Anıların Öyküsü / Musa Yıldırım

“Şu zamanın…” demişti, kısa bir öksürük arasından sonra ”Şu zamanın dili olsa da konuşsa, anlatsa bize geçmişi tekrar.” Ellerinin buruşukluğuna baktı. Sekseni aşan yaşının izlerini -zar zor doğrularak baktığı aynada- tekrar gördü. İç geçirmek, bu yalnız yaşamın bir manifestosu olmuştu artık.  Ahlar, vahlar ile dolup taşıyordu her an.

Fırtınalı zamanlara göğüs geren bedeni, demir atan bir gemi misali durağanlaşmıştı. Evinde vaktini geçiriyor, kâh balkona çıkıp sardunyaları, ortancaları ve fesleğenleri suluyor, kâh oturma odasında kurmalı duvar saatinin altında saatlerce oturuyordu. Duvar saatinin karşısında gümüşlük, hole açılan bir kapı bulunuyordu. Sedir ağacından yapılmış büyük bir masa, kapının tam karşısına hizalıydı. Masanın sağına ve soluna açılan iki oda daha bulunuyordu. Gümüşlüğün çatlamış camına sıkıştırılmış eski, hem de çok eski bir fotoğraf gözüne ilişti. Babasının ilk ve son kez çektirdiği, somurtmayı da ihmal etmediği siyah-beyaz bir fotoğraftı. Her zaman hikâyesini şöyle anlatırdı:

– Babam, fotoğraf çektirmeyi günah sayardı. Puttan bir farkı olmadığını anlatır dururdu. Demiryollarında çalışırken istemişler. Ne yapsın, somurtmuş olanca isteksizliğiyle.

Her gün yaptığı gibi evine göz gezdiriyordu. Eşinin, apartmanı ne zorluklar ile yaptırdığını fırsat buldukça anlatırdı. Hatta, apartmanın su boruları için kazdığı çukurları anlatırken rahmetli eşinin fotoğrafına bakar, gözleri nemlenirdi.

-“Tek…”derdi. “Tek, çocuklarım ileride kimseye muhtaç olmadan yaşasın.”

Birinci sigarası vardı o zamanlar. Yakar, bu günleri düşünürdü.

Evinin her köşesinde -özellikle gümüşlükte- fotoğraflar bulunurdu. Torunlarının, çocuklarının, babasının, annesinin, eşinin… Eşinin fotoğrafı duvar saatinin sağında asılıydı. Kayıtsız, ciddi, uzun ve temiz bir yüz, kadraja yansımıştı. Eşi demiryollarında çalışmış ve emekli olmuştu. Ancak emekliliğini yaşayamadan göçüp gitmişti hak dünyasına. ”İyi insandı. İyi insan olduğu için, erkenden aldı Mevla’m  yanına.” derdi yad ederken eşini.

Eski günleri düşünürken, ”Bağ arası” anılarının zihninde hep berrak kaldığını düşünürdü. O zamanlar yeni evliydi. Kardeşleri, annesi, eşi, kardeşlerinin çocukları… Kendi tabiri ile ”cümbür cemaat” doluşup arabalara, giderlerdi bağ arasına. Akarsuyun sesini dün gibi hatırlıyordu. Çam, kavak, söğüt ağaçları o kadar sık sıralanmış ki güneşin tek bir huzmesi bile insanlara değmiyordu. Ilık bir gölge her yere hâkimdi. Rüzgâr, cıvıldayan kuşların seslerini almış, akarsu boyunca oynaşa oynaşa uçuyor, bir söğüt dalında nihayete eriyordu. Söğüt dalına konan rüzgârı gören tüm ağaçlar, gölge eldivenli yapraklarıyla kısa aralıklı senfoniler oluşturuyordu. Çocuklar bağırıyor, kadınlar sofrayı kuruyor, erkekler de hararetle sohbetlerini sürdürüyorlardı. Karpuzlar akarsuyun kıyısında soğumaya bırakılırken çatal, kaşık sesleri de ağaçların senfonisinin uyumuna katılıyordu. Sanki bir ebemkuşağı eksikti, gözler doğanın tüm renklerine doyuyordu.

Her şeyi net olarak hatırlıyordu. Gözleri, o günlere döndüğü için parlıyor; kalbi ise tekrar o anın tam içinde olma özlemi ile yanıp tutuşuyordu.  Yılların göz açıp kapayıncaya kadar geçmesine akıl sır erdiremiyordu. Bağ arası hakkında şimdilerde duyduklarına üzülüyordu. Ama olsundu. O, en güzel zamanlarında akarsuyun aynasında yüzüne bakmış, ağaçların, mini çalıların en doğal kokusunu genzine çekmiş, rüzgârın nefesi uzun saçlarının arasında gezinmişti.

Kurmalı duvar saatinin altında, zihnindeki bağ arası günleri ile oyalanıyor, zamanı geçiriyordu. Geçmişten bir ses, her yerde yankılanıyordu şimdi:

– Sofra hazır, haydi yemeğe!

 

 

Fotoğraf: https://bit.ly/2RicK54

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.