Aldırmazlığımız / Sevgi ÜNAL

 

 

Yaprakların ninnili hışırtısı eşliğinde gökteki yıldızlar kadar sakin uyuyordu. Kirli tırnakları gecenin karasına çalsa da ilkbaharın huzuru yayılmıştı yüzüne. Yaz geliyordu. Sıcak, soğuğa benzemez.  Sıkıldı mı meydandaki fıskiyelerin, akan suların serinliğinde alırsın soluğu geçer gider. Onun gibiler için yatacak yer de sorun değildir artık. Hele böyle bir park olunca banklar en güzel döşek sayılır.

Küçüklüğünden beri korktuğu bir sesle yerinden fırladı. Çapaklanmış gözlerini aralamakta zorlansa da bunun gök gürültüsü olmadığını anladı. Karşı taraftan gelen bir kepçe, önündeki duvarı yıkarak parkın içine ilerliyordu. Birkaç saniye olduğu yerde kalakalan çocuk, nefes nefese kendini en yakın ağacın arkasına attı.

Gecenin karanlığı, bağrı deşilen toprağın sesiyle bölündü. Ağaçların kökleri sarı demirin canavar dişlerine fazla direnemedi. Önce biri, sonra öteki… Yapraklar dallardan, dallar köklerden utanarak yıkılmaya başladı. Ta ki birden parkı dolduran insanlar onların önüne geçip kepçeye kafa tutuna dek. Korkulu gözlerle, saklandığı yerden usulca çıktı. Grubun içine karışarak onlarla beraber bağırmaya başladı.

“Ağacıma dokunma!”

Böyle ayakkabıları vitrinlerde görüp de ne çok beğenirdi. Şimdi onundu işte. Mavi en sevdiği renkti ya o yüzden daha çok sevmişti üzerindeki penyeyi. Ya şu pantolona ne demeli. Hele bu yiyecekler. Şimdi kapalı olan lokantalar sanki buraya taşınmışlar gibi geliyordu ona.  Hani o bazen burnunu cama dayadığında kapı aralığından gelen kokularla midesinin gurultusunu daha çok hissettiren yiyecekler. Sıra sıraydı hepsi. Parasız pulsuz. Hatta almayanın eline zorla tutuşturuyorlardı. Rüyaydı bu. Hayatında böyle bir şey düşünemezdi. Hayatı… On bir sene…

“Gel,” dedi ablalardan biri. Önce berberde saçlarını kestirdi bir güzel. Sonra evlerine götürdü onu. Evdeki teyze parka götürmek için yiyecek hazırlarken abla da spreyli şişelere beyaz bir karışım doldurdu. “Hadi ama ördekçik,” demeseler saatlerce çıkmazdı ya küvetten. Kendisine giysilerini veren evin küçük oğluyla keşke biraz daha sohbet edebilseydi ama parktaki ağaçlar onların yolunu gözlüyorlardı. Dönüşte içecek bir şeyler almak için mahallenin bakkalına uğradılar. Bakkal “Ben gidemiyorum, bunlar da benden olsun,” diye ellerine şişeleri tutuşturunca daha önce nasıl böyle insanlarla karşılaşmadığına kahretti küçük yürek.

On gün önceki park mıydı burası? Hani gece yarısı insanların kepçenin önüne atladığı. Ağaçlara sarıldığı… O kırk-elli kişi nasıl bu kadar çoğalmıştı? Ya bu rengârenk çadırlar. Çadırda yatmanın böyle zevkli olduğunu hiç tahmin etmemişti. Artık resim öğretmeni bile vardı. Bir çöp adam, bir de çöp kadın çizdi. Aralarındaki çöp çocuğun ellerinden tutuyorlardı. Kâğıdın sağ üst köşesindeki sapsarı kocaman güneşten ok ok ışınlar yayıldı. Rengârenk oldu her taraf. Alkışlarla kabardı göğsü. Ağaçtan ağaca gerilmiş ipteki diğer resimlerin yanına asıldı gerçekleşmeyecek düşleri.

