Alfa Ritmi / Mavi Tuğba Ateş

Rüya görmeyeli çok zaman oldu. Hangi rüyamı kime anlattım, hatırlamıyorum. Günün bir vaktinde, mesela bakkaldan ekmek alırken, rüya mı gerçek mi seçemediğim bir şeyi yaşarken görülebilirim. Muhtemelen hafızamı yokluyorumdur. Şaşkınlıktan yuvasından fırlayan sol gözüm, sağ gözümün unutturduğunu bulmaya çıkmıştır. Solumda ne varsa karanlığa düşürüyorum, bundan.

Sabahları saat dokuz dedi mi kapıma dayanan Fikret gelmedi, kuşluk vaktinde penceremde cıvıldayan serçe uğramadı. Kurtuluş Savaşı zamanlarından kalma ecnebi saatime bakıyorum, ikindiyin dört olmuş. Geçenlerde gazetede rastladım, deprem olacakmış, peh! Bu yaşadığım betonarme zaman sallanıyor da sallanıyor zaten. Zaman mı? Yıl kaç? Bin dokuz yüz seksen dokuz mu? Bin dokuz yüz yetmiş altı mı? Gazeteye bakıyorum iki bin on beş yazıyor da inanasım yok. Kapımı çalan konukları geri çevirir oldum. Anlamadığım dilden konuşuyorlar. Ellerinde ışıklı bir aygıt, parmaklarını bir aşağı iki yukarı hareket ettirmek suretiyle zamandan kopuklar. Yıl kaç, deyince ben deli muamelesi görüyorum. Oysa zamanın dışında olan onlar!

  Fikret ne zaman gelse çocukluğumdaki bir hatıraya dokunduğumu hissediyorum. Bir anı var, bir türlü ulaşamadığım bir yer. Zamanla tozlanmış denilebilecek kadar hiç kimselerin uğramadığı bir ev. Küçücük odaları var, geniş huzuru. İşte orası benim belleğim. Kapısına kadar geliyor Fikret, maalesef içeri giremiyor. Tam açacakken kapımı, güçlükle duyabildiğim bir sese doğru giderek önce uzaklaşıyor sonra kayboluyor. Siz yakınına sokulduğunuz bir rüyayı tastamam yaşayacakken uyandırıldınız mı hiç?

 Uyandırıldım. Çene kemiğim çatırdayana kadar açtım ağzımı, esniyorum. Perdenin yarı aralık kısmından sızan gün ışığı evin tozunu gösteriyor. Havada uçuşan binlerce toz yığınını takip eden sağ gözüm vazonun üzerinde tabaka halinde biriken tozlara takılı kalıyor. Fikret gelse, bana kahvaltı hazırlasa, yaşlıyım, mecalim yok. Çıııııınnnn! Saat beş oldu. Geleceği yok. Vazodaki alakasız çizgileri birleştirince Fikret’in yüzü çıktı ortaya. Alelacele ayağa kalkayım derken, sakarlık bu ya, vazo çat yere düştü, yüzü dağıldı. Belleğimin çatırdadığını duydum. Canlı kalan bir tek o. Sanki başka herkes ölmüş, ne zaman gömülürler bilmem. Vücutlarından çıkan kötü kokular zihnimi fosseptiğe dönüştürmeye yetecek kadar güçlü hâlâ. Geleceği yok. Gidip kahvaltılık bir şeyler alayım.

