sakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escort

Aramızdaki Duvar / Hürriyet DEMİRHAN

01 Nisan 2019 0

Güzel bir gün müydü? Odaya sızan bir ışık olmadığından bunu o anda anlamaya imkân yoktu. Telefonuna uzandı, hatırladı, her akşam olduğu gibi kapatmıştı. Zaman, yıllar önce, duvara asılı saatin yelkovanı ile akrebinin kaçı gösterecekleri önemsenmeden durdurulmuştu. Evin bütün camlarını koyu renk boyatıp üstüne üstlük en kalın perdelerle kapattığından beri, pencerelerden sızamayan ışıktan saati anlamak mümkün değildi. Hazırlanmalı, dışarı çıkmalıydı. Telaş etmeden kalktı, bir müddet yatağın kıyısına oturup gözleriyle yerde bir şeyleri aradı, yoktu bir şey, dün her yeri süpürmüştü. Eve her girişinde uzun uzun dışarıdan getirdiklerini temizlerdi. Doğruldu, eklemlerinden sesler gelene değin gerindi, birazdan başlayacak yeni güne hazırladığı bedenine tiksinerek baktı. Hızlanmalıydı, dişlerin fırçalanması, dikkatli bir tıraş, tuvalet, banyo, giysiler, sokağa çıkmak sonunda mümkündü.

 Çelik kapının gözetleme deliğinden bir süre bahçeyi gözetledi, hapishanesinin nizamiyesi gibi kabul ediyordu bahçeyi, buradan geçince özgürlüğünü terk edip hücresine girmiş oluyordu. Gardiyanlar, müdürler, nöbetçiler, koğuş ağaları, meydancılar, onu bekliyorlardı. Sırtını hep duvara vermeliydi, bu duyguyu kabul etmek uzun zamanını almıştı, dışarısı ne kadar büyük olursa olsun fark etmiyordu, çevresindekiler hücre arkadaşlarıydı, hep tetikte olması gerekiyordu. Suçunu hiç söylememeliydi, kimsenin suçunu sormamalıydı. Hiç bilememişti zaten, gerçekten suç neydi?

   Dışarıdan gözetlenebileceğini fark edip bahçenin duvarlarını yükselttiği için, sabahları yeterince görünmez olan güneş, nar ağacının çiçeklerini döküp meyve vermemesine neden olmuştu. Umursamadı, hatta bir ara evin çevresindeki duvarları çatı ile birleştirmeyi ciddi ciddi düşünmüştü, hâlâ da vazgeçtiği söylenemezdi. Su vermeyi bıraktığından beri bahçede çim de kalmamıştı, bahçe kapısını açmadan sokağı gözlemeye başladı, duvarda yaptırdığı özel, kalın camlarla kaplı, sadece içerden görüşe açık olan mazgal delikleri çok işe yarıyordu, tekrar tekrar sokağı izledi, artık dışarı çıkabilirdi.

     Gecenin artığı çöpler caddeden yeni temizlenmişti. Koku hâlâ ağırdı. Kaldırım taşlarının arasındaki sigara izmaritleri onları toplayıp bir fırtlık sigara yapacak âdem babaları bekliyordu. Nereden geldiği belli olmayan işçiler basınçlı su ile duvar diplerindeki kusmuk ve sidik kalıntılarını temizlemeye başladılar. Kirlenen su, caddenin eğimine bıraktı kendini. Ayakkabılarını kirletmemek için daha bir dikkatli yürümeye başladı. Sokak lambaları söneli çok olmamıştı. Dükkanların çoğu henüz kapalıydı. Köşedeki kahvede gözlerini güne alıştırmaya çalışan mutsuz insanlar, çaylarını yudumlayarak isteksizce saatlerini kontrol ediyorlardı.

    Yolunun üzerindeki ilk büfeden birkaç gazete aldı, hep en kalın gazeteleri tercih ederdi, en çok ölüm ilanı o gazetelerde olurdu nedense, uzun uzun ölüm ilanlarını okurdu iş yerinde. Kendi ölüm ilanını düşler, kimler ilan verecek diye meraklanırdı. Bir ölüm ilanı hazırlamayı planlamış, çok satan bir gazetenin ölüm ilanı reklam servisi şefiyle konuşmuştu. Adam biraz düşündükten sonra neden olmasın demişti, siz ödemeyi yaptıktan sonra, sadece öldüğünün bildirilmesi ve yazılacakların hazır olması gerekliymiş, iş yerinden birisi bu görevi rahatça üstlenebilirdi. İlanı hazırlamaya çalışırken sıkıntı çıkmıştı, hangi akrabalarını, hangi sırayla yazacaktı, ya yazdığı akrabaları ondan önce ölürlerse, sürekli ilanı değiştirmesi gerekecekti. İnsanın kendi ölüm ilanı ile bu kadar sık karşılaşması nasıl bir duygu olurdu?

