Ay Işığı / Ali Emre Aksoy

Bu uzun ve iki tarafı kuyumcular, dövmeciler, kitapçılar veya akla ne gelirse onu satan ilginç ve karanlık dükkânlar ile çevrili dar sokak, her zamanki grisinde ve temposundaydı. Adım atacak yer, oturup soluklanacak bir bank bile yoktu. Yürüdükçe yüzüme ekşimiş bira ve bu lanetlenmiş yere yağmaktan haklı olarak vazgeçmiş yağmur kokusu yerine, mide bulandırıcı sahte parfümlerin keskin ve çorba olmuş kokusu çarpıyordu. Nasıl oluyordu da önümdeki kalabalığı yararak burayı terk etmiyor veya bu insan gölünün ortasında bayılıp kalmıyordum, aklım hala almıyor. Belki de bütün bu iğrençliklerin ve pis, sahte insanların arasında kendimi bir şeyin parçası hissediyor veya en azından bir sürünün içinde olmaktan garip bir haz duyuyordum. Ben de onlardan biri miydim? Hayır! Onlarla ben güneşle ay gibiydik, veya, veya birayla viski, şekerle tuz? Belki de bamya ile fasulye. Pekala bir bütünün parçalarıydık ancak konunun bamya veya fasulyeyle ilgisi olmadığı kadar bununla da pek bir ilgisi yok. Sonuç olarak orada bulunmaktan nefret ediyor ancak sebebini bilmediğim bir şekilde katlanabiliyordum.

O gün de o lanet sokaktan geçiyordum. Tanrıya şükürler olsun ki oradaydım. Hemen şimdi yanımda bir adak olsaydı şuracıkta şükranlarımı ifade etmek için adardım. Belki de, belki de kendimi adamalıyım, yüce Tanrım, sen ne cömert, anlaşılmaz ve müthiş bir varlıksın öyle… İnsanın bu, Tanrı’nın laneti sandığı yerde kutsandığını görmesi öyle kolay alışılacak veya anlaşılacak bir şey değil ne de olsa. Evet, ne diyordum, o gün gene bahsettiğim sokaktan geçiyordum. Etrafımdaki yapmacıklarla aramda kendime düşünce duvarından kalın bir sur örmüş, başım önde, ya felsefi şeyler düşünüyor ya da değişik hayal kurguları arasında dolanıyordum. Derken far görmüş tavşan gibi veya bozguna uğramış yüce bir ordunun yenilgisiz komutanı gibi -ki aralarında çok da bir fark olduğunu düşünmüyorum- dondum kaldım. Ördüğüm surların berisinde muazzam bir ışık yükseliyor, dans ediyor, gecemi aydınlatıyordu. Evet, bir mum ateşi gibi canlı ve huzur vericiydi. Büyüleyici. Gözlerim hiç bu kadar zarif hareketlere tanık olmamıştı. Sanki Tanrı, özenerek yarattığı o kutsal oluşumu, bu lanet yere kendi elleriyle bırakmıştı. Bırakmıştı ki aleviyle bütün o karanlığı ve pisliği yaksın ve bizzat kendi yetkisiyle oradan bir cennet bahçesi oluştursun…

O eller neydi öyle, parmakların minik ve keskin hareketleri… O bileklerin ve kolların zayıflığı ve bir o kadar da zarafeti… Peki ya o bel hareketlerine ne demeli? O surat, alev alev yanan o keskin gözler, şefkatli dudaklar ve Tanrı’nın imzası olan o güzelim çiller… Saçların savruluşu ve teninden gelen taze, ıslak, dünya üzerinde üretilmiş olan her parfümden daha güzel ter ve ten kokusu… Tanrım, söyle bana, senin hiç mi merhametin yok? Hiç mi tereddüt etmedin bir meleğin kanatlarını alıp onu yeryüzüne gönderirken? Ve beni kutsadın ki onun kanatları olmadan da senin bir parçan olduğunu anlayayım diye. Ancak ben yalnızca onu anlamakla kalmadım, onun ateşinde, onun kokusunda cayır cayır yandım. Cehennemin ortasında cenneti buldum. Aşkı tanıdım, aşık oldum! Ah Tanrım, sen ne yücesin ki onu hemen aldın oradan ve tekrar göğe, olmayı hak ettiği yere koydun. Sayende onu artık her gece görüyorum.

Fotoğraf: https://www.kisa.link/Lg71

1 Yorum Ay Işığı / Ali Emre Aksoy

  1. Karanlıkta ışığı göreceğine inanarak ve karanlığa bulanmadan ilerleyen, güzeli görebilecek kadar güzel bakmayı bilen ve sevginin en büyük şükür sebebi olduğuna inanan bir yazar adayı. çok akıcı bir dil.

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.