garip
garip
garip

Aslıhan Güven: “Okur; edinilmiş çaresizliklerimizin, gönüllü köleliklerimizin altında yatan nedenlerle yüzleşmeye hazır olsun.”

reklam
01 Kasım 2019 0
Söyleşi: Mahmut Yıldırım

-Son Gemi okurlarına kendinizden ve “Kelebeğin Döngüsü” adlı romanınızdan bahseder misiniz, okuru neler bekliyor?

Dermatoloji uzman hekimiyim. Hekimlik mesleğimi severek sürdürüyorum. Elime kalem kitap tutuşturulduğundan beri okumayı, yazmayı seviyorum. ¨Kelebeğin Döngüsü¨ ilk romanım. İlk göz ağrım… Okuru neler bekliyor sorunun cevabını, romanımı okumuş olanların yaptığı yorumlar üzerinden yanıtlarsam, romanda; son derece akıcı bir üslupla yazılmış, merak uyandıran bölümlerle dolu, okuru yarattığı atmosferle içine çeken, 80’ler Ankarası, 11 eylül saldırılarından sonra New York ve günümüz Türkiye’sine dek uzanan bir zaman dilimini kapsıyor.  New York’ta olağan dışı olaylarla geçen bir hafta, heyecan uyandıran bir randevu ve sürpriz bir aşk var. Son derece sürükleyici, bizden sımsıcak bir baba kız hikayesidir ¨Kelebeğin Döngüsü¨.

Okur; edinilmiş çaresizliklerimizin, gönüllü köleliklerimizin altında yatan nedenlerle yüzleşmeye hazır olsun. Ama romanın; umut dolu güneşli günlerin de çok yakınımızda olduğunun habercisi olduğunu da kavracağını biliyorum.

-İlk bölümde, karakterimiz Baksel “Bir döneme, babama, kendime borcum olduğu için yazıyorum kitabımı.” diyor. Sizce Baksel bu borcu ödediğini düşünüyor mu? Romanınız çok satanlar listesinde yer aldı. Borcunu ödemişe benziyor gibi…

Çok teşekkür ederim Mahmut böyle düşündüğün için. Çok mutlu oldum. Gerçek hayatta da borçlu olmayı sevmem. Manevi borçlardan söz ediyorum. İnsanın omzunda gereksiz bir yük gibidir. Romandaki Baksel karakteriyle bu yönden benzeşiyoruz aslında. 80 ler döneminde ben de çocuktum. Büyüdükçe ve ülkede olup biteni gözlemledikçe anladım ki 80 darbesi ve sonrasında yaşananlar günümüz Türkiye’sini hala yoğun bir biçimde etkiliyor. 80 darbesinin belleğimize kazıdıkları bugün dahi bizi her biçimde yönetiyor. Düşünce ve algı sistemimize işlemiş derin biçimde. İçinden sıyrılıp çıkamıyoruz. Yeterince özgür hissedemiyoruz. Bu durum sadece gazeteciye, yazara, sanatçıya değil, toplumun kamu, idari tüm kesimlerine, eğitim, ev, aile, sosyal hayatlarımıza dahi sızmış, genetik kodlarımıza işlemiş durumda. Tek sesli, sinmiş, kendini, düşüncelerini ifadede zorlanan, ağır darbeye maruz kalmış bir kuşak ve onların çocuklarından oluşmuş bir topluluğuz. Bu durumla yüzleşme ve bu ruh halinden arınarak üzerimizdeki ölü toprağını atmamız için Baksel bu romanı yazmak istedi. Ben de Baksel’in borcunu ödediğine ve bunun gönül ferahlığını, iç huzurunu hissettiğine inanıyorum. 

-Baksel’e yüklediğiniz anlam nedir, sizin için ne ifade ediyor?

