ANILARI YAŞATMAK / Muzaffer Candaner


Bir kentin özel dokusunu keşfetmek için arabayla caddelerinde turlamak yetmez.

Sokaklarının içine ve köpeklerin kovalaması vs gibi riskleri de göze alarak ıssız bölgelerine “yaya”  halde girmek gerekir.

Öyle yaptım. Eski Adana’nın                  -zihnimde yer etmiş nostaljik yaşamından izlere rastlamak umuduyla- kuzeyine, kentin rakımı en yüksek kısmına çıktım,  KURTTEPE’nin içlerine daldım.

Emeklerim boşa gitmedi. Onu buldum.

Etrafı çevrilmiş, ağaçlıklı koca bir bahçenin ortasında duruyordu. Aynen yıllar öncesinde bölgede kullanılan yapının yeni versiyonu idi… Yöresel ismi: “ÇARDAK”

Bahçeye giremedim. Etrafa bakındım, kimseler yok. İlerilerdeki binanın altında olan bakkal gözüme ilişti.

“Araştırmacı Gazetecilik” yapma kararı ile bakkala yöneldim. Sahibini sordum. Organize sanayide atölyesi olan bir tanıdık ağabey çıktı. Gittim, buldum, konuştum. Koca çınar kendini emekli etmiş, atölyeyi oğullarının idaresine bırakmış.

“Senin çardak hoşuma gitti, anlatsana!”  dedim. Benim de hasretle anımsadıklarımı anlattı:

Takriben 70 yıl öncesine gidiyoruz…

Kışın kent merkezinde otururuz. Babalarımız orada işe, biz okula gideriz. Tatilde, Yaşar Kemal Üstadın deyimiyle;  “Adana’nın sarı sıcağından”  kaçış başlar. Kimileri yaylalara, bizler de bu semtteki BAĞLARA  göçerdik…

İşte o çardaklar, bu bağlardaki yazlık evlerimizdi bizim.

“Bağ” deyince sadece üzüm yetiştiriciliği yapılan yer anlaşılmasın. Asmaların yanı sıra;  erik, badem, dut, nar vs gibi çeşit-çeşit ağaçlarla bezenmiş bahçelerdi buralar…

Kırmızı toprağına çekirdek düşse fidan fışkıracak kadar verimli, doğal doğa parçası…

Burada, kuşların cıvıltıları eşliğinde, komşu çocuklarla sabahtan akşama kadar oyunlar oynar, acıkınca annelerimizin odun ateşiyle sacda pişirmekte oldukları sıkmalara hücum ederdik.

Akşam babalar gelir, ya mangal yakılır veya içli köfte gibi Adana yemekleri yenir, gece misafirliklerine gidilir, sohbetler edilirdi.

Nerede toplanılacaksa oraya getirilen komşularımızdan o yaşlı, kavruk yüzlü, davudi sesli ve maalesef görmeyen, dimdik oturan heybetli dede bize; heyecanlı, bitmeyen, doyumsuz Dede Korkut Hikâyeleri anlatırdı.

Şebeke suyu yoktu. Suyumuzu çıkrıkla kuyudan çekerdik. TV ve bilgisayarın adı bilinmezdi. Transistörlü radyo kullanılırdı. Telefon yoktu. Aydınlanma,  “Lüks”  diye tabir edilen lambalarla sağlanırdı. Elektrikli ve elektronik eşyaların hiçbiri yoktu.  Sadece kent merkezinde vardı ama burada elektrik yoktu, elektrik…

Dostlarımızın, arkadaşlarımızın etnik kökenini, mezhebini bilmezdik. En önemlisi; TERÖR YOKTU, HUZUR VARDI.

Ben ömrümün en güzel günlerini burada geçirdim. İşte o çardağı, yaz mevsiminde ara sıra gidip anıları yâd etmek için yaptırdım.

Günümüzde pek kalmayan iyi komşulukların ve mutlu günlerin simgesidir o.

4 Yorum ANILARI YAŞATMAK / Muzaffer Candaner

    • Evet haklısınız Erol Bey.
      Günümüzde, eskiyi anımsatan böyle küçük-küçük sadece birkaç parsel kalmış.

  1. eskiden bu topraklara çubuk demir diksen altı ay sonra kõşebent demir olarak filizleniyordu o derece bereketli idi.

    • Daha önce duymadığım bu sözle bugün ikinci kez karşılaştım Bülent Bey.
      İlginç ve güçlü bir tabir olarak benimsedim.
      Selamlar

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*