  Saat ilerliyor. Çok fena darıldım Fikret’e. İki lafın belini kırmayı çok gördü bana. Gelseydi, susmasına bile razıydım. Soluğunu dinleseydim uzun uzun. Bir karıncaya dönüştürüp ruhumu fark ettirmeden ona can üfleseydim ömrümden. Hava kararmak üzere olduğuna göre daha fazla beklememin ne anlamı var? Asırlık ceketimi geçirdim sırtıma; cılız, beyaz saçlarımı şöyle yana doğru taradım. Değme delikanlılara taş çıkartırım, dedim. Bastonu aldım koyuldum yola. Üç günlük yol yürüyorum sanki git git bitmiyor derken bitti bile. Bir ekmek alıp çıkacağım. Salisenin onda biri kadar zaman geçti, bakkalın önünde Rasim’i gördüm. Meğer herkes ölmemiş. Rasim. Benim eski dost. Vay Rasim, neredeydin sen, demeye kalmadan kaçtı benden. Sarılacaktım. N’olur söyleyin bana, size de oldu mu öyle? Orada sandığınız biri. Oraya gittiğinizdeyse boşluğuna buyur edildiğiniz? Atlamayı düşünmemişken uçurumdan düşüverdiğiniz? Aklım karıncalanıyor. Bu sırada bunları düşünürken ekmek alacakken yedi yüz elli gram beyaz peynir almışım. Parayı ödemeye gideceğim sırada dıt dıt dıt dıt seslerinden geçiyorum. Anlayamıyorum, ekmeğin fiyatı orada görünüyor ha -dıt dıt- hayret. Rasim’i sordum; az önce oradaydı, uzun boylu, iri yapılı, saçları uzun ve gri, elinde valizi vardı, turuncu gömlek vardı üstünde gördün mü, dedim kasiyer kıza. Yoksa burada mı çalışıyor, uzun tatile filan gitti de dönecek mi?

  Yok amca öyle biri, dedi kız. Zaten burasının adı da bakkal değil, marketmiş. Geri dönüp Rasim’i aradım. Tüm reyonlara baktım. “Personel harici giremez,” yazılı kapıdan gizlice geçtim. Kaynayan çorbadan başka bir şey yoktu.

Hışımla çıktım, marketin önüne dikeldim. Tam oraya, Rasim’in bıraktığı boşluğa. Bekledim, ha babam, bekledim. Elimdeki ekmeği kemirdim açlıktan. Geceleri ilkbahara rağmen epey soğuk oluyordu. O kız mesainin bittiğini belli eden edasıyla “Amca siz hâlâ gitmediniz mi, saat ona geliyor,” dedi. Vay canına! Sevdiği birini beklerken insan, zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyor demek! Üşümüşüm. Elimi cebimde yumruk yapmışım, serçe parmağımın değdiğini Ay ışığına tuttum; çakıl taşıymış. Al, bu sana dedim, çakıl taşını kıza verdim; bir sevindi bir sevindi.

Eve gideceğim gitmesine de yolu hatırlayamıyorum ki. Kasiyer kız servisi kaçırmamak için hemen tüydü yanımdan. Gitmeseydi ona soracaktım. Ne halt edeceksin şimdi seni ihtiyar kılıklı. Dur bakalım, sakin. Karşıya geçiyorum, otobüs durağına. Birtakım göstergelerden evi bulmaya çalışıyorum, Alsancak, evet evet 352 numaralı otobüs. Hınca hınç insan. Yaşlılar için ayrılan en öndeki koltuğa oturuyorum. Giriş kapısının önüne gençten biri dikelmesin mi! Çekil ulan karşımdan, terbiyesiz senin yüzünden yolu izleyemiyorum, demiş bulundum sinirlerime hâkim olamıyorum. Kıkırdamalar duydum, belli etmemeye çalıştılar fakat bu kulaklar Cilalı Taş Devrini bile eskitmiş, hey yavrum hey. Hemen arkamda üç kişi fısıldaşıyor. Sinir tepemden aşağı indi. Yorgunluktan uyuyakalacaktım az daha. Ben inene kadar otobüs epey boşaldı. Hiç kimselere rastlamadan evimin yolunu tuttum. Caddede kimi insanları görsem de ben onlar için yok hükmündeydim, başımı öne eğdim. Hızlandım, hızlandım. Bizim sokağa saptım, kediler bile uyumuştu. Evim yüzüme gülüverdi. Asansör beklemek asır sürdü sanki. Bir de ne göreyim? Çıkarken kapıyı açık unutmuşum. Hırsız mırsız girmiş mi diye etrafı kolaçana başladım. Evimin tüm odalarında Mayıs kokusu vardı. 27 Mayıs’tan bir sayfa kopardım takvimden. Yarın ömrüm varsa 28 Mayıs’a uyanmış olacağım. Yatağa uzanayım, bir güzel gevşeteyim kaslarımı, en çok ayaklarım yorulmuş. Üşümüşüm, sıkıca sarıldım pikeye. Dışarıdan yarasa çığlıkları geliyor. Hafif hafif rüzgâr esiyor, pencereyi kapatmayı unutmuşum. Kalkıp kapatmaya mecalim kalmamış. Kendimi uykuya teslim ediyorum, öyle tatlı bir geçiş. Sanki yarın sabah uyandığımda tekrar yirmi altı yaşında olacağım ve tüm yaşadıklarımı yeni baştan sileceğim. Sanki bu kırışmış deri bu marazlı boğaz benim değil. Kim bıraktı bu göz torbalarını yüzüme? Kim beni kendime bu denli unutturdu? Zaman mı? Yıl kaç? Unutuyorum.

