Aşk Bu / Ayşegül Kaya

Bedenim kaskatı. Korkudan… Gözbebeklerim kocaman ve dipsiz… Ethem benim ölümümle kendini yaşatacak. Oysa benden önce çürümeye başlamış. Farkında bile değil. Git gide çukurlaşıyor gözleri. Paçalarından akan kan kırmızı balçık. Eriyen ruhunu ayaklarının dibinde donduran nefreti… Valizim odanın ortasında. İçinde buraya ait olmayan ben. Cesedim…  Ölümünü bekleyen cesedim. Akşam güneşi aydınlatıyor evin içini. Ben öldükten sonra da aydınlatacak değil mi? Ne garip. Terasa açılan kapı. Hayata açılan… Gökyüzünü, başka pencereleri, kırmızı çatıları görüyorum. Hâlâ görebiliyor olmama şaşırıyorum. Çatıların altında sırlar. Perdelerin ardında rezalet hayatlar. Kim bilir kimler… Herkes suçlu. Bir ben mi? Terasta şarap içmiştik iki gece önce. Benim gitmeyi aklıma koyduğum, “sabah olur olmaz valizimi hazırlayıp konuşacağım” diye kendime söz verdiğim o gece… Masayı hala toplamamış- iyice dağıtmış kendini- İki kadeh, birinde benim ruj izim. Hepsini görüyorum. Her şeyi. Korkuya rağmen… Dün sabah beni yaka paça evden attı. Kapıyı yumrukladım. Bağırdım. Valizim içeride kalmıştı. Valiz önemliydi. İçindeki eşyalar… Kapının ardında acı çeken adamdan dahi önemli… Çaresizce, sırtımda kamburumla çıktım apartmandan. Cadde kalabalıktı. İnsanlar… Sanki herkes biliyordu. Acıtıyordu gözleri. Herkes suçlu oysa. Bir ben mi? Kanatlarımı yokladım. Yerlerindeydiler hâlâ. Peki neden açamıyordum onları, neden uçamıyordum? Yapış yapış bir utançla kaplanmıştı tüylerim. Gerici bir vicdan azabı… Telkinler, sayıklamalar… İşte istediğin oldu Selda. Gitmek… Peki eski bir eşya gibi kapının önüne konmak? Utanmıyor musun şimdi? Boş ver! Böyle öfkeleneceğini tahmin etmiştin. Ondan beklenirdi ama unutur. Sen de unutursun. Geçer!

Ateş kuşu* çıktığı tepeden baktı sislerin ardındaki efsanesine.

Ayaklarım birbirine dolanıyordu. Heyecan, neşe, mutluluk… Hayır! Huzursuzdum. Tanrılar istediğimi vermişlerdi, karşılığında başka şeyleri alarak… Gitmem gereken yere gittim. Kapı açıldı. “Geldin mi? Konuştun değil mi? Bitirdin…” Bitti. Konuşup hemen çıktım evden. Hayır! Çıkmadım, atıldım. Umurunda mı? Sorumsuz… Aşkın zaferi gülümsetti yüzünü. Sana geldim işte! Aşkımızın özgürlüğünü kutlarken üzerimizde matemden kalma siyahlarımız. Soyunduk tek tek o siyahlardan. Bir olduk, sonsuz olduk. Küçüldüm mü ben şimdi? Haydi! Madem öyle ilk kez biz olarak çıkalım sokaklara. Rıhtıma ineriz. Artık rıhtım bizim. Balık ekmek yiyelim önce. Öyle özledim ki… Ethem sevmezdi böyle şeyleri, bilirsin. Pahalı ve ruhsuz yerlere olan özentisi… Bize biçilen rollere uygun olarak yenen akşam yemekleri… İçmeye gideriz oradan. Sarhoş olmak serbest… Kimse hesap sormasın kanımızdaki alkolden. İkimizin de bildiği gerçekler konuşulsun artık ulu orta. Tüm sustuklarımızın kurtuluşu olsun bu gece. Saatin kaç olduğunu hatırlatmayalım birbirimize. Canımız ne zaman isterse o zaman kalkalım. Çıkalım, birbirimizin üzerine yıkıla yıkıla yürüyelim arnavut kaldırımlarında. Bu kez hızlı yürümeyeceğim söz. Hiçbir yere yetişmeye çalışmayacağım. El ele tutuşuruz değil mi? Kahkaha da atarız. Tanıdık birilerini görürsek saklanmamıza gerek yok. Dururuz önlerinde, saçma sapan konuşur, güleriz. Öperiz hatta yanaklarından… Bak Ethem yok artık. Ethem’in kuralları… Boğucu ve zapt eden sevgisi… Seçkin davetlerde onun kolunda boy göstermem, itibarına leke sürmemek adına başka kadınlara benzemem de gerekmiyor. Özgürüm artık.

