AŞK OLSA GEREK / Nalan Katı

Gecenin sessizliğinde huzur doluydum. Güneşim, aşkım yanımdayken ne gecenin karanlığından, ne de sessizliğinden korkuyordum. Başım göğsünde,nefesinin sesiyle nefes alıyordum. Ulu bir çınara, yüce bir dağa yaslanmış gibiydim. Çınarın yaprağı, dağın karıydım. Ulu çınardım, yüce dağdım. O gece hayattım, aşktım. Aldığım nefesle yaşadığımı hissettim. Elimi tuttu o gece. Gözlerime bakarak “korkma” dedi. Elimi sıkıyordu. Gülümsediğini gördüm. Korkmuş muydum? Emin değilim. Bakışlarımı kaçırmadan yutkundum. Emin olamasam da korkmuş gibiydim. Belki de gülümseyişi beni rahatlatmıştı. Ya da, elimi sıkıca tutuşu…

Hissedebildiği kadardır insan. Hissettiğini yalanladığı anda, yüreğinde kopan fırtınalarda rüzgara kapılmış bir yaprak misali oradan oraya savrulur durur. Elimi avuçlarının arasına alarak “gel” dedi. Garip bir şekilde güvende hissediyordum kendimi. Artık korkmadığıma emindim. Dediğini yaptım. Kırmızı kanepeye oturduk. Elimi bıraktı. İkimizde kanepenin ucunda oturmuş, birbirimize bakıyorduk. Daha belirgin gülümseyişiyle birlikte saçımı okşadı. Yanağım avucunun arasındaydı. Elini ne saçlarımda, ne de yanağımda hissedebiliyordum. Tuvaletim gelmişti ama bunu söyleyemezdim. Bir anda dolan idrar torbam öyle bir baskı altındaydı ki, tüm vücudum ürperdi. Dizlerimi birleştirerek, popomun üzerinde kıvranmaya başladım. Gülümsemesi git gide belirginleşiyordu. Gülümsemeye başladım. Kim olsa altıma kaçırmak üzere olduğumu anlardı. Sesli gülüşlerin arasında işemem gerektiğini düşünüyordum. Rahatlamalıydım fakat, elini bırakırsam gideceğinden korkuyordum. Bir el tutup, saçımı okşaması ile böyle hissediyorsam, sevgisini kazanırsam neler hissedebileceğimi düşünmeden kendimi alıkoyamadım. Kendimi hiç olmadığım kadar güvende hissediyordum. Onu sevmeme ihtimalim nasıl söz konusu olabilirdi ki? Acaba onun bana sevgisi artar mıydı? Artarsa, belki beni kucaklar, kollarıyla bağrına basardı. Belki dizlerine yatırır, başımı okşardı. “Tuvalete git” dedi. Çenemden tutmuş, sevecen gözlerle bakıyordu. Gözleri ışıl ışıldı. “Tamam” diyerek kalktım.

“Korkak” dedim kendime. “Bencil” dedim. “Aptal!”Sahip olduğum kadarıyla yetinmeyip, sahip olamadığım kadarı için kaybetme korktum için aptal dedim. İşedikçe rahatlıyordum. Rahatladıkça aklım başıma geliyordu. Geçmişim yakamı bırakmıyordu. Kalbim yeniden kırılma korkusundan ince bir sızıyla kendini hatırlatıyordu, aklımı karıştırıyordu. Aşk acısından tadını mı unutmuştum? Neden beni sevmişti? Herkesi mi seviyordu, sevdiklerinden biri miydim sadece? Bilmiyordum. Tek bildiğim, sevmesini istediğimdi. Sadece sevgisini istiyordum. Çok sevmesini…

