garip
garip
garip

Attila İlhan’ın Jilet Keskini Kadını Raşel Mizrahi / Bayram Sarı

reklam
01 Ağustos 2019 0

Attila İlhan, “Bıçağın Ucu” metninde, “kendi roman anlayışının tek boyutlu, tek düze anlatıma dayanmadığını” yazar. Kahramanları ve olayları okura handiyse “göstermeye” uğraştığından romanlaştırma tekniğinde, “Marksist” estetiğin imge kuramını kullanır: “Öyle bir imge kullanacaksın ki, o ‘sahnedeki’ durum; kişilerle, olayın dramatik ağırlığıyla, okurun imgelemine, renkli ve üç boyutlu olarak hemen ‘yansıyacak’tır. Bazılarının yazı düzenimde ‘şairanelik’ sandığı, gerçekte bu ‘Marksist’ kaygıdır; içeriğin imgelere bindirilerek, okurun imgelemine yansıtılması!”dır. Yazarın imgelemi şöyle örneklendirilebilir: “…Aslında ‘esrarengiz kadın’, ne Viviane Romance’e benziyor, ne Edwigw Fevillere’e; yapısı farklı bir kere: Kemikleri iri, kalçaları göğüsleri dolgun; boyalı, katran siyahı saçları sımsıkı topuz, ensesinde toplamış; soldaki sık sık yükselen kaşlarının altında, harıltılı mavi gözleri havagazı alevi; ağzı kocaman, dudakları etli, kıvrımları birer dudak daha saklıyor, fistolu…” (O karanlıkta Biz). Raşel Mizrahi, cümlelerin arasından gerçekliğe kavuşmakta, okurun karşısında oturmaktadır, imgelemenin gücü sayesinde o esrarengiz kadını arzulamakta ya da kıskanmaktan başka elden ne gelir?

“Romancı, romanını ‘bir şeyler anlatan laf dizisi’ olmaktan çıkarmadıkça, çağdaş çizgiyi yakalayamaz,” der, “Sokaktaki Adam” metninde; peki, yazdıklarının neresinden tutarak çağdaş çizgiyi yakalamakta Attila İlhan? “Dış toplumsal ya da iç bireysel gerçekten, bunların estetik deyimlenmesi demek olan imgeye ulaşabilmek, başarılı bir bileşim yapmayı gerektiriyorsa, romanı, olayların-kişilerin-konuşmaların yan yana dizildiği, ama olay kişi ve konuşma kalarak dizildiği bir öğeler bohçası gibi almak düpedüz yanlış; buna karşılık, bütün öğeleri içinde eriten ve kendi kendine yaşamaya yeterli ve yetenekli bir bütün olarak düşünmelidir.” Attila İlhan, Türk romanındaki eksik olan, imgesel hareketi ve eylemi metinlerinde yansıtır. Ona göre, köy gerçekliğinin farklı fakat ilkel, dokunaklı fakat yavan düzeyinde metnin bir anlamı olmayacaktır: “O düzeyde ise yer demirdir, gök de bakır,” diyerek, köy-şehir romanı arasındaki çelişkiye dikkat çeker.

    Attila İlhan’ın, “Aynanın İçindekiler”de yer alan metinleri, dış toplumsal ve iç bireysel gerçekliğin bileşiminden kurgulanan çağdaş romanlardır. “Dersaadet’te Sabah Ezanları” metninde, İlhan, işgal altındaki İstanbul’un geniş bir panoramasını çizer, uluslaşmaya başlayan ve sonucunda Osmanlıya bağlı halkların başkaldırı savaşımları, suikastlar, göçler, İttihatçıların millileşmeyi değerlendirememeleri, Avrupa’dan yurda dönen genç komünistlerin ülke gerçekleriyle hiçbir ilgisi bulunmayan sosyalizmi hayata geçirme çabaları titizlikle işlenir. “O Karanlıkta Biz”de, 2. Dünya Savaşı’nın iki kutuplu dünyasında casusların, sosyalistlerin, faşistlerin, tefecilerin, aydınların ve yanlış sevişmelerin insanları anlatılır. “Yaraya Tuz Basmak”da, Demokrat Parti’nin, Kore’ye gönderdiği askerlerin dramının yanında, Türkiye’de gerçekleşen İhtilalin bilinmeyen yönleri ele alınır. “Bıçağın Ucu, Sırtlan Payı, Kurtlar Sofrası” metinlerindeki kurgu, işgal İstanbul’u ve 27 Mayıs İhtilali arasında örülür. İlhan, kişisel çıkarlarını ülke çıkarlarından üstün tutan burjuva özentilerini, sokak kadınlarını, yalnızlık artığı pavyonları, jigoloları, lezbiyenleri, tetikçileri, yarı aydınları, eski tüfek komünistleri, kendini harcatmanın bilincinde olmayan maceraperest öğrencileri; içlerine gömülmeyi özgürlük sayan ve asla çıkmayı düşünmeyen, jilet keskini yalnızlıklar büyüten kadınları dönemin siyasi, toplumsal olayları ile birleştirerek kurgular.

