ümraniye escortkadıköy escortataşehir escort

sakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escort

Alper Ağdaşan: “Şiir, İçinde bir ses barındırır ve o ses de yazanın bestesidir. Yazmak da ettiğim dans, attığım ritim gibi.”

01 Şubat 2019 0
  • Alper Ağdaşan, ilk şiir kitabı “Düşten Gömlek”i zorlu süreçten sonra çıkardı. Bu süreç ve kitap hakkında konuştuk. Gömleğinizin düğmesini açın, birlikte düş kuracağız. Hayatı bahçe olarak öğrendiğinizi ve o bahçede bir renk olma çabasında olduğunuzu yazmışsınız. Alper Ağdaşan, hayat bahçesinde hangi renk olduğunu bulabildi mi yoksa aramaları hâlâ devam ediyor mu?

Görebildiğimiz ve ayırt edebildiğimiz renklerin farklılığı; nesnelere, cisimlere, canlılara ve cansızlara çarpan ışığı soğurabilmeleri ve yansıtabilmeleri özelliklerinden kaynaklanır.
İnsanlar, en saf halleriyle doğal renkler gibidir. Renklere dokununca şekil alıyor.
Renkler de zamanla ve mekânla değişime maruz kalabilir. Kimi zaman solar, bozarır; kimi zaman akar, bulanır. Her durumda bir renktir. Yansıttığınız, size dokunup da soğurduğunuz ışıktan geri kalandır. Görülen baktığınızdır, görünense renginizdir.
Evet, hâlâ, hayat dendiğinde aklıma gelen o bahçede birçok renk oldum, olabilmeye devam ediyorum.

  • Düzenli olarak şiir yazmaya 2010’da başlamışsınız. Düzenli şiir nasıl yazılır? Öncesinde ne yaşamış olmak gerekiyor ki insanda düzenli şiir yazma düşüncesi oluşsun?

Buradaki “düzenli” sıfatını, “kararlı” ve “derli toplu” anlamlarında kullandım. Çünkü, daha öncesinden de karalama ve yazma deneyimlerim oldu. O yıl itibarıyla sesli düşünmelerimi, izlenimlerimi, düşlerimi, anılarımı, ileriye ve geriye dönüp bakmalarımı… Yaşayarak ve yaşamayarak edindiklerimi, yani kendi kendi iç ve dış yolculuğumu, unutmamak ve kalıcı olması adına, derli toplu bir şekilde not etmeye karar verdim. Bana göre “yazma düşüncesi”, kişinin bu yolculuğunu anlatmak istediği seyahatnamesi, kafa sesi.

“Neden yazıyorum?” sorusunu en makul şekilde özetleyenlerden birisi, George Orwell diye tanıdığımız Eric Arthur Blair. Kitabında bu soruyu dört ana başlıkta incelemiş.

Hâlâ yeni yanıtlar aranan “Neden yazmaya başladım? Neden yazıyorum? Neden yazıyorsun?” sorularının, hiç de kolay ve basit olmayan en genel cevabı ise:

“Parmak kaldırıyorum, benim de anlatacaklarım var”.

  • Yazmak da bu soru kadar zor olabiliyor.Bazı yazar ve şairler yazdıklarını ya yakar ya da yırtıp atar.Sizde de durum; yazdıklarınızın haberiniz olmadan çöpe atılması. Bunu nasıl öğrendiniz ve sonrasında ne hissettiniz?

Benim de yazdıklarımı karaladığım, sildiğim oldu. Devam etmek istemeyip de yarım bıraktıklarım oldu. Yazdıkların değerlerindir, biriktirdiklerinse değerlilerindir. O yüzden vakitli vakitsiz ziyaret edip, hâl hatır sorardım, yoklardım. Sonra bir gün, yerinde bulamadım.

Topum komşunun çatısına düşmüş, bilyelerim çulgurlanmış gibi hissettim. Yitik zordur.

