Arayış / Mahmut Yıldırım

Güneş, yarınki yaşamına yeni bir sayfa açmak ister gibi yavaş yavaş sönmeye yüz tutuyordu. Bense -adım Kemal- ev sahibiyle geçen günkü görüşmemizde bana tarif ettiği adresin yerini hatırlamaya çalışıyordum. Dilimin ucuna gelip duran ama adı bir türlü dişlerimin arasından çıkmayan“……” Meydanı’ndaki Saat Kulesi’nin önünde, akşam altıda görüşecektik. Uzun bir yürüyüşün ardından kulenin önüne son adımlarımı atmama karşın henüz gelmediği aşikârdı. Bir iki dakika durdum ve sağa sola bakındım. Beni bekliyordur diye düşündüm. Göremedim. O sırada caddeden geçmekte olanları seyre daldım. Çok sürmedi… Biraz ileriden bana doğru yürüyen ev sahibini, melon şapkası ve çarpık yürüyüşüyle hemencecik tanıyıvermiştim. Yaklaşık üç-dört geniş adım sonunda karşıma dikildi. Başımı hafifçe eğip selamladım. Gülümsemeyle karşılık verdi.

Uzun süredir üzerimden atamadığım ruhsal krizler, beni sesten ve insan yığınından uzak, hoş bir yer istemeye itmiş, bunun için aylık ödeyebileceğim miktarın yalnızca otuz beş kâğıt olduğunu çekinerek söyleyebilmiştim. Bu zamanlarda aylık otuz beş kâğıda değil ev, ufak bir kulübe bile bulmak zordu. Neyse ki rahmetli dostum Orhan’ın selamıyla gittiğimden, tebessümlü yüzünü bozmadı ve aceleci bir tavırla hemen söze atıldı. Şuan için elinde bir çatı katı bulunduğunu söylediğinde, içimden buranın sessiz ve sakin bir yer olduğunu, bana huzur verebileceğini düşündüm.

Ev sahibinden anahtarı elime ilk aldığımda, içimde can bulan hissi şu an için size anlatamam. Belki daha sonra… O kadar merdiveni bir solukta nasıl çıktım ben de bilmiyorum. Kapıyı açtığımda karşımda gördüğüm kutu kadar dar bir odaydı ama burası bir odadan fazlasıydı benim için. İlk dikkatimi çeken iki yana eğimli tavanı, perdesiz oval penceresi, ayaklı abajuru ve saman yatağıydı. Tam da istediğim bir yer diye geçirdim içimden. Eski “ben”in yüzüne kapıyı hızla çarptım ve yeni hayatımın ilk adımlarını içeri attım. Hayatımı belinden kavrar gibi kendimi pörsümüş berjerin kollarına sarılmış buldum. Beni adeta içine çekti. Bir müddet yerimden kalkmak istemedim. Evin sıcaklığıyla uyuyakalmışım.

Gecenin bir yarısı ve uykumun tam ortasında bulutlardan düşen damlaların habersiz misafir gibi çatıma tek tek dokunmasıyla uyanmam bir oldu. İlk günün heyecanı olsa gerek tıkırtılarla uyansam da doğrulup yağmurun sesini dinledim. O sesi işitmek apayrı bir güzellik katıyordu ruhuma. En azından şimdilik…

“Saat şimdi kaçı gösteriyor acaba?”  derken o hafif karanlıkta etrafı kolaçan ettim. Duvar saatini göremedim. Ayağa kalkıp lambaya uzandım. Odanın karanlığına gözlerim alışmıştı. Lambayı yakarken ışığı birden gören gözlerim kısılır sandım ama tavanımda ölü bir ışığın yuvalanacağını tahmin edememiştim. Beni asıl üzense duvarda asılı bir saatin olmayışıydı. İyice bakındım fakat yoktu. Sessizce sabahı bekledim. Dakikalar arasından düşe kalka saatler de geçiyordu.

Geceden kalmış biraz huzursuzluk ve biraz da karamsarlık çöreklenmişti bedenime. Nihayet gün hafif bir şekilde ağarmıştı. Bir geminin güvertesinden dürbünle ufka bakar gibi oval pencereye ellerimi dayamış sabahın yüzünü seyrediyordum. Rüzgârın sürüklediği bulut yığınları uzaklara doğru göç ediyordu.  Aralarından süzülen güneş ışığı ise gözlerimi alıyor, bense göz kapaklarımı kısarak yaşama ince bir çizgiden bakmaya çalışıyordum.

*Sanırım istediğim bu değildi.

Karşıda damlar, aşağıda pencereler ve sokak… Günün her saati adeta bir hengâmeydi. Sokak aralarında geçen tartışma seslerinin yükselişi, insanların alışkanlık haline getirdiği klakson sesleri ve alt kat komşumun karşı komşuyla olan muhabbetleri… Bir de bütün bunlar yetmezmiş gibi çatıma yuva yapmış kuşlar, kiremitlerin üstünde dolanan, susmak bilmeyen martı ve kargalar… Kim bilebilirdi ki böyle olacağını? Ben bilemedim… Şimdi düşünüyorum da buraya yerleşmek ömür boyu sürecek pişmanlığımın tohumlarını atmıştı göğüs kafesime. Oysa aradığım huzur, sükûnet burada da yokmuş.  Hayalimdeki ile gerçek uyuşmayınca kendimi çok suçladım. Sadece ufak bir inzivaya çekilmek istemiştim. Başaramamış olmak gururumu kırmıştı.

*En büyük pişmanlık, gururun gemisinde pinekleyen sıçan gibidir.

Çaresizlikle başımı ellerimin arasına aldım. Ağlamak istedim sadece. Belki saatlerce… Yapayalnız bir odada, boğucu bir bunalım ve aradığını bulamama duygusuyla baş başa…  Camdan sarkan bir köpek gibi, pencereyi açıp etrafa küfürler savurdum. Kesmedi bağırdım, çağırdım. Altımda onlarca insan tiksintiyle beni seyretti. Bu bana yetti mi peki? Tabi ki yetmedi… Kendimi, yüzümü yalayan ilk rüzgârın kollarına bıraktım.

About Mahmut Yıldırım 5 Articles
11 Mart 1996 yılında İstanbul’da doğdum. Yeditepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı öğrencisiyim. Edebiyatın esrarengiz tadını aldıkça içinde kayboldum. Beni kendinde çifte kavurdu adeta. Bu sene bu tadın cümbüşünde kendimi aramak, bulmak, içimde biriken ne varsa duruşum ve kalemimle boşlukları doldurmak için bu yola gönül verdim. Günler geçiyor birer birer. Bense bu geçen zamanda elimden kalemimi, gönlümden edebiyat ve yazma sevgimi düşürmeyeceğim.

6 Yorum Arayış / Mahmut Yıldırım

  1. En büyük pişmanlık, gururun gemisinde pinekleyen sıçan gibidir… Yine sözlerinle beni hayaller dünyasına götürdün…

    • Sevgili Özlem, ara ara edebiyat için yollara düşerim. Yine o günlerden birinde Dilruba’nın yolunu tutmuşken her adımımda aklımda onlarca kelime beni bekliyor olur. Elbet birgün senle de yollara düşüp hayata edebiyat katacağız. Sevgiler.

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*