“Fena Halde Leman” metni, Attila İlhan’ın, Paris konukluğundaki izlenimlerinden doğar. Margot’dan epey sonra tanıdığı, hani, “kır düşmüş kirli sarı saçları hep taraz taraz olan, siyah ceketinin omuzlarından hep kepeklerin sırnaştığı o Miss Higgins,” salt bir roman kahramanı değil, gerçek bir kişiliktir. “O, yaşantısını sosyalist bir aydın, Fabian’cı bir militan olarak ayarlamış, eşcinsel eğilimleri kişiliğinin yadsınamaz ama yan özellikleri halinde beliren bir kadındır.”

Çıldırasıya sevdiği bir Fransız kızını yurduna dönen bir Türk öğrencisi elinden gerçekten de almıştır. İşte, “Fena Halde Laman” metni bu karşılaşmanın ürünüdür. “Haco Hanım Vay” ve devamı olan “Fena Halde Leman” metinlerindeki yan ve ana karakterler, “Aynanın İçindekiler”de rol almayarak diğer romanların bütünlüğünden ayrılır.

Attila İlhan, “Aynanın İçindekiler” romanlarına şöyle bir uyarı ile başlar: “Bu kitapta anlatılanların gerçek kişilerle ve olaylarla hiçbir ilgisi yoktur. Onları ben, büyük bir aynanın içinde gördüm. Üstelik ayna dumanlıydı ve olmayan bir şehirde geziniyordu.” Dumanlı aynanın içinde, yaşadığımı sandığım olmayan şehrimin önce romanlarını okudum ve sonra Mizrahi kadınlarının yansımasını gördüm: “Biz buradayız, yoldan çıkmaya hazır mısın…” diye, fısıldadılar kulağıma. Olmayan şehrimdeki, o gizemli kadınların peşine düşmeme ne sebep oldu bilmiyorum. Bildiğim, o dumanlı aynanın içinde Rosa ve Raşel Mizrahi’nin birbirlerine karışan jestleriydi: “Başını hafifçe öne eğmiş, alevi sivri bir çakmaktan, sigarillosunu yakıyor; doğruldu, çakmağa tutana gülümsedi: Sol kaşını yükseltip, kalın ağzından dumanları salıverdi; bir yandan da, uzun fakat iri ve kemikli eliyle, havada bir şeyleri kesip biçerek konuşuyordu…” (O Karanlıkta Biz). İşgal altındaki şehirlerden, siyasi çalkantılardan, idam edilen devlet adamlarından ve ihtilallerden geriye bu aykırı kadınların metinlerde yaşayabilmesi için cinselliklerinden başka neleri olabilirdi?

Doktor Walter Von Braun’un şu dedikleri, İlhan’ın, metinlerindeki Mizrahi karakterlerini yaratmasında etkilidir: “Eşcinsel olmayana fazla ters gelmediğinden, giderek tahrik bile ettiğinden, romancılar theme’lere el atacak oldular mı, kadınlar arası ilişkileri seçmektedirler. 19. yüzyıldan başlayarak sevicilik konuları iyice yaygınlaşmıştır. Söz gelişi Balzac, az yazmamıştı bu konu üzerine; Seraphita, Paris Hayatı Sahneleri, Goriot Baba bu arada anılabilir.” Bu metinlerin hepsinde kadınlar arası aşk ilişkileri önemli rol oynar. Ünlü kitabı, Altın Gözlü Kız’daysa şöyle çarpıcı bir saptama yapmıştır: “Yeryüzünde iki kadını birbirine bağlayan aşktan güçlüsü yoktur.” Kadın kadına aşkın sürüklediği “bu tutku, huzur, sevinç ve kahır evreni,” Emile Zola Nana’sında, Bauldelaire Les
Femmes Damnces’inde, Alphonse Daudet Sappho’sunda ve Tomas Hardy Remedes Deseperes’sinde, hem de ustalıkla betimlenmişlerdir.

