sakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escort

Ardında Kalan / Şeyda APAYDIN

01 Nisan 2019 1

Balkonda kahvemi içerken dışarıdaki hayatı izliyorum. Güneşin önüne geçmiş beyaz bulutların altında kuşlar telaşlı telaşlı uçuşuyor. Karşıda uzanan dağların başında kartallar dönüyor. Aşağıdaki istinat duvarına konmuş kaya bülbülü bir şarkı tutturmuş ötüyor da ötüyor. Yeşermeye başlayan tarlada iki siyah yavru köpek, güneşten şımarmış, birbirleriyle oynuyor. Yoldan geçen sütçü de coşmuş, sabırsız. Durmadan bastığı kornasıyla yüksek apartmanlardaki müşterilerini aşağıya çağırıyor. Baharın tatlı soluğuyla nazlı nazlı salınan ağaçların tomurcukları açtı açacak. Yeni biçilmiş çimlerin kokusu buram buram yükseliyor. Servis bekleyen öğlenci öğrenciler, ağır çantalarına rağmen uçucu bir hafiflikle seksek oynuyor.

Bu tatlı ritme katılmak için evden çıkmaya karar verdim. Hedefim, epeyce uzaktaki market. Ekmek alacağım. Kulaklığımı taktım, bir iki kanal değiştirdim, radyolara da bahar gelmiş. Yola çıktığımda, kış boyunca bedenimi yoran kabanı giymediğimi fark ettiysem de dönmedim. Ben de kabuğumu atmalıyım. Hafif yürümeyi özlemişim. Sırtımda sadece cüzdanımı koyduğum çanta, ayaklarımda spor ayakkabılar. Müzikle coşup yokuş aşağı hızlı hızlı yürüdüm. Güzel bir filmin başlangıcındayım sanki. Temiz havayı ciğerlerime çekince baharla birlikte sevinç doldu içime. Taşların arasından kafasını uzatmış “Buradayım!” diyen otlara, kaldırım kenarındaki minik çiçeklere baka baka markete vardım. Hep üşendiğim yol ne kadar da kısaymış. Mutluluk, hayatı da zamanı da hafifletiyormuş.

Marketten, yeni gelmiş sıcak ekmeği alıp çıktım. Şimdi, neşeyle hızlıca indiğim o dik yokuşu tırmanacağım. Güneş parlıyor, yumuşak bir rüzgâr, ne yapacağı kestirilemez bir çocuk gibi oradan oraya koşuyor. Biraz yürüdükten sonra tıkandım. Kış hâlâ bedenimde, tutuyor beni. Yavaşlıyorum. Güneş önce gözlerimi sonra bedenimi yakıyor. Biraz dinlendikten sonra yolun karşısına geçiyorum. Apartmanların gölgesinden yürüyeceğim. Artık gözüm ne çiçekleri ne böcekleri görüyor. Bir an önce yokuşun bitmesini istiyorum. Yolu yarıladım. Hemen eve dönmek istemiyorum. Ana yoldan sola kıvrılan sokağa bakınca aylardır yapımı süren parkın bittiğini görüp oraya yöneldim. Yol düz. Güneş binaların arkasında, ağaçlar, kuşlar, böcekler yeniden gözüme görünür oldu.

Park, yüksek binaların bulunduğu dağın yamacında. Basamak basamak düzenlenmiş. Girişinde beyaz bir sütun var. Üzerine kırmızı harflerle “Şehit M.Y. Parkı” yazılı bir tabela asılmış. Gözlerimi “Şehit” yazısından alamıyorum. Kim bilir nerede, kim bilir nasıl, kim bilir kimin çektiği tetikten çıkan kurşunla yarım kaldı hayatı? Kim bilir geride kimleri bıraktı? Kim bilir neleri düşlüyordu?

Hoş hangi hayat tam anlamıyla her şeyin yaşandığı bir hayattır ki? Her ölüm yarım bırakmaz mı bir şeyleri? Her ölüm yakmaz mı geride kalanların yüreğini? Her ölümle yaralanırım ama genç bir insanın ölümü, özellikle de şehit olması, daha derinden yaralar beni. Kendimi sorumlu hissederim. Benim de payım vardır ölümünde. Biz rahat yaşayalım diye yarım kalmıştır onun yaşamı. Biz yemek yerken belki de o açtır. Biz uyurken o ayaktadır. Biz sevdiklerimizle beraberken, o özlemle kavrulmaktadır. Biz sıcaktayken belki o soğukta, biz serindeyken belki de o kavurucu sıcakta mücadele etmektedir. O kimler için bunları yaptığını bilmezken biz de kimlerin bizim için öldüğünden habersiz ve onlara kayıtsızız.

Şehidin adının yazılı olduğu sütunun hemen sağında gri beton trafo var. Coşmuş yeşilliklerin içinde tüm çirkinliğiyle sırıtıyor. Parlak güneş, ılık rüzgâr, kuş cıvıltıları “Yaşam!” diye bağırırken gri beton trafonun dört bir yanına çakılmış tabelalarda bir kuru kafa resmi var. Bu, acımasız birinin, uykusunda güzel bir düş gören insanı korkutarak uyandırması kadar kötü.

Trafodaki “Dikkat Ölüm Tehlikesi!” uyarılarının bulunduğu duvarlardan birine, yanlamasına kocaman harflerle yazılmış iki kelimeyi görünce, kalbim sıcacık oluyor. Bir aşığın daveti bu:

“Beni sevsene!”

