Altay Öktem : “Bir çeşit bozgunculuktur yazarlık, sıradanlığı bozguna uğratır.”

Söyleşi : Kemal Albayrak

Altay Öktem, edebiyatın birçok türünde ürünler veren çok yönlü bir yazar. Son kitabı Çalılar Diyarı ile hayran kitlesine çocukları da ekleyen Altay Öktem için artık “Yediden yetmişe herkesin okuyabileceği bir yazar” diyebiliriz. Geçtiğimiz aylarda yayınlanan Thomas Düşerken adlı romanı, hemen ardından yayımlanan Çalılar Diyarı adlı çocuk kitabıyla gündeme gelen Öktem’le dünden bugüne yazarlık serüvenini konuştuk.

 

Son romanınız Thomas Düşerken geçtiğimiz aylarda yayımlandı ve oldukça ilgi gördü. Thomas Dumas adlı fotoğraf sanatçısının yaşamı ekseninde; hayatı, aşkı, savaşı, toplumsal değer yargılarını ve tutkuyu sorguluyorsunuz. Thomas düşerken, beraberinde neler düştü?

Thomas Düşerken, bir yanıyla heyecanlı bir macera kitabı gibi okunabilir, diğer yandan gerçekliğin ve aklın sınırlarını zorlayan bir roman olarak da ele alınabilir. Thomas Dumas’ın izinden giden Anders ve Maria’nın hem Thomas’a olan tutkusu, hem de zaman içinde oluşan, birbirlerine yönelik tutkuları ekseninde gelişen bir hikâye. Savaşın, yıkımın yarattığı travmanın bir insanın hayatını nasıl etkilediği, sanatın iyileştirici ve dönüştürücü gücü, aşkın ve bağlılığın, toplumsal değer yargılarının, derken gerçekle kurgunun, var olanla olmayanın sorgulandığı bir metin. Hem edebi türler arasında, hem de inanılmaz, bir o kadar da gerçeğe uygun hayatlar arasında bir yolculuğa çıktım bu romanı yazarken. Okur da bu yolculuğa katılsın istedim. Roman Thomas’ın uçurumdan düşmesiyle başlıyor ama her şeye rağmen hiç “düşüş” yaşamıyor Thomas.

Çalılar Diyarı’ında arkadaşlık, aile, güven, fedakârlık gibi temaları, yarattığınız fantastik bir dünya içinde sorguluyor, çocukları nefes kesen bir maceraya davet ediyorsunuz. Sizi çocuklar için yazmaya yönelten neydi? Çok yoğun, düşündürücü, imge zenginliği barındıran kitaplardan sonra çocuklar için yazmak sizi zorladı mı?

Hayal gücü ile gerçeğin kesiştiği noktanın çocuklar için çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü çocukların hayal gücü çok zengindir ve bunun engellenmemesi, aksine teşvik edilmesi gerektiğine inanıyorum. Çocuklar için yazmanın beni pek zorladığını söyleyemem. Her zaman çocuklarla aram iyi oldu ve onlarla hiç çocukça bir dille iletişim kurmadım. Bir çocukla sağlıklı iletişim kurmak için onunla aynı hizada durmak, aynı dilde konuşmak gerek. Yukarıda durduğunuzda, nasihat verdiğinizde kaybedersiniz. Aşağıda durmaya çalışıp kendinize çocukça bir dil kurduğunuzda, yine kaybedersiniz. Çocuklarla ilişkilerimde hep hizayı tutturmuştum. O zaman, aynı ilişkiyi yazarak da kurmanın zamanı geldi, diye düşündüm. Umarım yanılmamışımdır. Kararı çocuklar verecek. Çünkü en doğru kararı hep onlar verir.

Size göre yazmak nasıl bir süreç? Genlerde gizli bir yetenek mi veya zaman içerisinde çaba gösterilerek edinilebilecek bir olgu mu? Günümüzde yazarlık kursları ve atölyeleri oldukça popüler. Size göre yazarlık ders alınarak öğrenilebilir mi?