    Attila İlhan, ellili yılların ikinci yarısında Paris’te yaşadığı dönemde yakın dostluk kurduğu Margot’nun, “…bizim ‘sapıklık’ diye kestirip attığımız, ‘perversion’ sözcüğünü, kişisel sözlüğünden kazıyıp sildiğini” yazar, “Hangi Seks” isimli kitabında. Margot’ya göre insanlar; kadın/kadın, erkek/kadın, kadın/erkek, ve erkek/erkek diye dört cinse ayrılmaktadır. Margot’nun yarı stüdyo evinde Karft-Ebing, Freud, Jung, Adler diye diye sabahın ilk saatlerine kadar konuşurlardı. “Margot, bütün o aristokrat güzelliği ve yanlış erkekliğiyle,”  yakında, giyimden davranışa, aşk anlayışından sanat anlayışına kadar bütün alanlarda “aşağılık” Yahudi/Hristiyan ahlakının yıkılacağını ve yerine iki yüzlülüklerden arınmış yeni bir cinsel ahlakın alacağını müjdelerdi Attila İlhan’a. Türkiye’den,Paris’e giden ve ülkesindeki toplumcu sanatçıların, sosyalist aydınların tabu olarak gördüğü cinsel aykırılıklar/cinsel devrim söylemleri Attila İlhan’ın, kendi içindeki Marksist estetiğini sorgulatır.

Margot’nun da söylediği bu, “aşağılık” Yahudi/Hristiyan ahlakını yıkan roman kahramanlarının başında gelir Rosa ve Raşel Mizrahi! Okurun imgeleminden kolay silinemeyen “Mizrahi Kadınları” kimdir? “…sefahatin her nev’ine müheyya, müheyya ne demek müptela, Avrupalıların femme fatele tesmiye ettikleri mel’un mahluklardır ki, erkeklerle iktifa eylemeyip kadınlarla dahi her türlü hissi ve cinsi münasebet tesis ettikleri şuyû bulmuştur…” Madam Rosa ve kızı Raşel Mizrahi’yi böyle tahlil ettirmektedir Neveser karakterine, Attila İlhan, “O Karanlıkta Biz” romanında. Ama gerçekte kimdir bu kadınlar?

    Rosa’nın daha Barzilay olduğu zamanlarda, ailesi dişinden tırnağından artırıp yüklü bir drahoma hazırladılarsa da, artık eski varlıklı günlerini yaşamıyorlardı. Onuvarlıklı Musevi ailelerinden biriyle evlendirip durumlarını düzeltmeye çalışıyorlardı. Rosa’nın babası Mişon Barzilay, Osmanlı Sarayı’nda saygın birailenin talihsiz reisiydi. Bunlar ailecek Selanik Çuhası dokuyup, Sarayın askerlerini giydirirlerdi. Selanik’teki çuhacı esnafının en güçlüsü Barzilay ailesi değilmiydi? Yeni Çeri Ocağı pay-dar oldukça keselerine bereketti. Ta ki, Osmanlı Ordusu’nu Manchester dokumaları işgal edene kadar. “Babası Beyrut’a gittiğinde, oranın Selanik’ten göçme tüccarlarından Mizrahi’lerin oğlunu görür, gözü tutar: Adı Leon! Rosa gösterişli kız. Notre Dame de Sion’da okudu, yol yordam öğrendi, Fransızca konuşur, bu zengin ailenin yegane mahdumunu nasıl olsa tesiri altına alıp, evlenecektir.” Rosa için bütün mesele, gerdeğe bakire olarak girmesini teminata bağlayabilmektir. “Ailesinin durumunu da, hayallerini de iyi bilenRosa, ilişkilerini ona göre ayarlıyor, virginite’sine el sürdürür mü, asla! İyi ama bu, gönlünün çektiğiyle oynaşmasına engel olmayacak mı? Kim demiş! Bulduğu çare, çaresizliği kadar eski ve alışılmıştır! Margot’nun da dediği işte bu aşağılık Yahudi/Hristiyan ahlakıdır.

