Ayakkabı / Serdar Şen

Genç kadın çakılıp kaldı sokağın girişinde. Gitmekle kalmak arasındaki karanlıktaydı. Yüreği yolunu bulsa kanatlanıp kaçacaktı. Ayakları mülteci ürkekliğiyle kıvranıyordu geçmişinin üzerinde. İlk adımı atsa gerisi gelecekti. Birkaç dakikaya kalmadan sokağın ucunu bulacak, hemen sola kıvrıldığında baba eviyle burun buruna gelecekti.

“Eeeskiciiiiii!”

Neye uğradığını şaşırdı. Döndü, göz ucuyla baktı. Eskici durmuş yol vermesini bekliyordu. Kaldırıma çıktı. Eskilerle dolu araba yanından geçerken kırmızı çocuk ayakkabısına takıldı gözü. İlk ayakkabılarına benziyordu. Babası alıp getirmiş bayram vakti. Ayakları büyüdüğünde annesi atmaya kıyamayıp çeyiz sandığında saklamış. Zaten ne zaman giydiğini anımsayamadığı kırmızı ayakkabıları onun anlattıklarıyla sahiplenmişti ikinci kez.

Adamın sesi yolun bitiminde sola dönerken son kez duyuldu: “Eeeskiciiiiii!” Sanki işittiği, cesaretini toplayıp ardı sıra gitmesi için söylenen büyülü sözlerdi. Ayakları prangadan kurtulmuş gibiydi.

Hızla çarpan kalbinin aksine adımları yavaştı. Köşe başında durdu, dönmeden bekledi. Birkaç adım ötede nelerle karşılaşacağını bilememenin tedirginliği sarmıştı tüm bedenini. İçindeki karanlığı parçalayıp dağıtacak ışığı yukarılarda aradı, gözlerini göğün maviliğine dikti. Umduğunu bulamadı. Sendeledi. Sırtını duvara verdi. Derin derin nefes aldı dakikalarca. Öylece ayaklarına bakıyordu. Gözleri doldu. Dokunsalar yaşlar boca edecekti. O karanlık günü anımsadı. Sayısını bilmediği tekme tokadın ardından acısıyla baş başa kalmış ağlıyordu. Kurtulduğunu düşünmekle ne kadar yanıldığını anlamıştı çok geçmeden. Babası, sindiği köşede saçından yakalayıp kapının önüne koydu yalınayak. Karşı kaldırımdaki sokak köpeği ayağa kalkmış sessizce izliyordu yaşananları. Her sabah kendisini besleyen kızın başına gelenleri anlamaya çalışıyordu sanki.

Güneş henüz yükselmemişti. Sabah ayazında kapı önündeydi. Üzerinde ince hırka. Yalın ayak. İçinde sönmeyecek volkanın ateşi. Ayakları buz kestiği halde saldıran soğuğu hissetmiyordu.

Dakikalar sonra demir kapı açıldı gıcırtıyla. Umutla baktı. Babaannesi yüzündeki çaresizliği saklayamıyordu. Elindeki ayakkabıyı sessizce bıraktı evin önüne. Laf geçiremediği gözyaşları ayakkabının içine yayılıverdi. Yüreğindeki ateşi söndüremeyen yaşların torununun ayaklarını ısıtmasını diliyordu belki de.  Her damla daha derinden ve daha sıcak geldi.

Kapı kapandı gıcırtıyla. Onunla buluşmaya gitmişti şimdi ayağına geçirdiği ayakkabılarla. Üç beş kuruş biriktirmiş, üstünü de babaannesi tamamlamıştı. Artık onun gelinlik çağa girdiğini düşünüyordu yaşlı kadın. Genç kıza yakışacak şeyler giymeliydi torunu. O, buluşmadan dönmeden babasının kulağına gitmişti haber. Genci tanıdığından vazgeçirmeye çalıştı kızını. İnancı, âdeti farklı biriyle evladının evlenmesine razı değildi. Vazgeçiremedi. Az öncesine kadar alev alevdi içerisi. Birlikte yanıyorlardı. Şimdi aralarında sonsuza kadar açılmayacak soğuk demir kapı. İkisi de üşüyordu.

Ayakkabısına baktı. Artık üşümüyordu. İçi kıpır kıpırdı yola koyulduğunda. Karşı kaldırımdaki sokak köpeği takıldı ardına. Emaneti teslim edeceği yere kadar takip etti. Açılan kapı hayal kırıklığına uğratmadı. Kendisine kucak açanlar, yaranın kabuk bağladığını düşündüklerinde babasıyla konuşmaya çalıştılar. Ne yaptılarsa boşuna. Nikâhlandıklarını duyduğunda babası, kızını evlatlıktan sildiği haberini gönderdi. Yüreğinin yandığını söyleyemedi kimseye; evinden sonra gönüllerden de kovulmuştu.

