Asâf / Leyla Çağlı

Yıllardır öğlen yemeklerini birlikte yiyen, çaylarını içerken ayaküstü üniversiteye hazırlanan çocuklarının yorgunluğunu, üzerlerine kilim paspas çırpan üst komşunun fütursuzluğunu,sendika değiştirirse, kendisini müdür yardımcısı olarak teklif edebileceğini söyleyen müdürünü konuşan bu değişmez kadroya yeni birinin katılacağı duyumu alındığından beri herkeste tedirginlikle karışık bir merak dalgası gâh alevlenip, gâh sönerek yayılıyor.

Tedirginliğin nedeni kurumun bağlı olduğu ilçe teşkilatından, gelecek memurun psikolojik olarak sorunlu olduğuna dair kurum yöneticilerine yapılan üstü örtük uyarı idi.
Ne var ki çok uzun zamandan beri bir arada çalışanların arasında kendiliğinden oturan sessiz hukuk, bu minik uyarının kurum yöneticilerinin tüm çalışanlara dedikodu amaçlı değilse de uyarı mahiyetinde çıtlatılmasına neden oldu.
Bu imâlı küçük uyarı, her gün işe gelip giderken güzergahını bile değiştirmekten çekinen memur taifesinin rutin çalışma sahasında biraz hareketlilik yaratmıştı.Amacı yeni gelecek çalışanla yaşanması muhtemel sorunların en aza indirilme gayesi taşısa da.

Bu haber yayılır yayılmaz tüm gedikliler eski kurallara daha sıkı sıkıya bağlı davranışlar sergilemeye başladılar, çay saatleri, yemek saatleri daha düzenli, birbirleri ile iletişimleri samimi ama daha mesafeli bir hal aldı.Gelecek iş arkadaşının yedi sekiz ay çalıştığı her kurumda birkaç kişi ile sorun yaşayıp soruşturma geçirmelerine neden olduğu duyulduktan sonra, aralarında tatsızlık yaşamış olanlar için kendi aralarında olup biten tatsızlık daha bir küçülmüş anlamsızlaşmıştı.

Nedir bizi gelecek olan, henüz bir zararını görmediğimiz bu insana dair kaygıya sevk eden şey? Geldiği yerlerde başkalarıyla sorun yaşamış olması mı?
Demek ki biz o başkalarıyla, diğer başkalarıyla hep benzer şeylerden mutlu olur, üzülür ya da hınç dolarız.

Yoksa niye tedirgin etsin bizi, birileriyle sorun yaşamış olması.

Beklenmeyen şey gelecek şahsın da tüm bu olası uyarı ve önlemleri tahmin edip ona göre tutum geliştirmiş olabileceği idi.

Âsaf öylesine bıkmıştı ki buraya gelmeden aklına burada çalışan bir iki isme ulaşmak geldi.Sonra birbirleriyle arkadaş olan bu kişilerin arkadaş listesindeki kurum çalışanlarına facebook hesapları üzerinden bir göz atmak, biraz olsun müstakbel mesai arkadaşları hakkında fikir edinip ona göre gardını almak çok zekice bir fikir gibi geldi.

İşler yolunda gitti. Şube müdürü çağırdı Asaf’ ı ve ‘’Artık uslan be oğlum!  Her gittiğin yerde aynı şeyler.Yorulmadın mı bak?  Hem seni şimdi kendi çocukluk arkadaşımın yönetici olduğu bir yere göndereceğim.Biraz kenar bir yer hem kalabalığı gürültüsü de yok. Şu davalar sonlanınca geri gelirsin fakat sen de yavaşla biraz. “dedi.

Fırsat ayağına gelmiş, şube müdürü çocukluk arkadaşım dediği müdürün adını soyadını vermişti, “Sen gitmeden arar, sana yardımcı olmasını söylerim. Hadi şimdi eve git dinlen, gidip başlamak için yeterince vaktin var istersen bir hafta sonra da başlayabilirsin’’ dedi.

Teşekkür ederek şube müdürünün odasından ayrıldı.Eve gidene kadar otobüs durağına yürürken, durakta otobüs beklerken hep “Yine çuvalladım’’ diye düşündü.

