Ambulans / Melikşah Selanik

O akşam yatağa yattığımda yarın olacaklardan habersiz, aslında hiçbir zaman olmayacak şeyleri düşünüyordum. Sabah yapacağım trafik kazası yüzünden gidemeyeceğim toplantıda, yapamayacağım sunum gibi şeyleri.

Kafamda gerçekte olduğundan biraz daha büyük canlandırdığım toplantı odasındayız. Gerçekte olduğundan biraz daha jöleli, üç harfli unvanı olan pahalı takım elbiseli adamın sorduğu son tırnak içindeki sorudan sonra, adamın havada tırnak işareti yapan sağ elinin işaret parmağının ilk boğumunu yakalayıp geriye doğru bileğine kadar katlıyorum. Diğer katılımcılar şaşkın.  Çıkan ses, ilginç bir şekilde adamın çığlıklarından daha yüksek ve net. Daha birkaç dakika önce, piyasa beklentilerini iyi analiz edemezsek, kaçırılacak fırsatlar hakkında endişelenen Sevim Hanım’ın endişelenecek daha önemli meseleleri var artık. “Ne yapıyorsunuz beyefendi!” diye bağırıyor. Sizli bizli konuşmak, toplantı odası sınırları içerisinde mecburi. Bu yazılı olmayan kural Sevim Hanım için önemli ve hiçbir şart altında bozulmuyor. Oysa daha bu sabah işe gelirken trafikte kendisini sıkıştıran diğer aracın şoförüne camını açıp, “Dikkat etsene hayvan herif!” diye bağırmıştı. Sevim Hanım’ın beyninde bir toplantı odası sensörü olmalı diye düşünüyorum. Sensör direk olarak beynin çoğul konuşma bölgesine bağlı. Bu tespitimden çok mutluyum, yüzümde anlamsız bir gülümseme.

Bu arada duvara yansıyan sunumda bir  çocukluk fotoğrafım beliriyor.  Üstümde ilkokul forması, o gün annem yumuşak yakamı takmış.  Elimde çantam var. Nedense gülüyorum. Oysa o gün okulun ilk günü ve çok heyecanlıyım, gülünecek bir şey yok. En korktuğum zamanlarda hiçbir şey olmamış gibi yapabilmeye ta o zamanlarda başladığımı fark ediyorum.  O çantayı çok iyi hatırlıyorum. Gri sahte deri, ön tarafında kapanan kısmı beyaz.  Üzerinde sarı bir kilit, anahtarları cebimde. Babam, “Sakın kaybetme!” diye tembihlemiş, sorumluluğum çok büyük. Kalem kutusu mafyası çantamın içindekilerinin peşinde.  Kalem kutusu geliyor gözümün önüne ve içindeki ortası delik silgi. O silgi tükenmez kalemi de siler diyen sıra arkadaşım.  İddiasını kanıtlamak için dolma kalem ile yazdığı yazıyı silmeye çalışırken parçaladığı sayfa. “Sonuçta yazı da yok oldu artık.” diyerek dalga geçişimiz.

Bir kız çocuğun fotoğrafı beliriyor ekranda. Bir kumsalda üstü çıplak, altında bezi, saçları kısa bir kız çocuğu. Fotoğraf siyah beyaz. Yanında oturan gözlüklü adam, dünyadaki en güzel canlıya bakarmış gibi küçük Sevim’i izliyor. Yıllarca süren kemoterapiden sonra son nefesinin verirken de kızına öyle bakmış ve “Yaptığım en güzel şeysin.” demişti son nefesini vermeden önce. O günden sonra kimse öyle bakmadı Sevim Hanım’a. Sevim Hanım ıslak ve şaşkın gözlerle bana dönüyor, “Sen… Nereden buldun bu fotoğrafları?” diye soruyor. Bir cevabım yok. Boş gözlerle ekrana bakıyorum. “Ben bulmadım, onlar beni bulmuş.”

Bu sırada içeriye sağlık görevlileri giriyor, birileri ambulans çağırmış. Kırık bir parmak için ne kadar anlamsız bir telaş. Ayrıca görevlilerin şapkaları ne garip, ambulansların tepe lambalarını takmışlar kafalarına, ışıl ışıllar. Birden toplantı odası gece kulübüne dönüşüyor. Görevlilerin sırtlarındaki hoparlörlerden gelen siren seslerine  eklenen ritm ve diğer enstrümanlar ile insanın içini ısıtan bir müzik ortaya çıkıyor. Sağlık görevlileri kıvrak hareketler ile dans etmeye başlıyor. İçlerinden bir tanesini gözüm ısırıyor. Televizyonda yetenek yarışmasında gördüğümü hatırlıyorum. Jöleli parmağını, Sevim Hanım babasını, ben de sunumumu unutmuşuz, sağlık görevlileri ile beraber dans ediyoruz.