Geceleri halaylar çekilirken ondan mutlusu yoktu. Tamam, caddede bir sürü sokak çalgıcıları, dansçılar falan olurdu ama burası başkaydı, bambaşkaydı hem de. Ne çok pankartlar, dövizler vardı ağaçların arasında. Ah o ağaçlar! O ağaçlar yok muydu? Onları daha çok seviyordu artık. Onlar olmasa şimdi bu park böyle olur muydu? Ağabeyler, ablalar konuşurlarken duymuştu. Parkta toplanmaların sebebi ağaçlara yapılanlar değilmiş aslında. Bir anlam veremedi buna. O ilk gece ağaçlar söküldü, insanlar geldi. Çadırlarını kurdular. Peki, sabah erkenden niye kocaman depolu kamyonlardan su sıkmışlardı üzerlerine? Tam uyurlarken neden ortalık gazdan göz gözü görmez olmuştu.

O spreyli şişeleri bilirdi ama onlardan beyaz suların insanların gözlerine sıkıldığını ilk kez görüyordu. Hele o doktor amcaların ağızlarına taktıkları maskeler. İnşaat yapanların kafalarında gördüğü baretler. Hepsi o sabah baskınından sonra başka amaçlarla kullanılan eşyalar oldu. Ha, bir de eldivenler vardı. En çok sevdikleri… Geçen gün atılan gaz kapsülünü onlarla nasıl da tutup atmıştı gerisin geriye. Bazıları tebrik etseler de çoğu kızdı parktakilerin.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                             Niye böyle yaptın çok tehlikeli diye. Yapmaz mıydı, onlara atılacak her şeyin önünde durmaz mıydı? Parkın önüne kurulan barikatlara yardım etmek istemişti de “Sen yapma!” demişlerdi ya çok üzülmüştü. Belirli saatte yapılan çöp toplama işine de karıştırmıyorlardı onu. Yiyip içip yatacak mıydı burada? Tamam, basınçlı sular onu da ıslatmıştı ama hiç önemli değildi. O ne yağmurlarda ıslanıp ne ayazlarda kalmıştı yıllarca. Kim bilir kaç bankamatik değiştirmişti geçen kış? Önceleri bayağı öksürük yapsa da gün geçtikçe gaza alıştı. Taktı mı maskeyi umurunda değildi dünya. Ayrıca deniz gözlüğü de vermişlerdi ona. İşte o çok keyifliydi. Ah! Keşke meydandaki sulara eskisi gibi rahat rahat girip çıkabilseydi.

Göz gözü görmez sis ve gaz bulutlu günler, geceler, siren sesleri, “Doktor yok mu?” çığlıkları küçük bedenin büyük ruhunu aşındırdı durdu. Bir de geçen gün ayağının dibine düşen güvercini görünce… “Pat!” dedi bir şey. Sadece pat! Gerisi tüy, kanat. Bazı arkadaşları gibi köpekleri dost edinmemişti o. Aslında yanında bir tane olsaydı ne güzel ısıtırdı kışın.  Gazdan ölen kedileri, köpekleri gördükçe “İyi ki olmamış,” dedi. Hayatını kaybeden, kör kalan insanları duyunca daha da üzüldü. Ölümün soğuk yüzünü hatırladı. Ruhunu en çok acıtan buydu işte son günlerde. Hafızasını iki tabut yokladı. Birinin başucunda yemeni vardı. Acıyan bakışlarla birlikte “Zavallı çocuk, ne yapacak şimdi kimsesiz?” fısıltıları ötelerden yoklayıp durdu usunu.

Halaylarla geçen geceleri korku sarmalamaya başladı. “Artık parkı boşaltın!” deniyordu. “Çok zarar verdiniz çevreye. Yeter bu kadar yakıp yıktığınız,” diye de ilave ediyorlardı. Parkın içinden yayın yapan televizyondan cevap veriyordu ablalar, ağabeyler onlara.  “İstediklerimizi yapın çıkalım,” diye. Onlar yakıp yıkmazlardı ki. Bu kadar sevgi dolu insanlar… O kötü işleri yapanlar başkalarıydı kesin. Ona aldırmayan, yok sayan, yanlarından kovan insanlar değildi bunlar.  Başını okşayanlar, arabaları yakıp, dükkânların camını, çerçevesini kırıp dökemezlerdi.  Hele revirde çalışan doktorları gördükten sonra buna hiç inanamazdı. Copların, plastik mermilerin izleri sarıldı. Tıkanan nefes yolları açıldı. Yaralara dikiş atıldı o çadırlarda. Onun da eldiven olduğu halde yanan ellerine nasıl da günlerce krem sürüp “Bir daha sakın yapma!” diye uyardılar.