Ah Ethem! Kaç kez haykırdım dün kapıda ismini. Verseydi valizimi, sonra atsaydı beni. Namlu alnımda, ben seni düşünüyorum. Bir  tek seni. Seni sevişimi… Nedensiz. Vaktim az biliyorum. Bir sebep arıyorum. Bulmalıyım hemen. Mükemmel gibi görünsen de değilsin. Belki de bunu bilen tek kişi olmayı seviyorum. Karmaşıklığını, karmaşıklığına inat, basit hayatını… Yaralarını saklayışını, saklayamayışını… Bazen çocuksu hallerini, hayallerini, ortak hayallerimizi… Hevesle bir şeyi anlatışını, ani öfkeni, durulmanı, bazen ağır gerçeklerden kurtaran tatlı yalanlarını… Dünyayı boş veren, rahat hallerini, önem verdiklerini… Sana neden âşık olduğumu son bir kez daha sorguluyorum. Kafam karışık. Neyse! Sanırım beni hayallerimden yakaladın. Yıllar önce… Bırakmasaydın. Vazgeçmeseydin. Ethem senin boşluğunda girdi hayatıma. Seninle olmayacak zannederken. Neden böyle zannetmeme müsaade ettin? Oldu mu böyle? Ethem’in onuru kırık. Yazık değil mi ona? Yazık mı? Değil belki de. Hastalıklı sevgisine hapsetmeseydi. Ben koşmaya çok alışmışım. Anlasaydı beni. Tanısaydı. Ben ona layık olabilmek için… Ethem’in kolunda katıldığım o seçkin davetleri hatırladıkça ürperiyorum. Ya yanlış bir şeyler söylersem? Ya “Ethem nereden bulmuş bu cahil kadını?” derlerse. Neyse kurtuldum. Kendimi ait olmadığım bir dünyaya yamamak zorunda değilim artık. Basit şeyler istiyorum. Ethem’in aklı almadı bu basit şeyleri.  Oysa benim onlara ihtiyacım vardı.

Ateş kuşu çıktığı tepeden atlayıp yeniden doğumuna doğru süzüldü. Kendine yeni bir efsane yazacaktı.

Ethem bir an için elindeki silahı indirdi. Bana sırtını döndü. Birkaç adım attı. Parmağı hala tetikte. İki kez sehpayı tekmeledi. Bağırdı. Olduğum yerde sıçradım. Vazgeçti sandım ama yine yanıma geldi. Üzerindeki o ağır ölüm kokusuyla. Kolumdan sertçe kavrayıp silahı yine alnıma dayadı. Alnıma değen soğukluk tüm vücuduma yayılıyor şimdi. Elleri titriyor, ben titriyorum.

  • Ethem sen çıldırdın mı? Ömür boyu hapis yatacaksın. Kendine gel. Senin gibi saygın bir adam…

Ethem’in evindeyiz. Neden geldim buraya? Valizimi almaya. Anlamalıydım. Bir gün önce beni tartaklayarak kapı dışarı eden adamın, bir günde öfkesinden kurtulamayacağını, bir günde her şeyi unutamayacağını tahmin etmeliydim. Gelip valizimi almak istiyorum diye aradığımda usulca “Peki” demesinden şüphelenmeliydim. Bütün gece kurmuş olmalı kafasında. Valiz olmasa başka bir bahane… Ben aramasam o çağıracaktı belki. Ben her şeyi hızlandırdım. Kaderime koşar adım gittim. Dedim ya, ben koşmaya çok alışmışım. Geçmişimden kaçmak için belki de… Sırtı dönük uyuyan adamlardan, sabahlara kadar kustuğum rezil gecelerden…

