Ağrı Kesici / Gizem Bilgin

  • Derin bir nefes alın… ve bitti, geçmiş olsun.
  • Teşekkür ederim Nursel hanım, borcum ne kadar?
  • 5 TL.
  • Hala mı? Bir paket sigara alınmıyor o paraya.
  • Onu da içip hastalanan bana geliyorlar nasılsa Muzaffer Bey, zam yapsam gelmez. Yazık değil mi insancıklara?
  • Ne düşünceli kadınsınız Nursel hanım.

Muzaffer Bey, kalçasında hissettiği o hafif alkol serinliğinin ve yumuşak parmakların varlığından mutlu olup, sonra da hafif kızararak hemen toparlanmıştı. İğne sızısının,  birden uyuşukluğa dönüşmesiyle hafifçe sendeledi uzandığı muayene yatağından kalkarken. Kemerinin son deliğini, Nursel’in güzel gözlerine bakamadan ilikledi. Fötr şapkasını ince uzun parmakları ve lekeli elleriyle başını geçirdi.. Nursel, bez paravanın arkasına geçmiş, plastik enjektörü ve boşalan cam ampulü elindeki alkollü pamukla birlikte atık kutusuna atmıştı. 5 TL’yi hasta giriş kayıtlarının bulunduğu büyük defterin yanına bıraktı Muzaffer Bey. Bir sessizlik oldu. Ardından

– Yarın aynı saatte mi geleyim?

– İyi olur Muzaffer Bey, ağrı kesicilerin düzenli saatlerde yapılması gerekiyor.

– Siz burada mısınız?

– Yarın burada stajyer arkadaş oluyor.

– Ben size alıştım Nursel hanım, sizin olduğunuz saatte geleyim;  demesiyle anında kızardı Muzaffer Bey.

Nursel, kafasını yaptığı işten kaldırmadan, ufak bir gülümsemeyle cevap verdi.

– Elim hafiftir.

Muzaffer Bey’e kapıya kadar o sözün sessizliği eşlik etti. Arkasını dönemeden hafifçe fötr şapkasının yanından elini kaldırıp selam verebildi.

İğneci Nursel,  masasına oturmuşken ve ince el yazısıyla hasta defterine ağır ağır girerken bilgileri, bu tatlı adamın ilgisine ne kadar geç kaldığını düşünüyordu.

 “İsim: Muzaffer Apaydın, yaş 62 Erkek. Tanı Bel Fıtığı, Tedavi:  Volteren Ampul”

 İç çekti sessizce. Kaç sene olmuştu, hesap yapabilir miydi? Eskisi gibi bir eli tutmak isteyebilir miydi? Kocası evden gittiğinde, 4 aylıktı Ece. 14 Ekim 1980, postalların gece sessizliğinde daha çok duyulduğu o yıl, sokağa çıkma yasaklarının birinde jandarma cipinin arkasından aynen Muzaffer Bey’in eli gibi asılı kalmıştı Nursel’in eli de. Yıllar içinde İsviçre’den ay ay gönderilen posta çekleri dışında hiç haber almadı kocasından. Nursel, yaşamın rutini içinde her gün, kavga ettiği kadınlığını daha da çok sindirdi.  Ne de olsa, koca gidince baba kanunlarına dönülmüştü. Babası ancak hemşire okulunun iki senelik programını bitirmesine izin verdi . Oysa ne çok istemişti hastanede hemşire olarak çalışmak. Ses etmedi. Eloğlu gider de, babası gidince öteki dünyaya o zaman çok kalbi kırıldı. Hayatta güvendiği her adam sessizce bırakmıştı onu. Babasından, kızıyla yaşadığı evle, bu küçük dükkan kaldı. Zar zor aldığı ruhsat ile de bu sağlık kabinini açtı. Mahallenin muhtarının migreni, karşı ilkokulun aşıları olmasa o evin ocağı zor tüter, kızını zor gönderirdi tıp fakültesine. Şimdi Muzaffer Bey’e bu cıbıl haliyle mi gönül verecekti? Hem Ece  de büyümüştü. Bu memlekette menopoza girmiş kadının payına sevda pek düşmezdi.

Bunları düşünürken, selvi boylu gül dalı girdi kapıdan, yuvasının Ece’si, babasının gözlerini taşırdı. Nursel’in gözlerine hapsettiği denizi almamış da, babasının bal rengi bozkırlarını kendine saklamıştı. Nursel kızının gözlerine baktıkça bu yüzden içi cız ederdi. Hele uykusuzsa Ece, geçmişinde sakladığı gözlere özlemi çocuğuna duyduğu şefkate dönüverirdi.

  • Nasılsın kuzum?
  • Yorgunum anne nöbet yoğundu. Şu alkol kokusu bile fazla geliyor şu an bana, gidip yatacağım.
  • Kahvaltı yap öyle yat Ece, yüzün gözün soldu. O süte kattığın mısırdan yeme kızım. Zararlı onlar, Mutfak masasına hazırladım bir şeyler.

