garip
garip
garip

Anıl Can Uğuz “Annemi öldüreceğim gün, sabah yedide uyandım.”

reklam
01 Nisan 2019 0

Söyleşi: Mahmut Yıldırım

Mahir Küçük, edebiyatımızın en unutulmaz roman kahramanlarından biri olacak!” arka kapak yazısıyla okurun uzun zamandır bu kadar nitelikli bir romanı karşısında bulması bizi ve Son Gemi okurlarını heyecanlandırdı. 

Sitemize yeni bir arayüz ve logo ile dönüş yaparken ilk söyleşi konuğumuzun yetenekli genç yazar Anıl Can Uğuz ile olması büyük sevinç. Önce söz vardı diyerek söyleşimize başlamak istiyorum.

-“Annemi öldüreceğim gün, sabah yedide uyandım.” diye sözlerine geriye dönüş etkisi yaratarak başlayan “Kalbimde Çivilerle Uyumuş Gibiyim” adlı romanınız Dex Plus etiketiyle yolculuğuna başladı. Bu yolculuk, beraberinde onlarca okuru da yanına çekti. Son Gemi okurlarına kendinizden ve romanınızdan bahseder misiniz? Okuru neler bekliyor?

Öncelikle teşekkür ediyorum bu güzel söyleşi için. Ben Anıl Can Uğuz. 25 yaşımdayım. Yeditepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği bölümünden mezunum. Bir şeyler yazmaya şiir ile başladım, sonra kısa öyküye geçiş ve en sonunda da bir roman ortaya çıkardım. Üç sene evvel sonunu baştan söyleyeceğim bir roman nasıl yazılabilir ki diye düşünürken, o ilk cümle yandı bir an beynimde ve başladım Mahir’i anlatmaya. Kitap, “öteki” bir kimliğe sahip Mahir adlı karakterin, lise son sınıftaki bir gününü anlatıyor. Bu kitapta okuru bekleyen şeyin, kendi hayatlarının detaylarından parçalar buldukça, Mahir’i içselleştirmeleri ve sürekli değişen anlatıcı yardımıyla Mahir’in dünyasındaki farklı eşya ve kişileri kendi dünyalarına sokmaları olacaktır.

-Kitap basıldıktan sonra hoşunuza gitmeyen yerler oldu mu?

Olmadı diyemem. Örneğin, kitaptaki Balkan göçmeni annenin hikayesini kitaba hiç koymasaydım diyorum şimdi okuyunca.

-Peki bu romanın merkezi neresi?

Tamamen bu soruyu düşünerek başladım aslında yazmaya. Romanın sonunu baştan söylemek fikrinin altında, roman boyunca merkezi gizli tutma merakım vardı. Planladığımı gerçekleştirdiğimi düşünüyorum. Romanın merkezine koyduğum “kendi olmak” problemi, kitabın başından sonuna kadar görünmez bir örümcek ağı gibi hep aralarda geziniyor.

-Kitabınız 13 bölümden oluşan hikâyesel bir roman. Her bölümün girişinde yazar ve şairlerden seçilmiş hikâyelerinize uygun sözler yer alıyor. Özellikle Orhan Pamuk, Gabriel Garcia Marquez, Dostoyevski etkisi üzerine neler söyleyebilirsiniz?

Epigraf kullanmak yazının içindeki esrarı öldürebilir belki; ama bakın bunu benden önce başkaları da düşünmüş demek için her bölümün başına bir epigrafi koyarak, benden önceki büyük yazarlarla aynı konulara kafa yorduğumu aktarmak istedim sanırım. Etki konusuna gelecek olursak, nasıl ki bir çocuk konuşmayı etraftaki insanları taklit ederek öğreniyorsa, yazmaya yeni başlayana biri de muhakkak ki, etrafından etkilenecektir diye düşünüyorum ve bunun kötü bir şey olmadığını; aksine yazarı besleyen ve motive eden bir husus olduğunu   da biliyorum. Orhan Pamuk, şüphesiz beni çok etkiledi. Hatta, roman yazmaya Orhan Pamuk okuduktan sonra başladım bile diyebilirim. Marquez’den çok etkilendiğimi düşünmüyorum açıkçası. Benzer yönümüz sadece postmodern akımın etkisinde olmak. Dostoyevski’ye gelince, ondan etkilenmeyen herhangi bir yazar olduğunu sanmıyorum. Bu üç ismin yazdıklarına az buçuk yaklaşabildiysem ne mutlu bana.