   Sonunda iş yerine vardı. Cezasını burada çekmesine karar vermişti yetkili merciler. Asansörler hep bozuk olduğundan, o tarafa hiç bakmadan, merdivenlere yöneldi. Her zaman olduğu gibi gene ilk o gelmişti büroya. Çoktandır başka kimsenin de uğradığı yoktu zaten. Masasını, sandalyesini alt çekmecesinden çıkardığı bez ile uzun uzun sildi, biraz uzaklaştı, ışığı ayarlayıp tekrar masasına baktı, olmamıştı, bir daha sildi. Oturup beklemeye başladı. Kimse uğramazdı bu büroya, çalışmaya başladığında şefi ile müdürü ısrarla söylemişlerdi. “Kimse gelmez ama dikkatli olmak gerekir, nemize gerek, şikayet falan olur da.” O da hep dikkat etmişti, bir süre sonra şefi de müdürü de görünmez olmuşlardı. “Sana güveniyoruz, her şeyi öğrendin artık” dediklerinden beri, büroya çok nadir uğrar ve selam bile vermeden terk ederlerdi. Önemli bütün toplantılar onlarla yapılıyordu. Sürekli dış görevdeydiler. Umurunda olmadı hiç; çalışmalarına aralıksız devam etti.  Önündeki evrakları tüm dikkatini vererek inceledi, masanın yan tarafına aktardı, oradan alıp bir kısmına dağıtım kaşesi bastı, kendi numarasını işaretleyip tekrar masanın diğer tarafına yerleştirdi. Tekrar okudu, notlar aldı.

    Pencereden dışarı baktı, hava kararıyordu, akşam olmuştu, bir gün daha bitti diye düşünüp masasını topladı, hazırladığı evrakları çekmecelerine yerleştirdi, çevresine son bir kez dikkatle bakındı, askıdan ceketini alıp bürodan çıktı.

    Sokağın başından evini görünce gülümsedi, neyse ki büroya çok uzak değildi. Özgürlüğe çok yakındı. Yolun sonunda duvara yaklaştı, kapıyı her zamanki yerinde bulamıyordu, burada olmalıydı, göremiyordu. Binanın duvarlarının çevresinde birkaç kez dolandı. Yabancılar için kurduğu tuzağa kendisi düşmüştü, kapıya ulaşamıyordu. İçini korku ve endişe kapladı, bulamayabilirdi kapıyı, cezaevi günleri sonsuza dek uzayabilirdi. Bir iş yerinin olması hiçbir şeyi değiştirmezdi.

  Aklına bir anda mazgal delikleri geldi, öyle ya içerisi görünmese bile o dışarıdan camları bulabilirdi, camlara yoğunlaşmalıydı. Tekrar yola çıktı, evine her zaman geldiği yoldan, aynı sayıda adımlarla yürüyerek duvara yanaştı, evet sonunda mazgal deliklerini bulmuştu. Kapı da burada olmalıydı, kilidi el yordamı ile buldu, anahtarlarını çevirirken yıllardır bu denli mutlu olmadığını anımsadı. Sonunda özgürlüğünün nizamiyesine kavuşmuştu.

  Evin içine girdiğinde pencerelerdeki kabarmış boyalar dikkatini çekti, temizliği daha sonra yapmaya karar verdi. Boyalara boşuna para harcamıştı, zamanla yıpranır demişti usta zaten. Acele bir çözüm düşünmesi gerekliydi. Tek seçenek tuğla ile örmek olabilirdi. Hiç beklemedi, her zamanki ustasını çağırıp bütün pencerelerin kapatılıp sıvanmasını istedi. Boyanacaktı elbette, gök kuşağı renkleri ile olabilirdi. Yok, karmaşık olmazdı, engellenen güneş bu şekli ile odaya sızabilirdi, tehlikesiz ve usul adımlarla. Neden daha önce düşünmedim diye hayıflandı. Bir dolu masraf etmişti pencerelere, aylık geliri bu yatırımları karşılamakta yeterli olmuyordu, müdürü ile konuşup artık iyice geciken terfisini istemeliydi, belki de ek bir iş; olmazdı, ek iş hapishanede geçirilen ek zaman demekti, bu katlanılabilir şey değildi, zam istemeliydi. Ayakkabılarını çıkardı, terliklerini giydi, hızla yerleri temizlemeye başladı.

