırıma çıkardılar.

‘’Teşekkür ederim’’ diye mırıldandı Cemile.

Kadın,

‘’Önemli değil güzelim, çok it kopuk var bu aralar; eskiden ne nezih bir mahalleydi burası, yollar bizimdi.’’ dedi. Cemile kafasını kaldırıp baktı, ellili yaşlarda, beyaz tenli, güler yüzlü bir kadındı. Minnettar bir şekilde gülümsedi. Kadın arabayı kendine doğru çekerken,

‘’Seni hep görüyorum burada, hep aynı saatlerde çıkarıyorsun bebeğini dışarı değil mi?’’ dedi.

‘’Evet, bu saatlerde daha sakin oluyor,’’ diye cevap verdi. Kadın eğilmiş, pusetin içindeki bebeği görmeye çalışıyordu. Cemile puseti kendine çekti, ‘’Uyuyordur, uyanmasın.’’ dedi.

Kadın Cemile’ye gülümsedi. ‘’Merak etme! Sadece ne kadar güzel bir bebek olduğuna bakıyordum.’’ dedi. ‘’Bir melek gibi uyuyor. İsmi ne?’’

‘’Su’’ aile dışında kimseyle tanıştırmamıştı kızını. Sanki ilk defa adını söylüyormuş gibi heyecanlandı.

‘’Adı Su’’ diye tekrarladı, titreyerek.

‘’Su gibi güzel. Ömrü de güzel olsun, mutlu yaşasın kızımız!’’ dua okur gibi mırıldandı dudakları kadının.

‘’Adım Fatma’’

‘’Cemile’’

‘’Bahçede oturalım mı biraz? Bir bardak çay içersin.’’

Cemile bu teklifi beklemiyordu, şaşırdı. Çekingen bakışlarla hangi bahçeden bahsettiğini anlamak için kadının gösterdiği tarafa baktı. İki köhne dükkânın arasında büyük saksılara dikilmiş gül fidanlarını, yanlarında daha gölgede bir büyük saksıya özenle yerleştirilmiş menekşeleri gördü. Tüm saksıların arasına iki tahta sandalye ve bir sehpa yerleştirilmişti. Sehpanın üstünde beyaz bir yumak ve tığ işi vardı. Sandalyelerin arkasında uzayan yeşil bir boşluk belli ki dükkânların arkasına doğru uzuyordu. Cemile’nin yüzüne bir tebessüm yerleşti.

‘’Peki’’ dedi. İki kadın çocuk arabasını dikkatlice sandalyelerden birinin önüne yerleştirip oturdular. Fatma kendinden bahsetmeye başladı. Aslında çok konuşkan biri değildi ama Cemile’nin teklifi kabul etmesine rağmen ürktüğünün farkındaydı. Biraz rahatlamasını sağlamayı umarak konuşuyordu. Hemen yandaki ufak bakkaliye onundu. Daha doğrusu çocukluğundan beri ailesinindi ve şimdi de o işletiyordu. Aslında çok iş yapmıyordu. Eski alışkanlıkları olan birkaç komşu dışında, tesadüfen biri girmedikçe alışveriş yapan yoktu. ‘’Çok ihtiyacımız da yok Allaha şükür. Bahçede oturup kızımın okuldan dönmesini bekliyorum. O gelince beraber eve çıkıyoruz.’’ dedi ve evlerini gösterdi. Hemen dükkânın arkasındaki üç katlı apartmanda oturuyorlardı. Babası tüm inşaatçılara direnmiş ve bu köhne ev bozulmamıştı. Evlerinin köhne olduğunu söylerken bile gülümsüyordu. Sanki böyle oluşu mutlu ediyordu.

‘’Kızın bana eski günleri, kızımın ilk doğduğu zamanı hatırlattı. Çok güzel!’’ dedi. Cemile, “Bu kadın benimle dalga mı geçiyor?” diye düşünerek baktı yüzüne. Fatma gülümsedi.

‘’O bir melek. Onun kıymetini bil.‘’ dedi. Çayından bir yudum içip devam etti,

‘’Bilinmeyenin korkusu hayatımızı tüketir. Sürekli endişelenir ve neler olacak diye düşünürsen bir gün tüm hayatının elinden akıp gittiğini görürsün. Bunu kendine de bebeğine de yapma!’’

