Ankara’da İlkbahar / Cavit Arslan

 

Ankara’nın griliğine inat, sokaklar, caddeler rengârenk. Kaldırımda ellerim ellerinde kaybolmuş yürüyorum. Kadınlara cellatlardan kaçması öğretilirken, içimdeki celladı katlediyorum. Çıkmaz sokaklardan ana caddelere ulaşmak, hayatın sarhoşluğuna kapılmak istiyorum. Ciğerlerimdeki nefes, ruhumun ateşinde anlam kazanarak havaya karışıyor. Takvimler Şubat’ı gösteriyor. Ben Ankara’da Şubat’ta ilkbaharı yaşıyorum. Arzularım isyanda. Bastırılmaya, yok edilmeye inat, isteklerinin peşinden sürükleniyor.

Beynimin en derinlerine kadınlığın dik durmak olduğunu işlemişler. Şu dünyada kadın hep doğru olmalıymış. “Gönlünü kaptırmak hata! Sakın kaptırıp da kadınlığı eğdirme.” dediler. Sanki Dünya dik durabilmeyi başarmış da. Güneşin etrafında, eksenindeki eğrilikle, dönüp durmuyor mu? Dünya dik olsa mevsimler oluşabilecek miydi? Bu eğrilikle oluşur dünyanın yazı, kışı. Yaşamadan, anlamadan nasıl var olacak, doğruya nasıl yol alacağım? Yanlış dedikleri, hata dedikleri yaşatmıyor mu bana Ankara’nın ayazında ilkbaharı?

Diğer kadınlar mevsimsiz zamanlarda sıkışıp kalmışlar, mevsimlerin varlığını anlamıyorlar. Bana kıskanç, hain gözlerle bakıyorlar. Mevsimi, mevsiminde yaşamak gerekirmiş. Kışın soğuğunda üşümek, yazın sıcağında yanmak gerekirmiş. Kışın yaza, yazın kışa öykünmek yaşama saygısızlık, yaratılışımıza haksızlıkmış.

Olduğun anda var olmak gerekirdi ama şimdi Ankara, şubattaydı ve ilkbahardı. Eminim! Çünkü ilkbaharda canlanırdı kelebekler. Şimdi karnımda uçuşuyorlar. Kanatlarının dokunuşunu içimde hissediyorum. Elin elimi tutarken bedenimi ateş bastı. Kemiklerime kadar ısınıyorum. Demek oluyor ki mevsim bal gibi de ilkbahar.

Takvimlerin kenarlarına duygulara göre de mevsimler yazmalılar. Şubat herkes için kış demek olamaz. Üstelik saniyeler de şaşırmış, eşit aralıklarla tıkırdamıyor. Zaman, her ana aynı hızda dokunamıyor. Güçlü ellerinin yumuşak dokunuşunda saniyeler durdu. Seninle beraberken algılamıyordum geçen zamanı. Elini bırakırken bileğimdeki saat gösteriyordu geçen zamanı. Çünkü ben o sırada zamanı değil celladın elinden kurtulan arzularımı yaşıyordum.

Akşam yatağımda seni düşünüyorum. Duvardaki saatin ilerlemediğini görüyorum. Zaman seninle birlikteyken kısa, sensiz uzun geliyor.  Zaman dediğin doğruyu bulamıyor. Paket lastiği gibi, senin yokluğunun ıstırabıyla uzuyor, senin varlığının anlarında kısalıyor.

Tunalı Hilmi Caddesinden aşağıya yürüyoruz.  Üstümüze kavak ağaçlarının tüyleri beyaz beyaz dökülüyor. Kendimi düğünümde beyazlar içerisinde düşünmekten alıkoyamıyorum. Şimdi ilkbahardı ve bu mevsimde kar yağamazdı.

Nisanın bereket yağmurları yağardı. Yağan her yağmur sonbaharın hüznünü getirecek değil ya. Şimdi mutluluk içinde yanağıma bereket yağmurları yağıyor. Yağan yağmurlar gülüşümün yanındaki çukurda birikiyor aşka susamış dudakların oradan su içiyor.

Vitrinlerin camlarındaki yansımamıza bakıyorum. Tüm gözler üzerimizde.

Bu yanlış değil mi? Mutlu olabilmek mümkün mü? Ben kırk beş yaşında bir kadınım, sen ise daha yirmi beş yaşında delikanlı. Üzerimde dolaşan gözler yanlış yaptığımı söylüyor. Ruhum ise hayır yanlış değilsin diye isyan ediyor.

Yüzündeki tebessümün gözlerinde büyüdüğünü gördüm.

“Sen ve ben mutluyken başkaları bu durumdan mutsuz. Sensiz olduğumda, sen ve ben mutsuz iken başkalarının mutluluğunun bir önemi var mı? Bu mutluluk bizim. Başkalarını mutlu etmek bizim değil,” dedi. Elimi daha sıkı tutarken içimdeki ateş yükseldi.

Takvimlerdeki zamanı yaşayan, yaşama dokunamadan kendini toprakta bulur. Ankara’da takvimler şubattaydı ama içim aşkın ateşinde ilkbahardan yaza yaklaşıyordu.

 

 

 

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.