Yazarlık, eğer yeteneğiniz varsa çalışarak geliştirilen bir olgu. İyi bir yazar olmak için iyi bir okur olmak gerekir. Yetenek kadar birikim de önemli. Ve bu çok uzun bir süreç. Sadece dili iyi kullanmak yeterli değil. Yazarlık biraz da tasarladığınız dünya, kurduğunuz dil sayesinde okuru savurmaktır. Aynı zamanda zihinsel bir eylemdir. Dolayısıyla yazarlık kursları veya atölyeler yazma yöntemi konusunda yardımcı olabilir, iyi bir okur olma konusunda sizi hazırlayabilir, belki bir metin yazarı olmanızı sağlayabilir. Ama bu kurslarla edebiyatçı olunacağını sanmıyorum.

Edebiyatın birden fazla türünde eserleriniz var. Hangi alanda yazarken daha özgür hissediyorsunuz?

Kesinlikle şiir. İnsanın hem kendini en iyi ifade edebildiği hem de hayata müdahale edebildiği tek alan şiirdir. Şiir bir mevzidir. Asla kaybedilmemesi gereken bir mevzi.

Yazarken, üretme sürecinde özel bir ritüeliniz var mı? Yazmaya başlarken doğru anı mı bekliyorsunuz?

Yazmak için doğru an yoktur. Her an yanlış andır ve yazmak hayatın bize bağışlamadığı, asla bize ait olamayan o anlara müdahale etmek, başkaldırmak ve hayatın rutinindeki bir “an”ı çalmaktır. Yazmaya devam etmek ise, o çalıntı anları çoğaltmaktır. Bu yüzden bir çeşit bozgunculuktur yazarlık. Sıradanlığı bozguna uğratır. Kısacası, doğru an yoktur!

Şiirin nefes almakta zorlandığı bir dönemden geçiyoruz. Neredeyse yayınevlerinin tamamı şiir kitabı yayımlama konusunda isteksiz. Şiirin bu nedenli hayatımızdan uzaklaşıyor olmasını neye bağlıyorsunuz?

Şiir hayatımızdan uzaklaşmıyor, hayat şiirden uzaklaşıyor. Bu açıdan, kaybeden şiir değil, hayattır. Şiirsiz bir hayata doğru hızla ilerliyoruz. Bu, insanların iç dünyasından ve kendi benliklerinin zenginliğinden uzaklaşması anlamına geliyor. Sorun, yayınevlerinin şiir kitabı yayımlama konusundaki isteksizliği değil. Bu bir neden değil, sonuçtur. Kötü ve ürkütücü bir sonuç. Şiirin dışlandığı bir hayatta, yıkımın çok daha kolay gerçekleşebileceğini düşünüyorum. Toplumsal ve bireysel yıkımın!

Kendi kendinizle yüzleştiğinizi hissettiğiniz, sizinle özdeşleşen bir eseriniz var mı? Bir eserin oluşum sürecinden bahsedebilir misiniz ?

Şiir, şairinin de okurunun da aynasıdır. Tüm şiirlerim, yazdığım her dize benimle özdeşleşmiştir zaten. Şiirde gerçekliği eğip bükemezsiniz. Kendinizi, tüm çıplaklığınızla ele verirsiniz. Öykü ve roman bu açıdan farklıdır. Kurgudur, kuralları vardır. Kendinizi işin içine katmadan da çok güçlü bir kurgu yaratabilirsiniz. Büyük bir samimiyetle şunu söyleyebilirim; yazdığım öykülerde de, romanlarda da şair kimliğim hep ön planda oldu. Bir şair gibi hep kendimi ele verdim. Filler Çapraz Gider’in Kerim’i de, O Adam Babamdı’nın Haydar Bey’i de, Thomas Düşerken’in Thomas Dumas’ı da bir açıdan benim. O yüzden, yazdığım bütün şiirler, bütün öyküler, bütün romanlar, hepsi de benimle özdeşleşti, diyebilirim.