Eski İttihatçı, sonradan burjuvalaşacak Bacaksız Abdi’nin hem Rosa, hem de Raşel ile ilişkisi ta işgal zamanlarından başlamıştır. 2. Dünya Savaşı yıllarında Raşel Mizrahi’nin ağına Bacaksız Abdi’nin oğlu Doğan Rumeli de düşecektir, fakat yıllar öncesinden Neveser’in tuttuğu günlüklerde oğlunu uyarması boşunadır. Doğan Rumeli, karanlık bir labirente girmeye gönüllüdür. Raşel Mizrahi, annesi Rosa’ya dönüşerek Bacaksız Abdi’nin metresi olur: “O geceden sonra, Abdi Bey beklenen ilgiyi göstermekte, ‘elhak’ kusur etmiyor. Yalnız şu acayip yanılsamadan, ne yapsa da kurtulsa? Her defasında, sanki Yeniköy’de Mizrahi’lerin yalısında değil, Selanik’te Barzilay’ların ‘hususi’ deniz banyosundadır; kucağında çalkalana çalkalana ‘inzalden inzale’ zincirlenen kaltak ise Raşel Mizrahi değil, annesi Rosa Barzilay!”

Diyalektiğin temel yasasıdır: Her şey değişir, her şey karşıtını içerir, her şey karşıtına dönüşür. Heraklitos, varlığın hiçliğe akışını şöyle ifade eder: “Her şey hem vardır, hem de yoktur; çünkü her şey akıcıdır, hiç durmadan değişir, hiç durmadan var olur, sonra yok olur.” Mizrahi kadınları, İlhan’ın metinlerinde bir karşıtlık, bir değişim, bir yok oluş durumunu imgelemez mi? 1950’li yılların sonunda muhalif kesim için siyasi durum şöyledir:”…siyaset yapmamak şartıyla yakamızı bıraktıklarını sanırsın, ne gezer efendim, kökümüze kibrit suyu dökmeyi kararlaştırmışlar bir kere: Bizimkisi yaşamak değil, boşa çıkmış bir intiharın utanılacak koması…” Baskı altında tutulan aydınların bir kısmının kendi içlerine gömülmeleri, kimliklerini de sorgulamalarına neden olur. Uzun saçları çekik çekik taranmış, kıvamlı sarışın, elinde kahve fincanıyla divana yarı uzanmış, bunalıyor ve eskiyor. Bakışları bomboş, yüzü solgun. Bir zamanlar toptan yadsıdığı, şimdiyse olduğu gibi katlanmak zorunluluğunu duyup ezildiği, bir dünyadan kıyasıya kopuk Suat’ı, öz kimliğine dönüştürecek olan da “Bıçağın Ucu” metninde Raşel Mizrahi’dir! Suat, ne yana dönse Matmazel Raşel: Bütün çıkış kapılarını tutmuş! Sol kaşı hafif küçümser, yükseliyor. Gözlerinin zehirli mavisi çevresine yaydığı boğucu bir gaz. Çok uzun ve iri tutulmuş, kemikli ellerini Suat’ın omuzlarına koyup koyup, “Ma douce, diyor, ah ma douce, güzelliğinizi niye bir suç gibi algılıyorsunuz, anlamıyorum.” Daha sonra, Suat’ın aklını tamamen karıştıracak sözlerini neye yormalı: “…şarklı erkekler, biliyorsunuz, karılarıyla ilgilenmezler…” Ya da eşcinselliği ima eden sözlerini: “…pansiyoner alacaksanız, benden size bir akıl: Kız alın. Ben, Firuzağa’da otururken, öyle yapardım: Yalnız üniversiteli kızlar, ya Akademi’li ya Edebiyat Fakültesi’nden! Ne şeker şeylerdi mon Dieu! Bir Nilgün vardı hele, Parole d’honneur, profesyonel mankenler eline su dökemez: Arı beli gibi incecik bir bel, yürürken kalçalarını oynatışını bir görsen sanırsın ki…” Suat’ın sıkıntısının arttığı dönemlerde, gerçek ve hayali yaşantısını ayıran perdeler, eriyip akıyordu sanki: “Nasıl, ne yoldan olduğunu kestiremeden yabancı bir iradeye baş eğiyor, bambaşka bir insan olup çıkıyordu. Rastgele söylenmiş bir söz, bir kadın dergisinden yırtılmış herhangi bir resim…” yaşadığı yakın gerçeğin elle tutulur verilerinden, altbilincin karanlık isteklerine şıp diye kaymasına yetiyordu. Matmazel Raşel! “Elmacık kemikleri yukarı yukarı üçgen yüzü, dantelli kalın dudakları, sinsi sigarillosunun tembel dudaklarıyla örtülü olarak, ‘Ah yoksa sizin de cinsel yasaklarınız mı vardı?’ Yaklaşıyorlar. Hava, anlaşılmaz bir manyetik gücün etkisiyle çatırdıyor sanki. Mavi bir alev dudaklarını yalıyor. Meme uçlarından, bilinmez bir enerjinin pırıltılı kıvılcımları boşalıyorlar. Bir adım. Bir adım daha. Bir adım daha?” Diyalektiğin temel yasası,