Hâl hâlin yoldaşıdır, derler… Yazdığım ve unutmadığım “Işığı görmenin mutluluğu yarım kalan; isimsiz, sinekvari uçan böcekleri de unutmamalı, sevgiyle anmalı.” cümlem aklıma geldi.

Kabullenmek biraz zaman aldı. Çünkü eksik yoktu artık, tamamlanamayası olan vardı.

  • Şiirce, şiirsel ve şairane kavramları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu zamana dek bu kavramlarla ilgili olarak okuduğum, gözlemlediğim ve yorumladığım kadarıyla…
Şiirsel; yazılanın şiire has, şiir özelliğinde, şiir gibi olma durumudur.
Şairane; şairin mizacı, huyu ve karakteridir. “Şair gibi” düşüncesini akla getiren nitelik.
Şiirce; anlatılmak istenenin düzyazı şeklinde şairane bir biçimde şiirsel olarak anlatılması.
Şiirce için bence en yerinde tanım ve benzetme İbrahim Karaca Ağabey’inkidir: “Şiirce denir şairin diline ve dünyanın bütün şairleri aynı dili konuşur, aradaki fark lehçe kadardır…”

  • Birçok müzik enstrümanı çalıyorsunuz. Ritimle içli dışlı oluşunuz şiirlerinize de yansımıştır diyebilir miyiz?

Kafamda bir orkestra kurulu, evet. Boş zamanlarımda ve elim boş kaldıkça ses çıkaracak herhangi bir nesne üzerinde ses çıkarmayı çok seviyorum
Küçüklükten kalma bir alışkanlık, okul sıralarını akort etmeler…
Ritim ritmi getiriyor laf gibi, söz gibi. Tanışıyorsun yeni seslerle ve sesi duyup şöyle bir kulağını karıştırıyorsun. Sonra, burnuna dokunup orkestrayı genişletiyorsun. Şiirde de böyle ritmik ilerliyor böyle devam ediyor. Şiir, içinde bir ses barındırır ve o ses de yazanın bestesidir. Yazmak da ettiğim dans, attığım ritim gibi.

  • Mısra sizin için ne demektir?

Mısra, şiir yapısını ve estetiğini ayakta tutan taşıyıcı sistem elemanlarıdır.
Ve Gestalt’ın işaret ettiği gibi; “Bütün parçaların toplamından farklı ve fazladır…”
Önceki sorulara da atıf yaparsam, şiir orkestrasındaki her bir enstrümandır, bahçedeki her bir renk.

  • Şiiri düşünceyle mi yazıyorsunuz, yoksa her satırda yaşanmışlık var mı?

Yazdıklarımı, yazılı düşündüklerimi, bir çizgiye değecek yahut teğet geçecek şekilde bir kalıptan bağımsız olarak ifade etmeye çalışıyorum. Toplumunun nispeten duyarlı bir parçası olduğunu düşünen bir birey olarak, böylesi bir çizgiye yakın olmak, toplumdan beslenmek olağandır. Şöyle ki; Hume felsefesinin de dediği gibi “İnsan bilgisinin tek meşru kaynağı izlenimleridir…”
İnsan var olduğu sürece yaptıklarıyla, yapmadıklarıyla, söyledikleriyle ve söyle-ye-medikleriyle kendini gerçekleştirmek hâlindedir. Yaşanmamışlık da bir yaşanmışlık durumudur ve kitaptakilerin hepsi hayata dair.
Yazılanların yazan haricinde bir okuru olacaksa, yazarken onu da düşünmek lazım. Burada şiiri bir akvaryuma benzetirsek, şair balığa (mısralara) “Yerini nasıl istersin?” diye soruyor. “Numarası belli, silinmiş yahut henüz keşfedilmemiş bir adresi nasıl tarif edebilirim” derken, okuyana en kısa ve en uzun yoldan geçmelerine fırsat tanıyınca yeni yerler de keşfedilebiliyor.

  • Şiir yazarken acı hisseder, duyumsadığınız acıdan keyif alır mısınız?