Bir kitabı değerlendirirken kriterleriniz nelerdir? En son okuduğunuz şiir kitabı ve genç kuşak şairleri nasıl değerlendiriyorsunuz, umut verici isimler var mı dersiniz?

Tek kriterim özgünlük. Kendine ait bir dil kurabilen her genç şaire, tüm hatalarına, tüm savrukluğuna rağmen saygı duyuyorum ve onları elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum. Yazdıklarıyla, var olan şiire eklemlenen genç şairlerden de, ustaca dizeler kursalar bile uzak duruyorum. Son dönemde dikkatle izlediğim iki şairin adını verebilirim hemen: Meryem Coşkunca ve Devrim Horlu. Biraz daha düşünürsem isimler çoğalacak. Umut her zaman var. Umut veren isimler hiç eksilmiyor.

Altay Öktem cesur, coşkun ve yaratıcı özellikleriyle edebiyatımızda öne çıkıyor. Tanrı Acıkınca, Thomas Düşerken gibi kitapları yazabilmenin sırrı nedir?

Aslında ortada bir sır yok. Okur neden hoşlanır, bu dönemde en çok ne ilgi çeker, diye düşünmeden, biraz yüreğimin, daha çokça da kalemimin götürdüğü yere doğru gittim hep. Her zaman, sadece yazmak istediğimi yazdım. Kimisi çok ilgi çekti, kimisi fazla ilgi çekmedi. Ölçütüm bu olmayınca hepsi de beni çok mutlu etti.

Edebiyatta sadece yazar, şair kimliğiyle yetinmeyenlerdensiniz. Dergiciliğinizin, projelerinizin olduğunu biliyoruz. Kısaca bilgi verir misiniz?

Yetinmek derken, aslında bu alanda amaçlarım ya da hırslarım yok. Hiç olmadı. Şiir yazıyorum; şiirle ifade edemeyeceğim, belli bir kurguyu gerektiren bir fikir oluştuğunda roman yazmaya başlıyorum. Kimsenin yayınlamaya yanaşmayacağını düşündüğüm ama benim çok sevdiğim ve mutlaka okura ulaşmasını düşündüğüm dosyalar olduğunda, bir yayınevinin yayın yönetmenliğini üstlenip o dosyaları yayımladım; piyasadaki dergilerde yayımlanma olanağı olmayan metinlerle, şiirlerle karşılaşınca, birileri de bana destek olup dergi çıkarmaya sıcak bakınca dergicilik yaptım. Önceden verilmiş kararlar değildi. Eğer bir şey bende heyecan yaratıyorsa, her türlü riske girebiliyorum. Zaten güzel olan, özlemini çektiğimiz de bu değil mi; heyecan duymak!

Öykü konusunda genç kuşaklar konusunda duyarlı olduğunuzu biliyoruz. Son dönem öykücülüğü üzerine neler söyleyebilirsiniz? Takip ettiğiniz, beğendiğiniz yazarları, kitapları tavsiye eder misiniz?

Son yıllarda öykücülüğümüzde ciddi bir atılım olduğunu düşünüyorum. Çok fazla genç öykücü, çok dikkat çekici öykülerle görünür olmaya başladı. Bu çok önemli bir gelişme bence. Okurken, hem dilin ustalıklı biçimde kullanılıp kullanılmadığına ve özgünlüğüne dikkat ediyorum hem de kurgunun ne denli zengin olduğuna bakıyorum. Ama bunlar yetmiyor. Asıl belirleyici olan, yazarın bir “derdi” olup olmadığı. Son dönemlerde okuduğum ve sevdiğim yazarlar arasında Anıl Mert Özsoy, Banu Özyürek ve Mevsim Yenice’yi sayabilirim. Ömür İklim Demir’in yeni kitabını da merakla bekliyorum.

 

 

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.