    Ne mutlu bir tesadüf ki o hafta müdür işe geldi ve kendisi ile görüştü. Müdür beyin hiç beklemediği bir görüşme idi, canının sıkıldığı suratının asılmasından belliydi, bir müddet sustu, birkaç övgü sözünden sonra – ki hiç inandırıcı olamamıştı – son söz olarak “Çukurun dibindeyiz, korkma ayağa kalkarsan rahatça yükselebilirsin.” demişti, adeta suça özendirir gibi. Ne demek istemişti? Bu kadar istekli çalışırken niçin ayağa kalkması gerekiyordu? Yok, hayır, bu şekilde gelecek bir terfi onu mutlu etmezdi. Bu tavırla belli bir süre yaşadığı özgürlüğü, hapishanesinden çıkması yasaklanarak, tamamen elinden alınabilirdi. Bu riski yaşamak istemiyordu, konuyu bir daha açmamaya karar verdi.

    Son günlerde sık sık annesi aklına geliyordu. Anlayışlı, becerikli ve güzel annesi. Bir gece rüyasında gülümseyen gözleriyle, sabretmesini söylemişti. Annesi hep sabretmişti zaten, kocasına bile. Ölümünden yıllar sonra da senin için sabrettim demişti. Elindeki bütün parayı da sevemediği adamın cenaze töreni için harcamıştı, her şey mükemmel olmalıydı, oldu da. En son küreği eline almış, son toprağı mezara o serpiştirmişti. Nedense hiç ağlamamıştı. Annesi o gece “Sen de doğarken ağlamamıştın” demişti.

    Gece olmuş muydu? Pencereler kapatıldıktan sonra ışık evin içine kapının gözetleme deliğinden sızıyordu, o da zamanı anlamaya hiçbir şekilde yetmeyecekti, birden aklına telefonu geldi, daha kapatmamış olmalıydı. Saate baktı, daha gece olmamıştı, biraz sonra telefonunu kapatması için onu uyaracak olan alarm çalacaktı.

   Işığı söndürüp yatağa uzandığında bir süre uyuyamadı, oysa her zaman  yastığı görür görmez uyuyakalırdı. Karanlıkta odanın içindeki eşyaları seçmeye çalıştı, eşyaları hatırlıyordu ama renkleri hafızasından silinmişti, her şey griydi ya da grileşiyordu, ne kadar zorladıysa da, başka renk göremedi, sonunda bu düşüncelerle uyuyakaldı, eşyalar da renklerine kavuştu. O gece sabaha kadar annesi ile dertleşti rüyasında. Sevindi, kızdı, üzüldü, öfkelendi, tüm yaşamını annesi ile sorguladı, sonra birden annesinin de renkleri kayboldu, uyumasının bir anlamı kalmamıştı. Kan ter içinde uykusundan uyandı. Yatağı da yastığı da ıslaktı, bütün gece ağladığını anımsadı. İş dönüşü çarşafları değiştirip çamaşır yıkamalıydı, temizlikten sonra tabii, keşke annesi burada olsaydı, her şey ne güzel olurdu.

   O sabah… Sabah olmuş muydu? Farkında değildi, saati merak etmiyordu, hazırlanıp günlük cezasını çekmeye gidecekti, telaşla banyoya yöneldi, tuvaletini yaptı, yıkandı, tıraşını oldu, annesiyle yaptığı konuşmaların etkisiyle hiç kullanmadığı koku şişesini yüzüne boca etti. Çok çalışacağım demişti annesine, herkes oğlundan gururla bahsedecek. Zaten çok çalışmıyor muydu? Durdu, başka konuları düşünmeye zorladı beynini, en kırmızı kravatını taktı, ayakkabıları her zaman pırıl pırıldı, hazırdı işte. Kapıya doğru yürüdü, gözetleme deliğinden dışarıya baktı, hiçbir şey görünmüyordu; karanlık, bir örtü gibiydi, kendinde örtüyü çekip bir kıyıya atacak gücü bulamadı. Salona gidip oturdu. Uzunca bir süre gözü halıdaki yanlış atılan bir ilmeğe takılı durdu, sabahın olmasını bekleyecekti, beklemesi oldukça uzun sürmüştü, kalkıp tekrar kapıya gittiğinde gün ışımaya başlamıştı.

