Arka Vagondakiler / Zeynep Eşin

                                                   

Trende delilik diz boyu. Arka taraftan bir gürültüdür geliyor, sanki kıyamet kopuyor. “Ne ola ki?” Merak edip yaklaşıyorum, arka vagonu göremeyecek kadar insan kalabalığı, onları umursamayıp camdan dışarıyı izleyen insanlar. Kenarda durmuş sigara içip dışarıyı seyre dalmış bir adam çarptı gözüme, öylece umarsızca sigarasını tüttürüyor.

“Bu gürültü de ne ola ki?’’

Adam tavrından ödün vermeden, yokmuşum gibi davranıp devam ediyor camdan dışarıyı seyrine. Sağır olduğunu düşündüm önce, bana bakması için dokundum omzuna.

“Sesleri duymuyor musun?’’

Omuz silkti önce, dönüp:

“Duyuyorum.’’

“Neden cevap vermiyorsun? ‘’

Kendinden emin bir tavırla:

‘’Arka vagon treni yavaşlatıyor.’’

Tekrar gözlerini umarsızca camdan dışarı dikti.

“İyi misiniz? Öyle saçma şey mi olur? Hey, Sana diyorum, insanlar treni neden yavaşlatsın?’’

Elindeki sigara izmaritini camın kenarında söndürüp attıktan sonra:

“Çünkü çok konuşuyorlar, sakin ol, hayatta kalmak istiyorsan daha az görüp, daha az konuşup, daha az duymalısın. Tabi arka vagondaki yerini almak istemiyorsan.’’

“Hastalık bu, bir vagon dolu insanı ölüme terk etmek delilik.’’

“Bak dostum, onlar da teslim olmamak için birçok çözüm aradı elbette, bulamadılar. Yolculuk onlara susmayı öğretti, kendilerini her güçsüz hissettiklerinde bu uyuşturucuyu tercih ettiler.’’

“Üzücü! Kendilerini güçlü hissettikleri anları hepimiz toplanıp mumla arasak bulamaz mıyız?’’

“Gel dostum, gel gezintiye çıkalım seninle, belli ki olan bitenin çok da farkında değilsin.’’

Her adımımız bir sonrakini çağırdı. Karanlık, trenin üzerini örtüp koridorların birbirinden habersiz odalarında yankılanan fısıltılarına uzandı.

“Sanki dışında kalmak mümkünmüş gibi yaşananları umursamadık. Sonrasında, anlayacağın, keskin cephelere bölündük. Arkada gördüğün gibi en kalabalık cephe ne yazık ki umursamazlardı.’’

“Bu işte bir yanlışlık olmalı, bir ya da iki seçenek değil üçüncü bir çıkış.’’

Çok geçmeden sesimi koridorda bir gürültü böldü, adımlarımızı hızlandırıp sesin olduğu noktaya koştuk.

“Ben size bir şey yapmadım,’’ diye bağırıyordu bir genç.

‘’Zaten şu kompartımanda kalıyorum, hadi çekilin de yolumdan, gideyim.’’

Kısa bir sessizlikten sonra köşeye sıkıştırdıkları gence bir hamle daha yaptılar. Diğerine göre daha topluca olan, cebinden çıkardığı çakıyı gencin üzerine doğru bir sağa bir sola sallarken aynı zamanda kafasıyla da ritim tutuyordu. Ne zevk alıyordu birini korkutmaktan. Tutamadım kendimi, ilk adımımı attığımda kolumdan geriye doğru sert bir şekilde çekti beni.

“Hayır, biz sadece seyirciyiz, tıpkı etrafında gördüğün herkes gibi.’’

‘’Nasıl yani, korkutmasına, saldırmasına, hatta belki öldürmesine izin mi vereceğiz?’’

Sustu. Elindeki bıçağı aşağı doğru indirdi topluca olan, arkasını döndüklerinde delikanlıda bir rahatlama olmuştu, havaya diktiği omuzlar birden aşağıya doğru kendini salıverdi, derin bir oh çekmesine izin vermeden yeni bir hamle karşıladı genci, çakı karın boşluğundaki yerini aldı. Göz bebekleri yerinden fırlayacak gibi açıldı, çok geçmeden kirpikleri birleşip bedeni yere yığıldı. Bir feryat daha koptu, arkadan “oğlum” diyordu bir baba. ‘’O benim oğlum.’’

Derken, kolundan sıkıca tuttu iki görevli, yaşlı adam ölen oğluna kavuşamadan debelendi yerde.

‘’Batsın treniniz de istedikleriniz de.’’

Görevlilerden biri cümlelerini kesti adamın. Koridorda sürükleyerek götürürlerken o yine gözlerini dikti oğluna, yanağından dökülen yaşlarla. Seyirciler dağıldı çil yavrusu gibi sağa sola, az önce kimse ölmemiş gibi yaşamlarına devam ettiler. Hatta birkaçı fotoğraf çekiyordu utanmadan. Şaşkın gözlerimi yanımdaki adama diktim, kolumdan tutup boş olan bir odaya çekti beni, oturduk ve bütün soğukkanlılığıyla:

“Ölü sayısı iki basamaklı ise tepkiler daha yoğun, üzüntüler daha gerçekçi elbette, ama tek basamaklı ölümleri kimse umursamıyor.’’

