AŞK’I BULAMAYAN KÜÇÜK KADIN / Beste Gizem Cicioğlu

Bazı adamlar güzel sever, dedi Kadın. Bazı kadınlar çok sever, dedi Adam. İnce sever, narince dokunur, dokunuşuyla eritir, dedi Kadın. Gözleriyle konuşur, sustukça acıtır, ağladıkça kavurur, dedi Adam.  Ne yani ben aşktan anlamıyor muyum? Dedi, Kadın. Fakat Müzeyyen bu derin bir tutku, dedi Adam!

Ve böyle başladı sözde ‘‘mutlu sonlarına’’ aşina olduğumuz filmlerin ilk fragmanı.

Yine bir Eylül ayıydı, mevsimlerden yine ayaz; Ankara’daydım ve kar yağıyordu, eldivenlerimi çıkarıp soyulmuş bir kestane atmıştım ağzıma. Kestaneci öyle sanıyordu, hayat güzeldi yirmili yaşlarda. Öyle ya aslında hayat en çok yirmili yaşlarda zordu; çünkü zorluk, çelişkinin bol olduğu kadardı. Her dakikanın dekametrede biri sizden kopmaya çalışan anılarınızla yaşıyordunuz çünkü. Çevrenizdeki hiçbir şey tam anlamıyla size karışmadan yaşamanıza izin vermiyordu. Bazen ne kadar tutmaya çalışırsanız o kadar kaybediyordunuz. İnsan arıyordunuz deliler gibi. Küçük iniklerinden çıkıp size el uzatacakinsanlar… Kalabalık olsak geçer diyordunuz. Bize söylemişlerdiçünkü, biliyorduk; hayata dört elle sarılmak ikiden her daim iyiydi.  Fakat avuç içlerimizle yüz yüze kalıyorduk işin sonunda. Görüp görebildiğimiz bütün insanlar bize bir kez daha iyi ki yalnızım dedirtiyordu. İşte asıl böyle zamanlarda en büyük anlamı kazanıyordu Süreyya’nın dizeleri,  Oğuz Atay’ın Tutunamayanları ya da Zeki Müren’in krizden önceki son plakları. Ben, en çok böyle anlarda becerebiliyordum yazmayı. İnsana olan muhtaçlığımı kendi varlığımla doyurarak ay sonunu getirmeye çabalıyordum.

’Biz insanlar yavaş yavaş inanmamayı, güvenmemeyi, sevmemeyi ve kronik şüpheci olmayı öğreniriz demiş’’ Sigmund Freud. Bana göre de insanların ”tecrübe” dediği şeybuydu. Kalbiyle bağlantısını kaybetmiş bir insana ”tecrübeli” denirdi.  Tecrübe hikâyelerimiz bizleri yalnızlığa iten küçük takalarımızdı aslına bakarsanız. Kimi zaman kıyıya vuran, kimi zaman okyanuslar aşan Takalarımız… Hayatta en korktuğum şey bir gün takamın kontrolünü kaybetmekti. Tecrübelerimin beni insanlardan, aşktan, yeni bir insanı sevme arzusundan mahrum bırakmasından felaket korkuyordum. Bu tür durumlarda Cahit Zarifoğlu’nun sözleri tamamlıyordu benliğimi.

‘’Ah şu yalnızlık kemik gibi, ne yana dönsen batar.’’ diyordu Zarifoğlu. Yalnızlık bedenimi bir tür parçalanmaya sürüklüyordu ve orada ben yoktum.

Babam; sevemeyen insan nefesini eksik alır,  tutunamaz derdi. Neden tutunamıyorum anlıyorum ama geri kalanın cevabı yok. Bazı yaraların, bazı eksikliklerin telafisi yok insan gönlünde. Özlemlerin, yaşanmış anıların bir yenisi yok. Aşkın belirli bir tanımı yok be Sayın Okur. Olsa bilirdik. Olsa gider bulurduk. Tutar kolundan oturturduk karşımıza. Anlat derdik. Neden muhtaç olur insan sana. Neden yaşayamaz sensiz. Neden sürekli acı çeker gönüllerimiz de bırakıp gitmeye cesaret edemez, anlat derdik.

‘’Aşk, iki yalnızın ortak bir yalnızlıkta buluşmasıdır.’’ Demişti Yılmaz Erdoğan bir gün. Aşkın girdisi yok demiştim ben de, son sözü yok demiştim. Bir sabah kahvaltıyı hazırlarken her gün gözünüzün önünde duran platin sarısı saksıyı sevmeye başlamanızla başlıyordu her şey.Sonra anlamsız şeylerin çoğu size gereksiz mutluluklar vermeye başlıyordu. Belki özgürlüğünüz, belki beyninizin bir parçası kalıyordu o an orada. Sonra gün size yeni kararlar, yeni adımlar, yeni başlangıçlar getiriyordu. Ama gidenin hesabı yoktu Sayın Okur, kaybettiklerinizin makul bir tutarı yoktu.

Bana gelince, ben hayata sevmek için gelen insanlar tanıdım. Hayata adamak ve adanmak uğruna gelen insanlar. Kendini bölmek, paramparça etmek ama yine de sevmek isteyen insanlar tanıdım. Bu insanlar bırakıp gitmeyi de sevdiler. Sevdiler, biliyorum çünkü sevmeye çalıştım bu insanları. Bir parçalarından dokunabilirim bir gün diye, yanıp tutuştum. Bu insanlar gitmeye, benden daha çok âşıklardı. Bir gün bırakıp gittiler. Nasıl tutar insan kendi ellerinden, nasıl kalkar ayağa, nasıl başlar yeniden onu öğrendim. Ve aslında yalnız olanın ben olmadığımı anladım. Bizim gibi terk edilmeye alışık insanların ayağa kalkmak için çok zamanı vardı. Düşen, elbet ayağa da kalkardı lakin insanın kendi yaralarını sarmak mecburiyetinde olmasının tarifi yoktu. Damakta bıraktığı acıyla karışık garip bir hissi vardı.

Geçmiş, gelecek, bir dakika öncesi ya da üç dakika sonrası…  Sahip olduğunuz tek şey şu anınızdır Sayın Okur. An, hayatı akışa bırakma anıdır. Herhangi biriyle veya tek başına. Bizler bırakın aşkı derininden yaşamayı, kalabalıkta bile yalnızlık çeken insanlarız. Gün yeni, gün taze, gün sıcak. Bizler tek başlarımıza yaşamayı iyi bellemiş insanlarız. Gün güzel, gün umut dolu, hava güneşli varsın aşk olsun varsın biz kalemimizle kalalım. Sabahattin Ali’nin de dediği gibi; Günün birinde ya çıldıracağız, ya dünyaya hâkim olacağız. Şimdilik bir rakı parası bulmaya çalışalım ve parlak istikbalimizin şerefine birkaç kadeh içelim. Sağlıcakla kalın.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.