Siren seslerinden oluşan melodinin arkasındaki tüm diğer melodiler birer birer kayboluyor. Geriye kalan sirenin keskin  sesi, kulakları sağır eden bir çığlığa dönüşmeye başlıyor. Kendimi birden kanlar içerisinde bir bedende buluyorum. Yatakta hayal kurduğunu hayal eden bir adamın bedeninde. Beni hayata döndürmeye çalışan görevli kızın gözleri mavi. Göreceğim en son gözlerin bu kadar güzel olması  büyük şans.  Görevli, vücudumun üzerinde hissetmediğim bir şeyler yapmaya devam ederken, ben de neler olduğunu hatırlamaya çalışıyorum.

Sevim Hanım’ın “Dikkat etsene hayvan herif!” diye bağırdığı aracın sürücüsünün dikkati dağılmış, ani bir refleks ile direksiyonu kırıyor. O sırada ben gözüm kırmızı ışığın üzerindeki adam resminde, birazdan yapacağım sunumu düşünüyorum. Aracın kontrolünü kaybeden hayvan herif kaldırıma çıkıyor. Tam çıktığı noktada ben duruyorum.  Birkaç dakika önce yanan yeşil ışığı son anda kaçırdığım için kaldırımda bekleyen insanların arasında en ön sıradayım.  Bugün pek şanslı günümde olmadığım açık. İlk önce ne olduğunu anlamıyorum. Anlayamayacağım kadar kaotik her şey. Metalik sesler, insan sesleri, bedenimin içinden gelen kemik sesleri, her şey birbirine karışıyor. Tuhaf bir şekilde hiçbir şey hissetmiyorum. Fakat zihnim halen çalışmaya devam ediyor. Toplantıya yetişemeyeceğimi ve Güney Afrika tatili için aldığım biletlerin yanmak zorunda kalacağını  düşünüyorum. Eşim çok üzelecek.

Her şeyin başladığı noktadayım artık. Trafiği yararak hastaneye yetişmeye çalışan bu gürültülü taşıtın içinde. Garip. Onlarca değişik ölüm canlandırmıştım kafamın içinde ama hiçbiri böyle değildi. Hep daha havalı bir şey hayal etmiştim. Yüksek bir dağda kayak yaparken ya da bir batık dalışında limitleri zorlarken. Her nasıl olacaksa işleri yoluna koyduktan sonra olacaktı. Japonca öğrenecektim. Sonra bir süre Kyoto’da bir tapınakta yaşayacaktım. Ve daha neler neler.  Sonra olacaktı ölümüm, bu kadar erken değil.

Ambulanstaki kızın güzel mavi gözlerine bakarken, yıllardır aklımı kurcalayan soru yine beliriyor zihnimde. Ölüm anında en son nefesi mi alacaktım yoksa en son nefesi mi verecektim? “Ne fark eder” diyen çok arkadaşım olsa da bence çok fark eder. En son nefesi almak ve veremeden ölmek içimi daraltan bir düşünce olmuştu hep. Sanki aldığım o son nefes eğer verilemezse,  nefesini tutan bir insanın gerginliği ile ölecektim ve böyle ölmek istemiyordum. Bu dünyada aldığım en son nefesi vermeli ve buradan ayrılırken buraya ait hiçbir şeyi yanımda götürmemeliydim.

O sırada tuhaf bir zar belirdi ambulansın içinde. Şeffaf gri mavi bir zar. Canlı bir doku ile tül karışımı bir maddeye benziyordu. Arkasında bir adamın silueti. Biraz dikkat edince bana çok benzediğini fark ettim. Sanki bana bir şey söylüyordu ama siren sesleri yüzünden işitilmiyordu. Bir şekilde siren sesleri ile beraber diğer tüm sesler kayboldu. Sadece o adamın sesi kaldı. Evrenin diğer tarafındaki kendimi duyuyordum artık. Şöyle diyordu.

.

“Rahat ol. Orada alacağın son nefesi burada ben vereceğim.” Aldığım o son nefes ile tüm bedenim gevşedi. Kızın göz bebeklerinin siyahı, mavi zeminin üzerinde büyürken, ayrıldım oradan.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*