Aşk, Kasım’a Yakışıyor da, Ya Bize?

“Yağmurlu bir sabah başladı buralarda ve yine sen yoksun.  Zor geldi sensizlik, yağmurdan olsa gerek. Bir damla çiselediğini görsem, hemen hatırıma geliyor ne kadar sevdiğin.

Ne vardı ki; yağmurlu sabahları unutup, senden gidecek kadar?

Her şey yerli yerinde… Sokaklar yine boş sabahın ilk ışıklarında. Hatta sokağın ilerisinden bir araba alarmı sesi yükseldi az önce. Pazar gününün dinginliğine meydan okumanın yanında, bir de varlığını hatırlatıyor sanki canhıraş kavgaların.

“Kasım sabahı” diyorlar bu sabahlara. Aşk, yağmur, melankoli kokarmış. Bana göre bir de sensizlik kokuyor…

“Kasım’da aşk başkadır” diyorlar ya, asıl sensizlik başka Kasım’da!

Yağmur da başka!

Sevgilim,

Yağmur da, Kasım da bize çok yakışmaz mıydı? Bir pencere kenarında oturup, iki fincan kahve eşliğinde söylenecek şarkılarla süslenmez miydi bu Kasım sabahları? Hele de yağmur bize bu kadar yakışırken…”

Elindeki kalemi bıraktı kadın. Yine, kitap arasında saklanacak bir mektup yazmıştı sevgilisine. Çok biriktirmişti ama hiç göndermemişti. Hiç söylememişti özlediğini. Zorlanıyordu O olmadan devam etmeye, sevmeye ve hatıraları sürekli tazelemeye ama…

Alışıyordu da…

Dünyanın neresine giderseniz gidin, geç iyileşiyordu gönül yaraları. Hele de yağmurlu havalara denk getirdiyseniz!

Eylül’de kuruyup düşen Aşk, Ekim’de rüzgârlı havalarda oradan oraya savrulmuş, bir Kasım yağmuru ile yine pencere pervazında birikmiş. Üzerinden geçen zamanın ne kadar olduğu önemli değil. Ne kadar içinize aldığınız önemli Aşk’ı!

Varoluştan bu yana, ne ayrılıklar, kayıplar yaşamıştır bilemem ama benim bildiğim; gidenin de, arkada kalanın da canının aynı yandığı. Tek fark; egomuzun onu nasıl saklamayı tercih ettiği…

Herkes aynı şekilde mi sever peki?

Kimi okşar kelimeleri, sonra düşürür dudaklarından.

Kimi diline söz geçirir ve hiç konuşmaz nazar değmesin diye. Gözleriyle sever.

Kimi, sarmaş dolaş sever. Koklaya koklaya…

Kimi tutar kolundan çeker, deli bir yağmurda ıslak ıslak koşar.

Kimi, hırçın sever. Yorar özlemiyle…

Kimi de sever ama kendisinin bile haberi olmaz. Ta ki, o güne dek!

Kadınlar mı sever önce, yoksa erkekler mi?

İşte, bu mevzu biraz karışık bence. Bir bilen olsaydı cevabı, kimse oturup yazmazdı. Aşk da kendi halinde gelir giderdi sokaklarda.

Kasım’dan sonra Aralık geldiğinde de kapıları aralık mı bırakmak gerek?

“Aşk içeri girsin, gidenler dönsün, sevdalılar kavuşsun, özlem bitsin” mi diyeceğiz?

Sevilirken, koruyamadığımızı kaybettikten sonra mı yücelteceğiz?

Erkeği, kadını, çocuğu yok bu mevzuların. İnsan olmak yeterli!

Beklemek, sabretmek, yürekten sevmek gerekli, “Ne vardı seni bırakıp gidecek sanki!” dememek için!

“Ölüme dek” diyerek başladığımız her şeyi, bizlerden önce öldürmeyi bırakmak gerekli. Angut kuşu gibi, bir ömre tek bir aşkı sığdırmayı beceremeyebiliriz ama en azından sahipken kıymet verebiliriz.

“Orada yağmur varmış benim güzel sevgilim. Keşke el ele dolaşsaydık yağmur altında, ıslansaydık. Sen yağmur koksaydın, sokaklar da senin kokuna bulansaydı. Yağmur, sen olsaydın! Çisil çisil yağsaydın gönlüme. Neden gittin sanki!”

Diye, geçirdi adam içinden. Herkes kadar acıyordu canı…

Kilometrelerce mesafe bıraktığımız aşklarımız için, “Keşke”lere pabuç bırakmamak için, “Bir Angut kuşu kadar olamadı!” dedirtmemek için, Kasım’ı beklemeyin.

Tamam, ben de kabul ediyorum. Yağmurlu bir Kasım sabahında sevgiliyle uyanmak başka olabilir ama diğer sabahları da küstürmenin âlemi yok değil mi? Uyanacaksak, her sabahı işgal etmeli, yoksa hatırım kalır!

 

Funda Kocaevli

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*