Ay Çöreği / Elif Ertuğrul Tura

 

İnsan rüyasında ay çöreği görür mü hiç? Evet, görür. Hatta kokusunu bile alır.

Soğuk evinde tespih böceği gibi kıvrıldığı battaniyesinin altından yavaş yavaş içine yuvarlandığı uykusu, Funda’yı ta çocukluğuna, okulun karşısındaki küçük pasta fırınına götürdü. Elinde pek sevdiği pembe matarası, saçında kırmızı pomponlu tokası, cebinde elma kokulu yeşil silgisi, kirlenmiş çorapları, kabuk tutmuş çocuk dizleri… Yanında en sevdiği arkadaşı Gamze… Birlikte fırına girip ay çöreği aldılar. Evlerine giden sokağın başına kadar, tatlı bir yokuştan ağır ağır, ay çöreğinin tadını çıkararak yürüdüler. Güneş hiç olmadığı kadar parlak, gökyüzü hiç olmadığı kadar mavi, ağaç yaprakları hiç olmadığı kadar yeşil, bu iki küçük kız belki de hiç olmadıkları kadar neşeliydiler. Rüya işte… Yoksa olur mu hiç öyle neşe, demişti Funda uyandığında. Sıcak yatağını terk ederken soğuk odayı dayanılır kılan tek şey, rüyadan gerçeğe taşan ay çöreği kokusuydu.

Apar topar hazırlanıp otobüsü yakaladı. İşin yolunu tuttu. Eve dönerken yol üzerindeki birkaç pastaneye uğradı, hiçbirinde ay çöreği yoktu.

Birbirinin neredeyse aynısı olan günler akıp gitti. Yalnız evinde, yorgun argın yatağa gittiği gecelerde uyku ile uyanıklık arasındaki o kısacık anlarda yine olmayan ay çöreğinin kokusu yokladı burnunu.

Birkaç gün sonra, işe biraz erken ulaştığı bir sabah, yakınlardaki pastanelere bakmaya karar verdi. Girdiği üçüncü pastanede bankonun arkasında yan yana dizilmiş üç tanecik ay çöreği gözüne çarptı. “Neden zor bulunuyor ay çöreği?”diye sordu pastacıya. “Pek tercih edilmiyor artık,” dedi pastacı hafif alaycı bir gülümsemeyle. “Müşteriler artık daha çok yeni ürünleri tercih ediyor. Ay çöreği neredeyse tedavülden kalktı.” Yeni ürünler… Tezgahın en göze çarpan yerine fırından henüz çıkmış çeşit çeşit kruvasanlar, donut benzeri kızarmış ve bol kremalı Amerikanvari çörekler, rengârenk küçük kekler dizilmişti. Öbür tarafta ise diyet ürünü olarak pazarlanan tuhaf lezzetli, unsuz, tuzsuz, olmasa da olur şeyler… Küçük mekânın tüm masaları yirmi otuz yaşlarında insanlarla doluydu. O yeni ürünlerden vardı tabaklarında. Rengârenk, hoş tasarımlı, adını tam bilmediği şeylerden. Bankonun arkasındaki ay çörekleri ona bakıyordu, “Al bizi, yoksa bu akşam çöpü boylayacağız!” dediklerini duyar gibi oldu.

Gözü yeni silinmiş cam kapıya yansıyan görüntüsüne takıldı. Hafif kamburu, düşmüş omuzları, kalınlaşan beli ile artık genç olmadığını haykırdı ona cam kapı. Yalnız, unutulmuş, başka bir zamana ait… Tıpkı ay çöreği gibi, tedavülden kalkmış… Paçaları sökülmüş jean pantolonu, deri montu, sırt çantası ve renkli kulaklıkları, hatta dinlediği sert müzik, cam kapıdaki görüntü ile büyük çelişkiydi. Yıllar acımasız davranmıştı işte, kabul etmek zamanıydı. Tükettiği şeyler bile yavaş yavaş piyasadan siliniyorsa, bir durup düşünmek lazımdı belki.

“Üç ay çöreğini de alıyorum,” dedi pastacıya. Parayı ödeyip çıktı. Ay çöreğinden küçük bir parça koparıp ağzına attı. Güneş hiç olmadığı kadar soluk göründü gözüne. Gökyüzü hiç olmadığı kadar gri, ağaçlarsa yoktu zaten. Uzun zaman önce kesilmişlerdi. Sahi, Gamze ne yapıyordu acaba? Mutlu muydu?  İlkokuldan sonra görmemişti onu. Hiç bilmediği kadar derin bir hüzün kapladı içini. Gerçek işte böyle bir şey.  İnsan ait olduğu yere rüyalarda ulaşabiliyordu neyse ki. Ay çöreğinin kokmadığını fark etti. Paketi iyice kapatıp çöpleri karıştıran yalın ayaklı çocuğun biraz ötesindeki duvarın üzerine bıraktı.

 

 

Fotoğraf: https://bit.ly/2OxkXRs

3 Yorum Ay Çöreği / Elif Ertuğrul Tura

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.