“Ne yani, tepki göstermek için çoğul ölümler mi gerekli? ’’

“Kitlesel olmayınca ölümler, gördüğün gibi dramatik gelmiyor insanlara. Hatırla, gazetelerin altıncı sayfalarında, pisi pisine gitti haberlerini sadece iki satırla…’’

“Bu tutarsızlık, bu delilik, bu boş vermişlik.’’

“Haber de mi izlemezsin be adam!’’

Kalktı ayağa, saatine baktı. Kolumdan tutup:

“Saat on dokuz otuz, haber saati, gel benimle!’’

Koridordan geçip trenin ortak alanı olan kafe bölümüne geldik. Etrafıma bir göz attım. Önceden olsa haber saatinde herkes ekrana kilitlenir, dünyadan haberleri alıp olan biten karşısında ahlanıp vahlanırdı. Burada da her yerde olduğu gibi kimse haberleri izlemiyor, bireysel sohbetlerine devam ediyorlardı. Kumandayı aldı adam, televizyona daha çok yaklaşıp sesini açtı, diktik gözlerimizi ekrana.  Haber spikeri Haliç’te bulunan cesetlerden bahsediyordu.

“Haliç’te denizden erkek cesedi çıktı. Köprü altında deniz yüzeyinde hareketsiz bir kişiyi gören çevredekiler, durumu Sahil Güvenlik ekiplerine bildirdi. Belirtilen noktaya gelen ekipler birden çok ceset olduğunu belirtti .’’

‘’Nasıl bu kadar gevşedik biz, yaprak gibi savruluyoruz, kimse nereye düştüğümüzü bilmiyor.’’

Karaya çıkarılan onlarca ceset ve buna aldırış etmeden balık tutmaya devam eden insancıklar vardı ekranda.

“Kimsenin umurunda değil hangi siyah denizin bizi alıp götürdüğü.”

Omzuma dokunup yürümeye başladı.

“Herkes herkesin bir sigara içimi kadar umurunda, işte görüyorsun. Bir sigara içimi üzülüp, bir sigara içimi dertleniyor, sonra sigaramızı söndürüp, boktan heveslerimizin peşine takılıp, yanı başımızdaki insanların trajedilerini süratle unutuyoruz.’’

Durdum, giderek daha çok ağırlık çöküyordu omuzlarıma. Arkamda bir kadın söylediklerimizi işitmiş olacak ki başladı konuşmaya:

“Ne kadar az düşünüp umursamaz davranırsan o kadar güçlüsün. Duygularını ne kadar az belli edersen o kadar değerlisin dostum. Çağ bunu gerektiriyor,’’ dedi, sigarasının dumanını üfleyerek.

Arkamı dönmek gelmiyordu içimden; ama yine de gözlerine bakmak istedim,

“Bana kalırsa bu umarsızlık hastalığı bu çağa ait falan değil, çünkü oldukça çağ dışı. İnsanlar zamanı falan bükmeye kalkıyor, siz önünüze çekilen setin farkında değilsiniz, daha fazlasını örmekten bahsediyorsunuz. Güçsüzlüğün göstergesidir umursamazlık. ”

Sonra döndüm kendi etrafımda.

“Hey… Kulak verin bana, değişmek, güçlenmek, günün getirdikleriyle savaşmak ve öğrenmek zorundasınız.’’

Kimse dinlemiyor, herkes rutin işlerine devam ediyordu. Sonra kadın ayağa kalktı, yanıma yaklaşıp:

“Biz doğup büyüdüğümüz yerden olduk, orada gözümüzü açtık, evlendim, evlendiğim gibi yine aynı semtte kiraya gittik. İşte, tam hendeklerin kazıldığı sokakta. Benim halılarımda hâlâ kurşun izi var. Her gün kapımızı çalıp “Hepiniz dışarı çıkın!” diyorlardı. Kimseye rahatlık vermiyorlardı. Çıkmayanları zorla dışarı çıkarıyorlardı. ‘Ya ölürsek!’ diyorduk, umursamıyorlardı, her sabah kapımızı çalıp bizi ölüme götürüyorlardı.”

Kadının kelimeleri dokunuyor ruhuma. Kısa, sessiz, bir o kadar sağır edici! Kıvranıyorum, utanıyorum, küçülüyorum karşısında, o da fayda etmezdi biliyorum.

“Haklısınız. Bizim sizi fark etmemiz için bir bombaya daha ihtiyacımız yoktu aslında.’’

Hızlı adımlarla koşturmaya, tek tek koridora sıralanmış odalara bakmaya başladım.

“Ne arıyorsun?’’ diye sordu adam merakla.

“ Gençleri arıyorum, nerede onlar, onlar nerede? ‘’

‘’Koşturmayı kesersen yardımcı olacağım.’’

‘’Bırak artık beni, saatlerdir beni ikna etme çabaların boşa değil mi?’’