   Türlü rüyalardan geçtim, uyudum mu yıllar mı aldı uyanmam? Alfa ritminde zihnimi kurcalıyorum. Bir zamanların o cânım seslerini arıyorum uykularımda. Kahvaltı da yalnız gitmiyor. Pencere sabaha kadar kendiliğinden kapanmış, geri çektim, sonuna kadar açtım; soğuk hava bari girsin odama. Serçe uğrar belki. Hiç değilse kumru gelir eşiyle. Yoldaşım olur. Anlatırım, dinler. Göç zamanı gelince taşır öykümü uzaklara. Aynı duyguyla karşılar belki bir çift göz onu oralarda. Saate baktım, takvime baktım. Epey zaman geçmiş. Vücudum ayaklarımdan başlayarak yanmaya başladı. Git gide çoğalıyor ateşim. Önce üstümü çıkardım, atletle kaldım, yetmedi. Pijama, külot. Bir bir çıkardım. Mayıs yağmuru başladı, dineyim durulayım diye mi söneyim susayım diye mi? Bir anlamı olsun istedim yağmurun ve soğuğun. Olmadı, yürümedi anlam. Çıplak kaldım, zerre üşümüyorum. Rüzgâr keskin esti, sağ gözüme çarpınca göz kapaklarım seğirdi, birkaç damla yaş dökülüverdi sağ yanağıma. Sol gözümü kapadım, karanlıkta kaldım. Elimle bastırdım, görmesin istedim olanları ve asla olamayacakları. Anladım ne Fikret gelecek ne Rasim ne de başka biri. Diğerlerini bilmem, Fikret’in bir Akdeniz şehrinde yaşadığına eminim. Bu sabah gelen kumru göç zamanı gelince öykümü Fikret’e taşısa keşke. Ölmese yolculuk vaktine kadar. Kahvaltı tabağından siyah zeytin aldım, beş lokmada yedim. Boğazıma takılı kaldı biri. Kusurlu belleğime cila gerek. Demans hapımı yuttum. Su içerken serinledim. Canımın bozulmasına çare aramaya, kafamı dağıtacak şeylerle uğraşmaya karar verdim. Bula bula bir çözüm buldum: Televizyonu açtım, tek kanal çekiyor, o da belgesel. Bir hayvan ekrandan fırlayarak üzerime atlıyor. Neden sonra anladım? A n t i l o p m u ş.

Hepsi benim hayalimmiş; şu ev, şu pencere, şu çakıl taşları bile benim zihnimden ibaretmiş.

 

2 Yorum Alfa Ritmi / Mavi Tuğba Ateş

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.