‘’Nasıl yapacağımı bilmiyorum!’’ diye mırıldandı Cemile. İlk defa bir yabancı ile bunları konuşuyordu. Su doğduktan sonra ziyarete gelen yakın, uzak akrabalar ve arkadaşlar nazik acıma bakışları ile gülümsemiş ama hiçbiri tek bir yorumda bulunmamıştı. Soru dahi sormamışlardı. Kibarca sorulan ‘’Nasılsın?’’ Sorularına boğazına düğümlenen kelimelerle kısaca ‘’iyiyim’’ demişti. Oysa ne çok birikmişti içindekiler. Belki annesi yaşasa ona anlatabilirdi. Ona ‘’İyi değilim ve çok korkuyorum!’’ diyebilirdi. Su’nun mırıltısı ile sıyrıldı düşüncelerinden. Fatma ondan önce davranmış Su’yu kucağına almıştı bile.

‘’Şu güzelliğe bak!’’ diyordu. ‘’Allah’ım, iyi ki o araba sizi korkuttu da konuşmamıza vesile oldu. Bu meleği tanımamı sağladı.’’ dedi. Cemile, Fatma’nın bu sevecenliğine, Su’ya gösterdiği ilgiye şaşırmış halde onları izliyordu. Fatma, halinden çok memnun Su’yu güldürmeye çalışan komik yüz hareketleri yapıyordu. ‘’Anlamaz ki, gülemez, anlamıyor ki diğer bebekler gibi.’’ diye düşünerek seyrediyordu Cemile ikisini. Nasıl tepki vereceğini bilmiyordu. Kızmalı mıydı? Yoksa mutlu mu olmalıydı? Ve her şeyi unutup Fatma’nın keyfini seyretmeye karar verdi. Fatma biraz güldürmeye çalışıyor, sonra sıkıca omzuna yaslayıp kokusunu içine çekiyordu Su’nun. Belli ki çocukları seviyordu. Su da çok sessizdi. Gerçi çoğu zaman sessizdi Su. Yaşıtlarına kıyasla daha sessiz ve hareketsizdi. Ağlarken bile sesi mırıltı gibi çıkardı. Her zaman bakıma muhtaç olacağını biliyor ve annesini daha şimdiden yormamak için sakin duruyor gibiydi. Cemile’nin gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı.

‘’Onu doğurmamalıydım belki de!’’ dedi.

Fatma, Cemile’ye baktı, gülümsedi.

‘’Yaşayamazdın!’’ dedi. ‘’Ona bir can verdin! Ve O sana hayatı öğretecek, gülümsemeyi.’’

Cemile kızdı. ‘’Nerden bilebilirsin ki? Yaşamayan biri nasıl bilebilir ki?’’ diye homurdandı.

Fatma, ‘’Biliyorum zor ve biliyorum çok ağlayacaksın. Sana çok iş düşecek, yorulacaksın, tükendiğini sanacaksın, gizli gizli ağlayacaksın, yalnız hissedeceksin. Ama bir gün yüzüne baktığında gerçekten onu göreceksin. Gözlerinin içindeki onu!’’

Cemile’nin kızgınlığı arttı. ‘’Bekâra karı boşamak kolay derler!” dedi.

‘’Kolaydır. Haklısın.’’ dedi Fatma. Su’ya iyice sarıldı. Kokusunu içine çekti.

‘’Kızımı hatırlattı kokusu, mis gibi kokardı tıpkı Su gibi! Nasıl güzel bir bebekti, çok sağlıklı doğmuştu. Yaşıtlarından hızlı bile büyürdü. Uzun boylu, dünya güzeli bir kız olacak derdi herkes.’’

Cemile, şaşırmış ve kızgın bakıyordu. Ne demek istiyordu. Dalga geçiyor olmalıydı.

‘’Evet! Sen sağlıklı ve güzel bir bebek doğurdun, ben ise hasta bir bebek.’’ dedi ve Fatma’nın kucağından hızla çekti Su’yu. Arabasına yerleştirdi. Su, gerginliği hissetmişti ve ağlamaya başladı. Cemile bir taraftan söylenerek dağılan eşyalarını topluyor, diğer taraftan da Su’yu susturmaya çalışıyordu.

Fatma, sakince izledi Cemile’yi ve usulca elini tuttu.

‘’Kızım bir trafik kazası geçirdi ve artık bir tekerlekli sandalye ile yaşamak zorunda ve yüzü… Bence hala dünyanın en güzel kızı ama o aynalara bakmıyor artık.’’ dedi.

Cemile, sanki bir ağaca çarpmıştı başını veya koca bir utanç duvarıydı çarptığı. Önce onu tutan ele baktı, sonra gözlerini suçlu bir şekilde kaldırdı. Fatma ağlıyordu.

‘’Doğurmasaydım diyorsun ya, ben de ölsün mü istemeliydim sence? ’’ dedi.

4 Yorum Ayna / Tutku Taşkınoğlu

  1. Agdasız, şatafatsız, yalın ama etkili tarzınızı çok begeniyorum. Bizi uzun süre hikayesiz bırakmamanız dilegiyle, hürmetler…

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*