Eve en yakın durakta inip yürümeye başladı. Ellerinin derisinin soğuktan gerildiğini hissettiğinde, iki elini montunun cebine koyup aslında çok uzun zamandır elleri cebinde yürümediğini düşündü. En son altı yaşında babası ile gelenekselleşmiş pazar yürüyüşlerinde yan yana babasını taklit edişi, eller cepte ıslık çala çala yürüdükleri o yıllar geçti gözünün önünden.

Sonra babası ellerini, ıslığını, o gürbüz bıyığını, ‘’seni seni! ‘’ diyen gülüşünü alıp gitmiş. Annesi de onu, okusun büyük adam olsun diye, o çocuk yetiştirme yurduna yerleştirmişti. İlk zamanlar sık sık ziyaretine gelirken, sonraları epey seyrekleşmiş yılda bir iki görüşmeye kadar düşmüştü. Artık yaz tatillerinde, yarıyıl tatillerinde onu alıp evlerine götürmez olmuştu. Hele son görüşmeye sıska, ürkek üç – dört yaşlarında bir kızla beraber gelmiş, kız durmadan annesinin hırkasını çekiştirerek ‘”eve gidelim! eve gidelim!” diye zırlayıp durmuştu.       Annesinin dediğine göre kardeş olduğu o sıska kızla, annesinin son ziyaretiydi,  Âsaf’ ı ne arayan ne soran oldu. O da bir daha elleri cebinde yürümedi. Elleri hep lazımdı ona, sopayla kafasına kafasına vurulurken, iki hırpani ele yakaladığında kurtulmak için, kaçarken hep lazımdı elleri,  her an her şeye hazır olmak için bir daha iki eli cebinde ıslık çalarak gezmedi.

Beklenen gün, beklenmedik diğer şeyleri da alıp geldi. Kırklı yaşlarında görünen fakat henüz otuz ikisinde olduğunu sonradan öğreneceğimiz Âsaf, il içinde davalık olduğu iş arkadaşları ile mahkemesi sonuçlanmadan kulaktan kulağa oyunu oynar gibi kuruma bağlı, başka bir  iş yerine geçici görevle gönderilerek ateş alanından uzaklaştırılmış, olayların büyümesi önlenmişti. Ancak bu kadar sık tekrar etmesine rağmen daha ciddi bir ceza almamıştı.

Kırklı yaşlarında her insanın yüzünde çizgiler, kırışıklıklar olur ama onun yüzündeki her çizginin üzerinden birkaç kez geçmişti sanki acılar.Depremden sonra tek tük ayakta kalmış, tüm  hasar hatıratını dış duvarlarına resimleyen ev soğukluğu vardı.

O da yorgundu yeni başlangıçlardan, tahmin ettiği şekilde sonuçlanacağı başlangıç, başlangıç sayılmazdı ne de olsa. Sonu bilmenin yorgunluğuyla başlamak.

Yeni mesai arkadaşını bekleyen memurlar arasında bir kıpırdanma, heyecan, “Aman bana patlamasın’’ tedirginliği vardı.Söylenenler doğru ise daha önceki iş yerinde ilk başladığı gün, yakınlık göstermeye çalışan birinin “Merhaba hoş geldiniz, nasılsınız ?’’ sorusuna  hiç duraksamadan “Sana ne, iyi olmak zorunda mıyım?” diyerek agresif diyaloglar kurduğu kulaktan kulağa yayılmıştı.

Her çay molasında provalar yapılıyor, kapıdan girerken, bir şey söylemez, seslenmezse görmezden gelip, konuşmayı ilk onun başlatması şimdilik herkesin hemfikir olduğu bir çözüm gibi görünüyordu.Kimsenin içi rahat değildi.