Baksel Egeli… Hayatını, kendinden, ailesinden, ülkesinden kaçışını; mutsuz, pısırık, sinik ruh halini bütünsel bir biçimde ele alarak, çocukluk halini misafir ederek, nedensel olarak sorgulama ve bu durumla hesaplaşma potansiyelini ortaya koyma cesaretini gösteren bir birey… Pek çoğumuzun çaresizliklerimizin, yaşamdan memnuniyetsizliklerimizin kökenine inmeyi tercih etmeyerek, geçiştirdiği, üstünü örtüp yola devam etmeyi seçerek mutsuzluklarımızın kuyularını daha da derinleştirdiğimiz bir yüzyılda; Baksel kabuğunu kırmayı başaran, özünü ortaya koymayı başarabilen, çocukluğu ile birlikte bir dönemi de sorgulayan güçlü bir kadın…

-Tanzimat dönemi romanlarında kurban kadın modeli vardı. O dönemde de olmakla birlikte günümüz romanlarında kurban erkek modeli gün yüzüne çıkarıldı. Baksel’in eşi Harun ise bu modelin bir göstergesi olarak birinci derece karakterler içinde yer almakta. Bu kurban modelinden bahseder misiniz? 

Harun’u ilk yazmaya başladığımda, Boğaziçi Üniversitesi Yazarlık Atölyesinde Murat Gülsoy’dan eleştiri almıştım. ¨İnsanın midesi bulanıyor bu adamdan! Çok itici. Okur bu kadar da kötü karakteri istemez. Hiç iyi tarafı yok mu bu adamın? Onları da göstermelisin.¨ demişti. Sonrasında şunu düşünmüştüm. Aslında bir insanı karşısındaki kadına, vatanına karşı bu denli duyarsız, kötü ve bencil yapabilecek tek mesele o kişinin kendi, bireysel mutsuzluğudur. Sonra Harun’un kötülüğünü bir yana bırakıp, niye bu adam bu kadar mutsuz diye düşünmeye başladım. Harun’a empatiyle yaklaştım. Bir de baktım acıyorum artık Harun’a. Nitekim Harun’un kurban modeli böyle ortaya çıktı. Kötülüğün temelinde yatan şiddetli mutsuzluğun bir gerekçesi olarak Harun’u kurban seçtim. Hatta Baksel; Harun’un mutsuzluğunun kendininkinden de büyük olduğunu kanıksayınca bir nevi Harun’la barışma yolunu seçti, hellalleşti, hatta sarıldı bile…

– Karakterimiz, “Kolombiya Üniversitesi Yaratıcı Yazarlık Atölyesi”ne katılıyor. Siz de atölyelere gittiniz, bakışınız nedir?

Bir yazar ya da yazar adayı için atölyeye devam etmenin pek çok faydasının olduğuna inanıyorum. Edebiyatı seven bir grubun içinde olmak dahi güzel ve ayrıcalıklı hissettiriyor insana kendini… Ayrıca yazdıklarınızla hoca ve katılımcıların önünde görücüye çıkmak oldukça heyecan verici oluyor. Yazının bir matematiğinin olduğunu yazarlık atölyesinde öğrendim. Sonrasında da bu matematiği bilerek, bana ait olanı nasıl ortaya koyarım diye düşündüm hep. Atölye bana yazı konusunda bir disiplin verdi. Nasıl ki sporu isteseniz evinizde kendi kendinize de yaparsınız;  oysa spor salonuna gittiğinizde çok daha disiplinli oluyorsunuz, yazıda da böyle… Yazamadığım günler hissettiğim ruh sızısını, düşünerek gidermeye çalışırım hep. O gün romanda yazarak ilerleme gösterememişsem de mutlaka düşünürüm olay örgüsü üzerine, karakterler, zaman, atmosfer üzerine… Bu durum bile bana atölyeden kalan bir alışkanlık oldu.

-Romanda; 80 darbesi, 15 temmuz, 11 eylül, Sarıgazi olayları, Özgecan gibi durumlara değinmişsiniz. Kalıcı izler bırakan bu olayları okura tekrar hatırlatırken neler hissettiniz, okura vermek istediğiniz mesaj neydi?