Hızla bahçeyi, bahçe kapısını, sokağı geçip iş yerine yürüdü, gazete bile almamıştı, yolu bitirince çalıştığı binaya bakıp şaşırdı, ne kadar büyük bir yerde çalışıyordu. Önemli bir iş yaptığını düşündü, gururlandı. Annem de bu anı yaşamalıydı diye geçirdi aklından, ne kadar mutlu olurdu. Üniversiteyi kazandığında komşularına “Oğlum devleti yönetecek” derken nasıl da gururlanmıştı, okuyacağı bölümü de o seçmişti zaten. Bürosuna merdivenlerden çıkıp kapıyı açtığında, değişen hiçbir şey yoktu, aldırmadı. Hızla masasını, sandalyesini temizledi, çalışmaya başladı. O gün hiç istenmeyen raporlar hazırladı, sorulmayan sorulara yanıt olacak notlar aldı, kaleminin ucunu sık sık açarak yazılarının daha güzel olmasını sağladı. Neredeyse her cümleden sonra ellerini yıkayarak sayfaları tertemiz tuttu. Mesainin bitmesine az bir süre kala yazılar bitmişti, müdürün masasına bırakmayı düşündü önce, geldiği yoktu ki beyefendinin, ne zaman okuyacaktı? Postayla evine gönderme fikrini sevmedi, daire başkanına götürüp verse… Daire başkanları var mıydı? Binaya kendisinden başka kimsenin girdiğini görmemişti, hatırladı, bazen de şefi ve müdürü, onları da içeri girerken görmediği geldi aklına. Hep binanın içinde mi kalıyorlardı yoksa? Ne yapacağına karar veremeden evraklarını toplayıp çekmecelerine önem sırasına göre yerleştirdi. Bu gün de bitmişti.

    Evine dönerken omuzlarında, yaptıklarının anlaşılamamasının getirdiği bir yük vardı, annesine verdiği sözü tutmuştu ama amirleri bunun farkında bile olmadılar.  Kendisini küçülmüş hissetti, elbisesinin içinde kayboldu, daha doğrusu saklandı giysisinin içine. Evine ulaştığında gözü mazgal deliğinin camlarını aradı, buldu, sevindi, kapıyı açıp bahçeye girdi, buraya da bahçe denirse. Adımını evin içine atınca rahatladı, kapıyı kapattı, lambaları yakmadan bir süre bekledi, kapının gözetleme deliğinden sızan ışık bütün odayı dolduruyordu. Gözlerini kapadı, açtığında değişen hiçbir şey yoktu, çözüm bulmam gereken bir sorun daha var diye düşündü, bütün sorunları onun çözmesi gerekiyordu, çalışmaktan çok yorulmuştu. Daha sonra ilgilenirim deyip salona geçti, ışık hala peşindeydi. Temizliği hızla bitirdi. O gece ışık peşini hiç bırakmadı, uyuyamadı bu yüzden.

    Uykusuz gözlerle yataktan kalktığında ne yapacağına bir süre karar veremedi, ustasını çağırdı, kapıyı tuğla ile örmenin ne kadar zaman alacağını sordu, kendisinin durumunu soran ustaya umursamaz gözlerle baktı, kendisinin evin içinde olması gerektiğini düşündü, cezaevine gitmesine de gerek kalmayacaktı. Gitmek zorunda kalırsa ustayı çağırıp, duvarı yıktırarak dışarı çıkabilirdi. Dışarıda kendisini pek arayıp soran da yoktu zaten,  gelmediğini iş yerinde bakalım ne zaman fark edeceklerdi? Ya gelmedi diye ölüm ilanını verirlerse, neden olmasındı, yaşarken ölüm ilanı yayınlanan ilk kişi o değildi her halde. Ustaya ödemesini yaptı, evde her zaman uzun süre yetecek erzak bulunurdu, bir şey almasına gerek yoktu, hemen kapıyı tuğla ile örme talimatını verdi, sabah yeni bir güne uyanmalıydı.

   Çalışan ustanın bütün gece çıkardığı gürültüye rağmen, huzurla uyuduğu uykusundan uyandı. Rahatsızlık veren ışıklar, varlıkları yalnızlığını rencide eden yaşanamamış dostlukları yoktu, kendini terk eden her şeyi hep sevmişti, kendini de seviyordu artık, vücudunu, ayaklarını, parmaklarını, giderek belirginleşen göbeğini bile seviyordu. Salondaki berjere oturdu, ayaklarını uzatmak için pufu koltuğa doğru çekti, artık istediği gibi uzun uzun oturabilirdi. Onsuz yürümeyecek olan büro da umurunda değildi, ona güvenip de mi yapmışlardı o koca koca binaları, bütün çekmeceleri okunmayan raporlarla doluydu, isteyen o raporları okuyabilirdi, bir kısmını kendisi de okumamıştı, ayrıca yokluğunda iş yürümeyecekti elbette, önemli bir kişiydi o, önemi daha iyi kavranacaktı. Ayaklarını uzattı. Kanının akışının yavaşladığını hissediyordu, gözlerini kapadı, ağır ağır nefesinin kendisini terk etmesini izledi, bir daha uyanmak istemeyerek, rüyasında görmeyi umduğu annesine doğru ağır ağır yürüdü.

Fotoğraf:http:// https://www.kisa.link/LGtJ



BENZER KONULAR
YORUM YAZ