‘’ Sen söyle bakalım, hangi gençleri arıyorsun. Aşk, para, kariyer derdinde olanları mı, yoksa kötüye giden düzeni değiştirme derdinde olanları mı?’’

‘’ Onlar da mı?’’

‘’Evet, onlar da dedik ya, orta yerinden ikiye diye!’’

Ellerimle dizkapaklarımı tutup eğildim başım aşağı.

‘’ Sen şimdi ikinci seçeneği arıyorsun, hadi doğrul, gel benimle!’’

Doğruldum, sırtımdaki yük o kadar ağırlaşmıştı ve ben artık ayaklarımı çekmekte zorlanıyordum. Tek umudumdu gençler. Kapısı kapalı karanlık bir kompartımanın önünde durduk.

“İşte buradalar…’’

Kapı duvardı, cebinden çıkardığı feneri küçük camdan içeri tuttu, birçok genç vardı içeride.

‘’ Kapı?’’

‘’Kilitli.‘’

‘’Neden?’’

……

‘’Söylesene be adam!’’

‘’ Gençler buraya kapatıldı makinist tarafından. ‘’

‘’ Sebep?’’

‘’ İddialara göre çok ses yapıp trendeki yolcuların huzurunu bozuyorlarmış, mahkûm edildiler. Aç, susuz ve ışıksız…  Yolculuk boyunca burada kalmaya… ’’

 

Koridor boyunca koşarak kafamı yerden kaldırmadan kompartımana gidiyorum. Kocaman bir ağız gibi gerilip titreyerek, koyu lacivert gölgelerle karartılmış kompartımana bakıyorum. Uyumalıyım. Gördüğüm her şeyi unutmalıyım. Uyumalıyım. Gözlerimi kapadım, yutkundum, nefes alamazken iki büklüm oldum. Ellerim bedenimi kucaklamaya yetmiyor, parmaklarım utancından dökülüyordu. An geldi; göz açıp kapayıncaya, hapşırıp susuncaya, yutkunup duruncaya kadar sürdü. Kare kare ilerleyen bir fotoğraf örgüsüydü gördüklerim.  Duruyorum. Gördüklerim, duyduklarım kadar başımı cama vuruyorum; küt! Kafamın içinde yankılananları duymaz oldum, yalnızca küt! Sesler sızımın önüne geçmek için yarışıyor, uyuşukluk koşar adım uzaklaşıyor. Harfler, heceler, kelimeler, biri bitmeden diğeri başlayan cümleler, yükseliyor, yükseliyor. Sus, sen de, sen de! Ona söyle, o da sussun! Hep bir ağızdan konuştuğunuzda anlayamıyorum. Etrafım yaşayan ölülerle dolu. Ya da ölmüş yaşayanlarla… Haydi dağılın, çünkü kimse kimsenin umurunda değil! Haydi dağılın, çünkü birlikteyken çok komik görünüyoruz! Haydi dağılın, çünkü bu kadar bokluğa ancak yalnızken tahammül edebilirim!

Dışarıdaki sesler şiddetle yükselmeye devam ediyordu. Çok geçmiyor, bir başka umarsız geliyor. Kopan küçük kıyamet onun da uykusunu bölmüş belli ki. Tatlı yolculuğuna halel gelmiş, o da soruyor ne olduğunu. Ben de olan biteni izliyorum o ara. Soru soran adama bakıyorum. Birinin cevap vermesini bekliyorum ve bir deli yetişiyor hemen imdadıma. “Bu arkadaki vagondakiler var ya… İşte bunlar yüzünden tren yavaş gidiyor. O yüzden vagonu trenden ayırmaya çalışıyoruz,” diyor tüm inanmışlığıyla.

“Siz manyak mısınız? Bunca insan ölüme mahkûm edilir mi?’’ diyor adam.

“Sen mahkûm edilip edilmeyeceğini makinistten iyi mi bileceksin?” diye çıkışıyor en son biri adama. Onu duyan herkes de katılıyor,  dayanamıyorum, sonra başlıyorum yaklaşıp konuşmaya:

‘’Dünyadaki herkesten daha uzun duvarlar ördünüz yetmedi mi? Kusura bakmayın ama kimse sizi sonsuza kadar el üstünde tutmayacak, en kötüsü bu duvarlar sizi korumayacak, görün artık be, görün! Makinist kafasını gömdüğünde kuma, açıkta kalan kıçı ne kadar güvendeyse siz de o kadar güvende olacaksınız.”

Biri çıkıyor.

“Makiniste haber verin, bu adam çok konuşuyor!’’

‘’Yanlış anlamayın beni niyetim… Aman be… Ne haliniz varsa görün, size akıl verende kabahat! Yanlış anlayın beni. Evet, evet yanlış anlayın, size vicdanımla, cesaretimle efeleniyorum. O makiniste kafa tutuyorum. Deliliğimi insanlığıma basamak yaparak geçiyorum diğer tarafa. Ayırın lan vagonu.

 

 

 

Fotoğraf: https://bit.ly/2tnIdHK

 

 

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.