Aslında özellikle bunları anlatmak, ya da hatırlatmak gibi bir amacım yoktu. Ancak iyi bir roman yaşanılan zamanların izlerini taşır ve taşımalıdır. Roman bir belgesel değildir, bir tarih kitabı da değildir. Karakterlerin hikayeleri üzerinden ilerler her şey romanda. İnsanların hayatları sadece aşktan, yoksulluktan, zenginlikten, hastalıktan v.s. etkilenmez. Yaşadıkları dönemde oluşan tüm sosyolojik olaylardan da etkilenir. Romanımın geçtiği dönemlerde oluşan birtakım sosyolojik olayları anlatma, öğretme gibi didaktik bir yol izlemedim. Roman için önemli olan bu olayların insan hayatları üzerinde bıraktıkları etkileri, hatta 30 küsur yıl sonra bile silinmeyen izlerini göstermekti. Aslolan her zaman hikayedir. Insandır. Örneğin temmuzun ortasında sıcak bir gece; romanda nice zaman sonra saçı yeniden çıkan ve sevdiğiyle düğün hazırlıklarını tamamlayıp düğünlerine gün sayan Halime için, sevdiğinin boğaz köprüsünde öldürülmesiyle sonuçlanan, saçlarına cenaze töreni düzenlediği, yaşamdan ve umutlarından koptuğu kara bir gündür.

-Sanal dünyanın içine hapsolmuş insanlara sıkça değiniyor ve bu durumdan yakınıyorsunuz. Kelebeğin Döngüsü’nde değindiğiniz gibi kitapların yakıldığı bir dönemden geliyoruz. Bu sanal dünyadan kurtulmanın yolunu arayanlar için siz hangi yazarlar ve kitaplarıyla tanışmamız gerektiğini düşünüyorsunuz?

Sanal dünyanın en kötü yanının; hızlı tüketilmesi ve aslında gerçek hazların tadından bizi yoksun bırakması, bizi hep yüzeyde ve hızlı tutması, yavaş ve derinleşerek alınan zevklere imkan tanımaması olduğunu düşünüyorum… Bu nedenle romanlar çok daha değerli hale geldi. Romanlar; duygusuyla, atmosferiyle, olay örgüsüyle, reenkarne olmuşçasına farklı zamanlarda, farklı yerlerde farklı insan bedenlerinde çeşit çeşit hayatlar yaşamamızı sağlayan eşsiz eserlerdir.

Henüz tanışmayanlar varsa; George Orwell’in 1984’ü, Gabriel Garcia Marquez’in Yüz Yıllık Yalnızlık’ı, Khaled Hussein’in Uçurtma Avcısı, Dosdoyevski’nin Yeraltından Notlar’ı, Svetlena Aleksiyeviç’in İkinci El Zaman’ı  ayrıca Borges, Albert Camus v.s. liste uzayıp gider.

Türk yazarlarımızdan tartışmasız usta bir romancı olan Zülfü Livaneli’nin tüm romanları, Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ı, Kar’ı, Elif Şafak’ın Aşk’ı, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ı, Nazım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları ki şiirsi bir romandır, Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sı v.s. okunmalı.

-İlk romanınız, okur tarafından büyük ilgi gördü ve çok satanlar listesinde yer aldı. Bu sevinci bizimle de paylaşır mısınız, aklınız da yeni bir proje var mı?

Henüz ilk romanım ¨Kelebeğin Döngüsü¨ raflarda yerini almamışken,  bir yandan ikinci romanı yazıyordum. Yaklaşık yüz yetmiş sayfasını tamamladığım ikinci romanımın heyecanını şimdiden yaşıyorum. Kurgusu ve karakterleriyle bambaşka bir romanım yolda. Akıcı yalın dili, betimlemeleri, yarattığı atmosferle bir öncekini aratmayacak ancak bambaşka dünyaların kapılarını aralayacak bir roman olacak. Yazmanın ruhuma kattığı özgürlüğü hayatta başka hiçbir şeyle değişmem. Bu nedenle doğru yolu bulmuşken, yola devam etmeli…

-Son Gemi okurları ve şahsım adına bu keyifli söyleşi için teşekkür ederiz.

Mahmut Yıldırım
Mahmut Yıldırım Diğer Yazıları
11 Mart 1996 yılında İstanbul’da doğdum. Yeditepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı öğrencisiyim. Edebiyatın esrarengiz tadını aldıkça içinde kayboldum. Beni kendinde çifte kavurdu adeta. Bu sene bu tadın cümbüşünde kendimi aramak, bulmak, içimde biriken ne varsa duruşum ve kalemimle boşlukları doldurmak için bu yola gönül verdim. Günler geçiyor birer birer. Bense bu geçen zamanda elimden kalemimi, gönlümden edebiyat ve yazma sevgimi düşürmeyeceğim.
BENZER KONULAR
YORUM YAZ

YAZARLAR
Hüseyin Opruklu
Bilgi yok.