Acı ve acıyı hissetmek göreceli kavramlar. Yazarken, sorunuzdan anladığım kadarıyla böyle bir acı hissi içerisinde olduğumu anımsamıyorum. Yazmak zorlasa da üretmeye çalışmak keyifli ama.

  • Neden şiir okuma isteği duyarız?

İnsan hayatı, balmumu katılığında, kendi hâlinde sakin bir yer olmayı düşünde görmüştür.
Nietzsche, “İçinde kaos olmalıdır ki kişinin, dans edebilen bir yıldız doğurabilsin” demiş.
Ben de bu sözden yola çıkarak kitapta diyorum ki “Dilim dönüyor damağımda, içimde güneşin kanat çırpınışları.”
Bu soruyu “Neden yazıyorum, yazmak istiyorum?“ sorusuyla beraber aynı düzlemde irdelemek gerekir, bence.
Dedim ya, insan kendini gerçekleştirmek hâlindedir. İnsan kendi içinde bir yolculuğa çıkar. Yapılan her yolculuğun sonu, göreceli zengin bir dünya keşfi ve kendini yeniden bulma fırsatıdır. Sanata ve üretmeye meyilli olanlar da böyle değil midir aslında? Sık sık kendi ruhlarının derinliklerine inip inciler, sedefler sunarlar. Yolculuğun hazzını alanlar, vazgeçemez olur gidiş gelişlerden. Kendine yol almayı bilemeyen başkalarının dünyalarını anlayabilmeyi denemeyebilir. Bilebilip de anlayabilmeyi deneyebilense, bu gidiş gelişleri okumak ve yazmakla süslendiriyor. Sonra, istek bileniyor.

  • Türk ve dünya edebiyatındaki hangi şairleri okursunuz? Etkilendiğiniz ve şiirilerinizi etkileyen kimler var?

Çok uzun bir liste olur bu…
Aklıma ilk gelenleri bir solukta söylüyorum: Furuğ Ferruhzad, Ahmed Arif, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Nilgün Marmara, Nazım Hikmet Ran, Gülten Akın, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever, Ece Ayhan, Didem Madak, Birhan Keskin, Sohrab Sepehri, İbrahim Karaca, Yılmaz Odabaşı, İlhami Çiçek, Şükrü Erbaş, Özdemir Asaf, Can Yücel, Fuzûlî, Oruç Aruoba, Ahmet Telli, Tunay Bozyiğit, Louis Aragon, Andrey Voznesenski, Mihail Yuryeviç Lermontov, Attila İlhan, Cahit Sıtkı Tarancı, Murathan Mungan, William Shakespeare, Ataol Behramoğlu, Coşkun Şimşekli, Paul Eluard…

  • Ne yazık ki günümüzde gençler şiir kitabı alıp okumuyor. Onlara neler söylemek istersiniz?


Şiir kitaplarından ziyade okumaktan yana problem var. Şiir kitapları özelinde söylemek gerekirse, popüler kültür ve tüketim alışkanlıklarına bağlı olarak okuma ve okumama tercihi şekil alıyor. Bunda yayınevlerinin ve kitabevlerinin de büyük etkisi var.
Şu an kime ait olduğunu anımsayamadığım; “Bahçıvanlığı, en azından bahçıvanlık düşüncesini ayakta tutmaya yeterli sayıda insan kalmalı geride. Çünkü bağ bir kez koptu mu toprak katılaşır ve çocuklarını unutur.” cümlesi aklıma geldi.

Deniz Zeybek
Deniz Zeybek

Diğer Yazıları

3 Şubat 1998’de karlı bir sabaha uyandım. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik bölümü öğrencisiyim. Toplumun sorunlarını sorumluluğumda hisseden bir varlığım yani. İnsanlar havai fişek patlattı; bedenim yara aldı, kalbimin kuşları öldü. Acıyı hissettim, edebiyatta şifamı aradım…


BENZER KONULAR
YORUM YAZ