-Bir pınarın birçok kolundan faydalanıyorsunuz. Çok yönlü oluşunuzda etkili olan yapılardan ve gelişim sürecinizden konuşsak biraz da?

Evet kitapta birçok farklı hikaye mevcut. Ama tüm bunlar biribirinden bağımsız gibi görünse de demin bahsettiğimiz romanın merkezi ekseninde birbiriyle tamamen iç içe geçmiş anlatılar. Diğer çok yönlülük konusu ise, mesela şiir yazmam, cümle kurarken akıcı bir şekilde yazmam konusunda bana çok yardımcı oldu. Sinema ile ilgilemem de yazdığım öyküleri kafamda bir film sahnesi gibi canlandırarak yazma bağlamında çok çok işime yaradı.

-“Kaç düşümü düşürdüm bu düşe düşmek için bir düşün.” sözünüz ile son hikâyeniz “Bir Hikâye Anlatmalıyım” arasında bağlantı kurmak gerekirse, roman kurgusunun oluşumunu dile getiriyorsunuz. Fakat oluşumu açıklasanız da roman boyunca gizli kalan çok şey var diye düşünüyorum. Siz ne dersiniz?

Bunu tamamen bilinçli yaptım. Kitapta açıklanmayan çoğu şeyin cevabını ben de bilmiyorum ve bilmek de istemiyorum. Herkes, hayal dünyasında istediği gibi tamamlasın boş kalan yerleri. Açılış epigrafında Orhan Pamuk’un da dediği gibi, yazarın da katilin kim olduğunu bilmediği bir polisiye roman yazılırsa, o romanın etkili olabileceği kanısındayım.

Tanzimat Dönemi‘nde toplumun ve yazarların başat sorunu “babasızlık”dı. Tahtta oturan daha 16 yaşında çocuk padişahtı. Bu yüzden topluma bilgi verme, yönlendirmeden yoksun bir tabaka vardı. Özellikle Ahmet Mithat Efendi baba rolünü üstlenerek romanlarında bir anda olayı kesip topluma bilgi vermeyi amaç edinmişti. Aslında bu bir bakıma toplumsal eleştiridir.

-Romanınızın okuyucuya seslenmesi, günümüze eleştirel bir bakış sunması ve bir nevi Ahmet Mithat Efendi rolünü üstlenmeniz üzerinde duralım isterseniz?

Kitabı tarihsel bağlamda incelemek çok hoşuma giden bir konu; fakat benim okuyucuya seslenmem ile Ahmet Mithat’ın seslenmesi çok farklı. Belki, okuduğum bölüm sebebiyle bilinçaltımda böyle bir akış kurguladım; ama yine de Ahmet Mithat’ın yaptığını yapmak gibi bir amacım olmadı hiç.

-Son olarak -romandaki deyiminizle- hafızanızın o geniş bahçesinde neler var? Okuma listenizdeki kitaplar, yazmak istediğiniz konular, teknikler vs. ?

Hafızamın bahçesinde ilk olarak hafıza ile ilgili okunması gereken kitaplar var. En kısa zamanda Proust’un Kayıp Zamanın İzinde romanını bitirmek istiyorum, çünkü üçüncü roman planım, hafızasını kaybeden bir aile üzerine. Şimdilerde ikinci romanı bitirmek üzereyim. Orada, kardeşini kaybeden bir ağabeyin, İstanbul’daki arayış macerasını anlattım. Bu sefer tekil bir anlatımla yazdım olanları. Teknik olarak ise, kafamda dönen üçüncü romanı, lineer zaman çizgisinin dışına taşırıp, geriye doğru akan bir roman haline getirmek var.

-Son Gemi dergisi ve okurları adına romanınız ve söyleşi için şükranlarımı sunarım.

Mahmut Yıldırım
Mahmut Yıldırım Diğer Yazıları
11 Mart 1996 yılında İstanbul’da doğdum. Yeditepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı öğrencisiyim. Edebiyatın esrarengiz tadını aldıkça içinde kayboldum. Beni kendinde çifte kavurdu adeta. Bu sene bu tadın cümbüşünde kendimi aramak, bulmak, içimde biriken ne varsa duruşum ve kalemimle boşlukları doldurmak için bu yola gönül verdim. Günler geçiyor birer birer. Bense bu geçen zamanda elimden kalemimi, gönlümden edebiyat ve yazma sevgimi düşürmeyeceğim.
BENZER KONULAR
YORUM YAZ

YAZARLAR
Hüseyin Opruklu
Bilgi yok.