Aşağıdaki sekilerden çocuk sesleri geliyor. Birkaç çocuk kaydıraktan kayıyor, anneleri tetikte bekliyor. Jimnastik aletlerinin bulunduğu alan boş. Çardaklar boş. Yeni konulmuş çöp kutuları parlıyor. Beyaz metal direkli lambalar da yeni. Direklerde de “Dikkat Ölüm Tehlikesi!” uyarısı.

Parkın bekçisi gibi duran sütuna bakıyorum yeniden. Orada çerçevelenen harfler değil, sönmüş bir hayat. Sevdikleri, sevenleri, geride bıraktığı hayatlar var. Kaldıkça daha da acıyacak içim. Ayrılıyorum girişinden öteye gidemediğim parktan.

Az ilerideki yoldan, şehide, parka ve kalbimdekilere kayıtsız arabalar geçiyor. Güneş, parkı gören yüksek apartmanların camlarından olanca gücüyle yansıyor. Sütçü, apartmanların arasında dolaşmaya devam ediyor. Kargocu yükünü almış, gürültülü aracıyla siteden çıkmaya hazırlanıyor. Bir dolmuşçu korna çalarak geçiyor. Yolun kenarındaki tarlada köpekler neşeyle oynuyor. Gökyüzüne bakıyorum, kızarmaya başlamış. Kırlangıçlar, sığırcıklar, serçeler heyecanlı heyecanlı uçuşuyor. Güneş battı batacak.

Yokuşu tırmanmaya devam ediyorum. Solumdaki apartmanın kapısı açılıyor, yaşlı bir adam, üzerine poşet geçirilmiş kocaman bir tepsiyle çıkıyor, soğan kokusu yüzüme vuruyor. Pide yaptırmaya gidiyor herhalde.

Otobüs durağının camında, “Bahara Merhaba Kermesi” afişi, semt sakinlerini davet ediyor.

Kapıcılar apartmanların önündeki çiçekleri, gülleri yaza hazırlıyor.

Yüreğimle birlikte daha da ağırlaşmış adımlarla ilerlerken iki apartman arasındaki bir çardakta, halka halinde oturan başları bağlı, şalvarlı kadınları görüyorum. Biri bizim apartman görevlisinin eşi. Kocaman kırmızı termoslarının parıltısı gözümü alıyor. Kalabalık ama sessizler. Yanlış ya da yasak bir şey yapıyormuş gibi sinikler.

Apartmanların arasındaki isimsiz parkta çocuklar top oynuyor, salıncağa biniyor, kaydıraktan kayıyor.  Gölgede kalan çimlere uzanmış bir çocuk görüyorum. Gökyüzüne değil elindeki tablete bakıyor.

Nihayet apartmanımızın bahçesine varıyorum. Güller budanmış. Bir iki yıl önce diktiğimiz hanımeli, çardağın üst çıtalarına tırmanmış, mutlu. Yeni dikilmiş fidanlar, koltuk değneğine yaslanmış gibi, toprağa çakılmış sopalarla yaşama tutunmaya çalışıyorlar. Sokak lambasının direğine bağlanmış bir bez, emlakçının bez afişi, rüzgârda sallanarak “Buradayım” diyor.

Apartmanımıza giriyorum. Yirmi dört saat açık güvenlik kamerası kayıtta. Gireni çıkanı kaydediyor ama uzaklarda sönen hayatın kaydı yok onda.  

Asansörle, gerçek hayattan ayrılıp yukarıya çıkıyorum. Eve giriyorum. Ekmeği mutfak tezgâhına koyup kulaklığımı çıkarıyorum. Sessizlik…

Şehit yüreğimde.

Merakla bilgisayarı açıp adını arama motoruna yazıyorum. Bir Facebook sayfası. Yarım kalmış bir hayatın son fotoğrafı çıkıyor karşıma. Üç yıl önce paylaşmış. Asker kıyafeti üzerinde, “Az kaldı” diye yazmış. Esmer, uzun boylu, yakışıklı. Gözlerinde umut var. Umuduna ağlıyorum.

Trafonun üzerindeki “Beni sevsene!” yazısı geliyor gözlerimin önüne. O da birine âşık mıydı acaba? O da birine “Beni sevsene” demiş miydi?

Bir yorgunluk kahvesi yapıp balkona çıkıyorum. Gün batıyor. İlk yudumu aldıktan sonra bir hışırtı duyuyorum. Balkonun zemininde duran bir yaprağı rüzgâr az öteye itmiş. Onun sesiymiş. Böcek değil diye rahatlıyorum. Ancak balkonun zeminine dikkatlice bakınca, yaprağın altında biriken nemden,  aslının aynısı bir yaprak resmi görüyorum. Hafif bir rüzgâr, az önce ittiği yaprağı alıp götürüyor o şehit gibi.

Şehit gidiyor, ardında izi.

Âşık gidiyor, ardında izi.

Yaprak gidiyor, ardında izi.

Güneş gidiyor, ardında izi.

Hangisi gerçek?

İzi bırakan mı, iz mi?

İki kare gün batımı fotoğrafı çekip Face’te Sezen’in şarkı sözleriyle paylaşıyorum: “Bir gün daha yaşandı ve bitti.”

Yaşadığım için utanıyorum.

Fotoğraf: Şeyda APAYDIN



BENZER KONULAR
YORUM YAZ