Kolumu bırakıp geriledi. Silahı bırakmıyor bir türlü. Yolun sonuna geldim. Ondan uzakta öleceğim. Sevdiğim adamdan. Her şeyi başlatan o oysa… Sonumu hazırlayan… Ufak adımlarla geri çekilirken kanatlarımdan kopan tüyler havada süzülerek yere düşüyor. Olay yeri inceleme ekibi gelecek. Sarı şeridi çekecekler kapıya. Siyah naylon torbanın içinde kalacak yüzüm… “Yüzüne bakmaya doyamıyor insan Selda!..” Ah Ethem… Bu tüyleri toplayacaklar tek tek halının üzerinden. Küçük torbalara koyacaklar dünyaya bıraktığım parçalarımı. Nasıl kandım Ethem’in sakinliğine, nasıl yaptım bu hatayı? Kahrolsun o valiz. Kahrolsun içindeki eşyalar… Ethem ağlamaya başlıyor. Galiba yapamayacak. Yapamazsın Ethem. Seni kan tutar. Ellerin çok titrer senin. Ölümün heyecanında buruşur alnın. Çirkinleşirsin. Aman ayakkabılarına kan sıçramasın. Çok para verdin onlara. Ne o ağlamaya mı başladın? Ne zavallısın. Aciz, korkak… Sen ve senin gibiler, öldürmeyi bilirsiniz ancak. Yaşatmayı beceremediğiniz için. Ben âşık oldum. Öldürsen de… Koskoca profesör. Kaç başarıya imza attın oysa? Kaç haber çıktı hakkında. Yarın ne yazacak gazeteler ünlü fizik profesörü için? Bütün o ödüller ne olacak? Övgüyle dolu gazete sütunları… Ağızdan ağıza dolanacak lekeli ismin. Ben onu çok sevdim Ethem. Aşk bu. Dünyanın en güçlü, en güzel duygusu. Özür dilerim. Seninle yepyeni bir hayata başlayacağıma inandım. Senin olgunluğunda dinleneceğime, onu unutabileceğime… Hiç ümidim yoktu. O yoktu… Bir ay öncesine kadar… En olmadık zamanda tuttu elimden. Karşı koyamadım. Sakın art niyetli zannetme beni. Ben seni de sevdim. Sadece onu sevdiğim gibi değil…

Terastaki masanın üzerine bir karga çullandı. Aynı anda Ethem silahı kendi kafasına dayadı. Bu kez şaşkınlıktan büyüyor gözbebeklerim. Ethem’in Parmağı tetikte oynadıkça ölüm korkum vicdan azabına dönüşüyor. Karga tabaktaki kırıntıları gagalarken kadehlerden birini deviriyor. Korku ile yeniden havalanırken silah patlıyor. Cam kırığı, kanat sesleri, silah, duvarda kan lekeleri… Halının üzerinde gitgide büyüyen hareketsiz bir beden… Kulaklarım uğulduyor. Akşam güneşi çekiliyor. Yarın yeniden doğacak. Ölüme rağmen… Ateş kuşu yeniden açıyor kanatlarını. Tanrılar ondan habersiz, çoktan yazmışlar yeni efsanesini.

*Rus masallarında yeniden doğuş ve ölümsüzlük sembolü olan efsanevi kuş.

9 Yorum Aşk Bu / Ayşegül Kaya

  1. Sevmeyi ve anlamayı neden beceremiyoruz? Icimizden geçenleri, aklimizin ve yuregimizin isteklerini neden söze dokemiyoruz? Fizik profesörü de olsak toplumsal genetik kodlarimiza neden teslim oluyoruz? Ve daha pek çok soru…

    Emeğine ye yüreğine sağlık Ayşegül Kaya.

  2. İnsanı derinden sarsan, silkeleyen bir öykü…
    Teşekkürler Ayşegül Kaya…
    Emeğine ve yüreğine sağlık…

  3. İnsan doğasında doğuştan var olan saf duyguların sonradan şekillenmelerle hayatı cehenneme döndürmesi…Yüreğine sağlık

  4. İnsanın kendi sesine dokunması ondan korkmaması ve sesinde gizlenmiş sığınakları fark etmesi, ne ince bir dokunuştu sevgili Ayşegül çok sevdim öykünü:))
    umut ve sevgimle selamlar

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*