Rekabet ortamıdır, kıskançlıktır, aşkın paylaşılamayacağı gerçeğidir insanın ayarını bozan. Şüphedir ikiye bölünen yürekte sinsice gizlenmeye çalışan. Saygı ve adalet kalkanının hemen ardında, devekuşu misali saklanır. Ayrımdaki ince fark,hangi taşın altına elini sokmaktır. Eli ezmeyecek taşın altına el sokmak, herkesin cesaret edebildiğiyken, ezilen elin yalnızlığı ibret-i alemdir. Paramparça olmuş kalbin acı gerçeğidir. Kurumuş toprak misali aşka susamıştım. Neden sevdiğini öğrenebilirsem, kendimi daha çok sevdirebilirdim. Kim bilir o zaman neler hissederdim. Beni kaybetmekten korkar mıydı acaba? Kendim gibi korkak mı sanıyorum ki onu? Yoksa şimdiden şımarıyor muyum? Yoksa deliriyor muyum?Hayır! Sadece düşünüyorum. Rahatlamıştım. Hayatımın en uzun işemesiydi sanki. Tekrar yanına döndüm. Başka yer yokmuş gibi, yine kırmızı kanepenin ucunda oturuyordum. “Neden beni sevdin?” diye sordum. “Beni kandıramayacağını bildiğin için” diye cevap verdi. Yine o, belli belirsiz gülümsemesi belirdi yüzünde. Haklıydı. Onu asla kandıramayacağımı biliyordum. Bir süre hiçbir şey söyleyemedim. Sustum. Tekrar başımı okşuyordu. Bu sefer saçlarımda hissediyordum elini. Gözlerimi kapadım. Başım eğildi ve yanağımı, avucunun içine yerleştirdim. “Beni daha çok sever misin?” diye sordum bir anda. “Kandırmaya çalışmazsan” dedi. “Çalışmam” dedim. “Yeter ki beni sev”

Yanağımı okşarken huzur buldum. Önce kalbim duracak sandım, sonra bir ok saplanmış gibi yavaşladı. Öyle derin bir nefes aldım ki, ne çarpıntım kaldı ne sızım. Gözlerim hala kapalıydı, öylece avuçlarında uyumak istiyordum. Onu düşünmek bile huzur bulmama yetiyordu. Hiçbir şey umurumda değildi. Her şey yalan, o gerçek oldu. Nereye baksam ondan bir iz görür, nereye dönsem onu bulur oldum. O geceden sonra bir daha aynı ben olamadım. İçimde bir ben daha vardı sanki. Yaptığım, yapacağım her şey boş, anlamsız, gereksiz gelmeye başlamıştı. İnsanların arasındayken ondan uzaklaştığımı hissediyordum. Sanki aramızı bozmak için yarışıyorlardı. Kendi hissettiklerine çözüm ararken her şekle dönüşebilecek potansiyele sahiptir insan. İçindeki fırtınalardan kara kıştayken, yüzünde açan güllerle bilmem kaçıncı bahar da olur, denizden ayrılamayan serin bir imbat da. Herkes içinde olanı aşır, beslemeye, büyütmeye çalışır aslında. Taşımak istediğine güç yetiremeyişinden korkar, elinin ezileceğini bildiği taşın altından kaçınacak yolu tercih eder. Dinlenebildiği gecenin karanlığını bahane edip, gündüzün doğan güneşine yüz çevirir. Yalnızlıktan korkup, kalabalığa karışır. Kaçtıkça uzaklaşır, kaybolur, kendinden geçip başka bir şey olur.Ne zaman yalnız kalsam, saçlarımı okşamasını bekliyorum. Öyle gerçekti ki hayallerim, yalnızlığımı unutuyorum. Yatağımda olduğumu anımsadığımda, kalbime saplanan okun sızısını duyuyorum. İliklerimden akıp, çıkacağını sandığım ben yerine koydum onu. Benimle doğmuş, benimle büyümüş de, ben onu unutmuşum gibi. Her zaman var olan, içinde olana duyulan hasret, Güneş’in Ay’ı kovalayışındaki hasret gibi aşk olsa gerek…

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.