Ramis Bey en son yazıları gelen-giden evrak defterine  kaydettikten sonra kendisine demli bir çay koyup, arkadaşlarının yanına geldi her zamanki yerine geçip oturdu. “Aslında benim aklımda başka bir şey var. Bana kalırsa o zaten çok büyük bir ön yargıyla geliyor, baksanıza bu kaçıncı yer değişikliği kısacık çalışma hayatında.’’ dedi. Herkes bir anda ona döndü sözlerini tamamlamasını bekledi. Ramis Bey, ‘’Şimdi eğer iyi bir planlama yaparsak onu, kendisine karşı hiç bir kötü niyetimiz, ön yargımız olmadığına ikna edebiliriz’’der demez, “ Ama nasıl?” diye bir kaç defa tekrar etti daha genç olanlar, Ramis Bey’in boş konuşmadığına sık sık tanık olan kıdemliler ise vakit kaybetmeden Ramis’ in planını öğrenip uygulanması gerektiğini başlarıyla onayladılar.

“Eğer göreve başlama yazısı ile gelip başladığı gün ki belki bugün bile gelebilir malum bugün pazartesi, haftanın ilk günü.İlk benim yanıma çıkacağı için ben aranızdan seçeceğimiz bir kişiyi yanımda hazır bulundurayım.Daha bana evrakı uzatır uzatmaz ona, ‘Ben senin göreve başlama yazını, bugün yazmak zorunda mıyım, hayır yazmak zorunda değilim.Üstelik herkes buraya gelirken ilk benim yanıma gelir sonra bir daha bana uğramaz diğer arkadaşlarla yakınlaşır, tek tük bir imza, kayıt gerekmedikçe bir daha beni ne arar ne sorarlar’ diyerek dışarı çıkıp ortalıktan kaybolayım bir saat kadar.”

Yanımda hazır duran arkadaş hemen kendi kendine konuşur gibi anlatmaya başlasın: “Tüh! Ramis abi gene bozuldu, kahretsin! biz ne kötü insanlarız ki bu şeker gibi adamı zıvanadan çıkarıyoruz. Âsaf Bey siz üzerinize alınmayın lütfen sizinle alakalı değil, bu arkadaşımız aslında çok iyi, dürüst tertemiz birisidir fakat ara sıra böyle duygusallaşır bocalar, ama biz onu tanıyınca çok sevdik, arada sırada bize böyle çıkışları oluyor.

Ne yazık ki kimi kimsesi yok bizden başka, o yetiştirme yurdunda büyümüş, ailesi her şeyi biziz. O da sever bizi bir sıkıntımız derdimiz olunca elinden geldiğince bizi yalnız bırakmaz ortak olur her derdimize.

_Siz şöyle buyurun beş on dakika oturun ben size çay söyleyeyim.Bu arada da evrak kayıt işlerinizi yaparız.Ama önceliğim Ramis Abi. Ona bir bakıp geleyim çok kırılmışa benziyor bizlere, diyerek odadan çıksın beş dakika sonra gelip, Âsaf’ ın evrakını  işleme koysun.

_ Sizden ricam bu konuştuklarımız aramızda kalmalı.Çok kırılır hassas olduğu bu konunun tanımadığı biriyle paylaşılmasına.

Âsaf ‘la ortak bir sırrın dostluğu körükleyen sıcaklığına yer açsın.Benimle benzer yaşantılarının olduğunu düşünmesi de ona iyi gelecektir.’’ dedi.

Ramis’ in planı oy birliği ile kabul edildi. Nasılsa bir yolunu bulup hır gür çıkaran Âsaf istese herhangi bir şeyden sorun çıkarırdı. Kaybedecek ne vardı en fazla ilk günden kopacaktı kıyamet üç gün önce ya da sonra çok fark etmez diye düşündüler.

O gün gelen giden olmadı rutin işler, imzalar, üst yazılar, arada çayla kurabiye atıştırmalar eskisi gibi tanıdık bir sükunet duygusuyla sürdü.

Salı sabahı sakin bir şekilde başladı mesai. Ramis Bey herkese dün kararlaştırılan senaryoyu kısaca hatırlattı. Necip’i bu senaryoda kendisine yardımcı oyuncu olarak aldı ve rolüne çalıştırdıktan sonra role en uygun kişiyi seçtiği için kendisi ile gurur duydu.