Onca zaman sonra evine gidip babasının elini öpmek istedi. Kendisine yüreklerinin kapısını açan insanlarla huzur içinde yaşadığını anlattığında ilk göz ağrısını affedeceğini düşünüyordu. Kapının önüne konulduğu günkü ayakkabıyı giymek geçti içinden. Şimdi köşe başında durmuş cesaretini toplamaya çalışıyordu o ayakkabılar ayağında. Gözyaşlarını sildi.

Cesaretini topladı. Köşeyi döndü. Apartmanların arasına sıkışmış gecekondu karşısındaydı. Zamana direnemeyen sanki sadece evin kırmızı boyasıydı. Kurusun diye asılan çamaşırlar bile pencerenin demir parmaklıklarına tutturulmuş ipte sanki onun gelmesini bekliyordu.

Durmuş zamanın içinden gelen sese kulak kabarttı. Yüreklerden taşan acıyla kenetlenmiş ağıtlar duvarların arasına sığamamış kendini sokağa atmıştı. Telaşlandı. Demek babaannemle kucaklaşıp hasret gideremeden ayrılmak varmış, diye aklından geçerken evin kapısı açıldı gıcırtıyla. Yaşlı kadını gördüğünde mutluluk gözyaşlarını tutamadı. Babaannesi eğildi, yıpranmış siyah erkek ayakkabısını kapının sağındaki yükseltiye bıraktı. Ucunu dışarı çevirip okşadı. Onu görmeden ağıt yakarak içeri girdi. Kapı gıcırtıyla kapandı.

O ayakkabıyı hemen tanımıştı. Yine boyasız yine eskiydi. Gözlerini kapattı. Onu düşündü. Hafızasını zorladı. Az ötede çarşafın altında yatan babasının yeni ayakkabı giymiş hâlini anımsayamadı. Bayram vakitlerinde ayakkabıları boyalıydı; ama hep eski. Kendisi yalınayak kapının önüne koyan babası da şimdi yalınayaktı; hem de sonsuza kadar.

Gözlerini açtığında eskici eğilmiş ayakkabıları alıyordu. Göz göze geldiler. “Dur alma!” diyemedi. Sessizce uzaklaştı eskici. Demir kapıya baktı; yerli yerinde duruyordu. Eskici köşeyi dönerken yükselen ağıtları tutmaya onun da gücü yetmemişti. Yerinden fırladı. Demir kapıyı eritmek istercesine, geriye doğru atılan gözyaşlarına inat koşuyordu.

Yakaladığında fazla uzağa gidememişti eskici.

“Eeeskiciiiiii! Eskiler alı…”

Gerisini getiremedi. Genç kadın karşısına dikilmişti. O ayakkabıyı aldığı için kızdığını düşündü. Korktuğu başına gelmedi. Cüzdanından çıkarttığı parayı saymadan uzatmıştı kendisine. “Bu para çok,” diyecek oldu. Kadın sanki sağırdı, işitmedi. Siyah ayakkabıları aldı, kırmızı çocuk ayakkabısını da. Arkasına bakmadan uzaklaştı.

Genç kadın sokağa girdiğinde yalın ayaktı. Kollarını göğsünün üstünde kenetlemişti. Yavrusunu düşürmekten korkuyor gibiydi. Soğuk demir kapıya gözlerini dikmiş yürüyordu. Yaklaştıkça yükselen ağıtları işitmiyordu sanki. Demir kapıyı çıplak ayağıyla itti. Gıcırtıyı ne o ne de içerdekiler işitti.

Salonun orta yerinde yatan cansız bedene yürüdü. Ağıtlar dinmiş, gözyaşları donup kalmıştı. Babasını saklayan çarşafın orta yerindeki ekmek bıçağına takıldı gözleri. Kolları çözüldüğünde yere düşen ayakkabıların haykırışı yankılandı salonda. Eğildi. Ayakkabıları yan yana dizdi; önce kırmızı ayakkabı, ortada babasının ayakkabısı, hemen yanı başına da yalnızlığın ortasında kara günde içini ısıtan ayakkabı.

İçlerindeki koru unutmuş insanlar şaşırmış ne yapacaklarını bilemeden bakıyordu. Acının durdurduğu zamanı öldürürcesine yerinden fırladı genç kadın. Ekmek bıçağını kaptı. Havaya kalktığında pırıltısı göz alan çelik bıçak inerken çığlıklar yükseldi. Defalarca inip kalktı bıçak. Son darbeyi indirdiğinde babasının cansız bedenine sarıldı. Hıçkırarak ağlıyordu.

Neden sonra kalktı. Üç çift delik deşik ayakkabıyı kollarıyla sardı, göğsüne bastırdı. Yüzünde kuruyan yaşların gerginliğini hissetmeden odadan çıktı arkasına bakmadan. Demir kapı gıcırtıyla açıldı ardına kadar. Gıcırtı bir daha duyulmadı.

 

 

Fotoğraf: https://bit.ly/2Nb5lCv

 

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.