Göğün kara dumanlara esir edildiği bir gün bazı çadırlar söküldü. Huzursuz huzursuz gezmeye başladı parkta. “Allah’ım gitmesinler, ne olur Allah’ım gitmesinler!” diye dua etti. Bazılarının parktan ayrılmasına karar verilmişti oysa. Onlar parkta kalmaya devam ederlerse yanlış anlamalar olurmuş da. Sevindi. Hele kandil akşamı… Gökten kandil simitleri yağıyordu o gece sanki. Namaz kılanların arkasında durdu. Hareketlerini tekrarlamaya çalıştı kendince.

Sabahtan akşama kadar istediğini yiyip içmek ne güzel şeymiş diye yüreği coştu durdu hep. Bazen artık rahat dolaşılamayan meydanı, caddeyi, ara sokakları merak ediyordu ama tehlikeli diye onu bırakmıyorlardı. Zaten her yer kapalıydı oralarda. Sokaktaki diğer arkadaşları da parktan ayrılmıyorlardı. Onlarla karşılaştığında rüyada olup olmadıklarını sorgulayan gözlerle birbirlerine baktılar.

“Ben Gazkonmaz Sokak’ta kalıyorum, sen neredesin?”

“TOMA7 Sokak’tayım arkadaşım.”

Her yer çiçek oldu. Toprağı incitmeden diktiler hepsini. Aynı çocuklar gibiydi onlar da, koparılmamalıydı. Hayran hayran parkın kütüphanesini gezerken ağabeylerden biri onu görüp “İlk işim sana okuma öğretmek olacak,” deyince öyle bir sarıldı ki boynuna. Demek ki artık istediğini okuyabilecekti. Buradaki herkesin elinden kitap düşmüyordu ya. İşte öyle olmak istiyordu o da. Çok okursa gidemediği okulların acısı çıkar mıydı?

Bir akşam bir de baktı ki parkın içi teyzelerle dolu. Tenceresini kapan kendini çocuğunun yanına atmıştı.  Birbirlerine “Evlatlarımızı alıp gitmiyoruz, hep beraber olacağız bundan böyle,” dediler. Başını okşayan o eller, bir yandan taşıdıkları yemeklerden ağzına tıkmaya çalıştı. Hatta teyzelerden birinin “Bakın onlar gazını atsın, ben yemeğini getirdim,” diye elindeki biber dolması tenceresini bir gösterişi vardı ki. O akşam her akşamdan çok çalındı müzik. Coşkuları parktan taştı. Ağaç ağaç, yaprak yaprak meydanda çalınan piyano ile kucaklaştı.

Sevinç bu kadar mıydı? “Görüşme var,” dediler “Parkı terk edin!” diyenlerle. Terk etmek… Minik yüreğini burup burup sıkan iki kelime. Artık onlarsız yaşayamayacağını biliyordu çocuk. O eller, saçlarında gezinemeyecek, sırtını sıvazlamayacaktı. Tamam, yemek falan da istemezdi yeter ki gitmeselerdi bu ağabeyler, ablalar, teyzeler hele teyzelerin yanında getirdikleri küçük çocuklar. Hiç ayrılmasalar hep beraber olsalardı ne olurdu sanki.

O gün yine geldi teyzelerle yavruları. Kadınların elleri kolları dolu, yürekleri onlardan daha doluydu. Ağabeyliği tattı, minik çocuklara saatlerce oyun oynatırken.  Akşamın ilk dakikalarında bir anda geldi gaz yağmuru. Minik yürekler annelerine sığındı. Kimsenin gözü görmedi eşyalarını. Herkes basınçlı sudan korumaya çalıştı kendini. Park darmadağın oldu.  Sökülen çadırlara ağlayan ağaçlar gözyaşlarını toz duman arasına sakladı.  Ablayı aradı gözleri çocuğun. Bulamadı… Koşanların arasına karıştı son bir gayret. Kaçtı, kaçtı, kaçtı…

 

Fotoğraf: https://bit.ly/2HjA90F

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.