Necip’ le beraber henüz oturmuşlardı ki kapı usulca çaldı ve içeriye Âsaf girdi. Doğru Ramis’in masaya yöneldi elindeki kağıtları uzattı. Ramis kağıtlara şöyle bir baktıktan sonra kararlaştırdıkları gibi ayağa kalktı. Bir çırpıda saydı döktü, bir yandan söylediği sözlerin Âsaf üzerinde bıraktığı etkiyi kestirmeye çalışırken, diğer taraftan Necip’ in durumu toparlayıp toparlayamayacağını düşünerek yapay bir gürleme ile odadan çıktı.

Necip kendisine öğretildiği üzere hemen devreye girip bir bir anlattı, Ramis’ in ne kadar hassas biri olduğunu. Aslında iyi insan olduğunu, nasıl zor bir çocukluk geçirdiğini söylemek istemediği halde, durumun nazikliğini ifade etmek için kısacık bahsetmek zorunda kalmış gibi yaparak Âsaf’ ın  zihnine Ramis’ in istediği zaman yeşerteceği tohumları attı.

Hayatı boyunca belki de ilk defa Âsaf ‘ın karşısına anlayış ve hoşgörüsüne ihtiyaç duyan birisi çıkmıştı. Kendisinden beklendiği gibi olgun bir şekilde karşıladı. “Bazen herkes tökezler, hangimiz gün yirmi dört saat aynı ruh halimizi koruyabiliyoruz ki… Hiç sorun değil, isterseniz yarın gelip başlarım’’ dedi.

Necip bu anlayışlı damarı yitirmemek için hemen atıldı : “Ben iki dakikada çıkarırım yazınızı, müdür beye onaylatır başlatırız sizi. Bir saati bulmaz Ramis abi de gelir Bakın göreceksiniz acısını içine gömüp her zamanki gibi herkesin yardımına koşacaktır’’ diyerek göreve başlama yazısının çıktısını alıp ayağa kalktı. “Buyurun Âsaf Bey. Evrakınızı müdür beye onaylatıp, sonra da diğer arkadaşlarla tanışmaya çıkalım.’’ dedi

Kurumda herkesçe sevilip sayılan bu yufka yürekli Ramis Bey’i kırmamak için tek yol, kontrolü Necip’ e bırakmak gerekir diye düşündü, ve Necip ‘ in dediklerini bir bir yaptı.

Resmi imzaları, yazıları tamamlayıp, büroya çıktılar. Necip yeni iş arkadaşını çok kibar bir şekilde tanıştırdı. Hemen çaylar söylendi , çayın ve bu sıcak tanışmanın soğumasına fırsat vermeden Ramis Bey de geldi, planladığı gibi Âsaf‘a elini uzatıp “Hoş geldiniz arkadaşım hayırlı uğurlu olsun, az önceki saçma tepkimi hoş gördüğünüz için ayrıca teşekkür ederim. Aslında bu vefasızlara idi sitemim. İmza falan gerekmese yanıma uğrayacakları yok.Hepsi burada bir arada oturup duruyor.Ben tek başına kalıyorum. Yanlış zamanda patladım. Kusura bakma ’’ dedi. ‘’Hiç sorun değil, olur bazen’’ dedi Ramis’in elini hiç bekletmeden sıktı.

Bugün burada göreve başlarken bütün memuriyeti boyunca  ilk defa birileri anlayışı için teşekkür etmiş, çoğunlukla aynı sıra ortak olma şansı vermişti.

Önceki çalıştığı yerlerde, bütün kurum kendisine dair bir sırrın ortakları olarak gizli bir ittifakın içerisinde olur, bir tek o tek başına, ne kendisi hakkında neyi ne kadar bildiklerini, ne de gerçekte ne bildiklerini bilir. Sadece müsamaha gösterilen baş belası olduğu hafifçe ıslatılıp yüzüne vurulurdu.

İçinde garip bir dinginlik hissetti bir yakınlık duydu ama Ramis’e mi, Necip’e mi emin olamadı. Belki başkalarının ne koyu karanlıklardan geçip geldiğini bilmek, duymak insana kendi dramına katlanabilme gücü veriyordu.

 

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*