Suat için de geçerli değil midir? “Yaraya Tuz Basmak” metninde Suat, karşıtı Raşel’e dönüşerek, gazeteci Ümid ile ilişkiye girecektir.

Andre Breton’un, “Les Menifestes du surrcalisme, Second Manifeste” de (1930) yazdıkları, “Aynanın İçindekiler” metinlerindeki Rosa ve Raşel karakterlerini okuma açısından önem göstermektedir: “Olan bitenler bizi şuna inanmaya sevk ediyor: Zihinde, yaşamla ölümün, gerçekle düşselin, geçmişle geleceğin, iletilebilir olanla olmayanın çelişki olarak algılanmadığı belli bir nokta vardır.” Bataille, “Edebiyat ve Kötülük” metninde Breton’un yazdıklarına şunları da ekler: İyilik ile kötülük, acı ile sevinç. Şiddetin boy gösterdiği edebiyat ve gizemcilik tecrübesinin şiddeti bunlardan her birini tam bu noktada belirginleştiriyor. Bu noktaya hangi yoldan ulaşıldığı değil önemli olan; önemli olan tek şey varılacak noktanın kendisidir.” Rosa ve Raşel Mizrahi karakterlerinin metinler boyunca vardıkları/varabilecekleri nokta neresidir? “Kötülük aslında bir tür meydan okuma olan ölümün cazibesini yansıttığı sürece –erotizmin bütün biçimlerinde olduğu gibi- olsa olsa gizli bir yenilginin nesnesi sayılabilir.” (Bataille ). Attila İlhan, Mizrahi’leri, en insancıl haliyle tutkunun doruğuna “Dersaadet’te Sabah Ezanları” metninde çıkarır. Doruğa çıkan bu tutku, “O Karanlıkta Biz” ve “Bıçağın Ucu” metinlerinde lanete dönüşecektir. Bu kadınların hayatında anlam bakımından en zengin olan şeyler hep lanetli tarafta yer alır. Lanetli tarafta durmak, onların, metinlerde yaşayabilmeleri için saptıkları yollar arasında en az yanıltıcı olan değil midir?

KAYNAK:
Attila İlhan:
Dersaadet’te Sabah Ezanları, İş Bankası Yayınları, 2007
O karanlıkta Biz, Bilgi Yayınevi, 1988
Bıçağın Ucu, İş Bankası Yayınları, 2002
Sırtlan Payı, Bilgi Yayınevi, 2000
Yaraya Tuz Basmak, Bilgi Yayınevi, 1978
Fena Halde Leman, İş Bankası Yayınları, 2002
Sokaktaki Adam, İş Bankası Yayınları, 2003
Hangi Seks, İş Bankası Yayınları, 2018
Haco Hanım Vay, İş Bankası Yayınları, 2011

Bayram Sarı
Bayram Sarı Diğer Yazıları
23 Nisan 1968 tarihinde Kastamonu’da doğdu. Zamanın köyden kente göç akımında ailesiyle İstanbul’a yerleşti. Okumayı öğrendiği günden sonra, kitaplar hem kaçışı, hem de tek dostu oldu. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, “Bir Yol”da dediği gibi, “Evet, pekâlâ biliyorum ki, bir gün ben her şeyi bırakıp bu küçük yola dalarsam, onun bittiği yerde bütün saadet ve hasretlerimi, eski yaşanmış rüyalarımı bulacağım, temiz, yepyeni, mesut bir adam olacağım…” O küçük yolda yazarak saadeti, hasretlerini, yaşanmış rüyalarını bulmaya çalışıyor.
BENZER KONULAR
YORUM YAZ

YAZARLAR
Hüseyin Opruklu
Bilgi yok.