Birden dışarda sert ayak sesleri duyuldu.  İlk, telaşla 12 yaşlarında bir oğlan girdi içeriye. Ardından ondan en az on yaş daha büyük üç delikanlı. Birilerinden kaçmışçasına, soluk soluğaydı hepsi. Yanık bir et kokusu kapladı odayı. Oğlan belli ki acıdan, sadece dudaklarını kemiriyordu hafif bir iniltiyle.  Yirmi metre karelik sağlık kabini oldu acil servis önü. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Ece eli görür görmez, “Ne oldu sana?” diye bağırdı. Gözlerindeki morluklar, bal rengi bir ışıltıyla daha da derinleşti.

“Fazla soru sorma bacım sen kimsin? ” dedi tok bir ses.

“Biz Nursel hanımı arıyoruz, iğneci Nursel.”  Montunun kapüşonuyla gölgeli yüzü, esmer yirmi yaşlarında bir gençti bu.

Ece, “ben doktorum asıl siz kimsiniz?” dese de biliyordu, hastane de bu böyleydi, hemşire varsa bir yerde, hiçbir doktorun rütbesi o muayenehanede sökmezdi.

Nursel bu olay sanki günlük bir olaymış gibi, alışılmış bir endişeyle kızına baktı. Sonra  masayla muayene paravanını ayıran koridordan iki adımda mutfağa geçti. Buzluktan buz çıkardı,  demir kaba sebilden aldığı soğuk suyun içine attı, karşı raftan bandaj ve antiseptik aldı. Malzemelerle döndü muayene yatağının yanına, orada yüzü acıyla buruşan ve kolunu üfleyen oğlanı hafifçe tuttu omzundan oturttu yatağa.  Yarayı buza soktu. Oğlan bağıracak sandı bağırmadı. Aksine anlık bir rahatlama oldu oğlanın yüzünde.

-Adın ne senin?

-Hüseyin.

-Soyadın?

-Türkmenoğlu

-Kaç yaşındasın?

Bir sessizliğin ardından cevap verdi.

-13

-Nerelisin?

– Sivaslı

-Tahmin ettim. Kocam da oralıydı.

-Annen baban nerede?

– …

Arkadan gene o yüzü belli belirsiz gencin tok sesi duyuldu.

“Nursel hanım karıştırma mevzuyu.”

Nursel sessizce yaraya antiseptik döktü.

Ece uykusuzluğu da unutmuştu, annesini paylayan o saygısızın sözlerini de. Sadece bu küçük adama bakıyordu. Sivaslı Hüseyin’e, şans eseri ölmemiş, eli yanmış Hüseyin’e. Sonra annesini izledi uzun uzun. Okuduğu altı yılın üstüne, onca staja nöbete, şu meleke nasıl gelişirdi bilemedi.

Nursel 30 yılın tecrübesini, şefkatine kattı Hüseyin için. Yaranın çevresini temizledi, eline, koluna, önce anestezik kremi sonra  yanık kremini sürdü. İyice yaydı, su toplayan deriyi patlatmadan  ağır ağır sardı  gazlı bezle.

Sağlık kabinindeki telaş kapıdaydı artık, dakika başı genç adamlardan biri sokağa bakıyor, kapıyı kollarıyla kolluyor, Nursel’e sabırsızlıkla bakıyordu..

Bu gizemli nöbeti devralan yüzü gölgeli adam kapıdan muayene yatağına yöneldi..

“Nursel hanım elini çabuk tut.”

“Eh! Yeter be! sen bir çıksana buradan.” diyerek adamın üzerine yürüdü Ece. Diğerleri  bir olup hafifçe diklendiler genç kadına.

Nursel yaptığı işi bırakıp, tuttu kolundan kızını, geriye çekti. Diğer iki adam, bu hareketin üzerine hafifçe geri adım attılar. Yüzü gölgeli adamla Nursel karşı karşıya kaldı. Kafası ancak bu uzun adamın göğsüne denk gelen yüzünü kaldırdı, adamın gri suratına,  gözüne sakladığı denizi öfkeyle boca etti.

-Bana bak efendi. Burada benim sözüm geçer. Şimdi polisi aramamı istemiyorsanız çıkın gidin buradan. Hüseyin burada dinlenecek, ona bir ağrı kesici yapacağım, görüyorsun burayı, senin cakanda, çok önemli meselen de sığmaz buraya.

Ece, annesinin kulağına fısıldadı.

– Anne, yanık nerdeyse üçüncü derece, kolda başka şişkinlikler var, acilde doktor bakması lazım bu oğlana. Senin reçetesiz ağrı kesici yapma yetkin yok.

Nursel alevden bakışlarla kızına baktı bu sefer.

-Yazıver reçeteyi.

Hava kararmıştı. Sağlık kabinin önünden geçen adımlar seyrelmişti.

Bu sabah Muzaffer Bey’in yattığı muayene yatağında, gencecik Hüseyin yatıyordu şimdi. Ece evine dönmüş, Nursel ayakta hastanın yanı başında, bilyelerle oynayamadan elinde molotof patlayan bu çocuğa öyle bakıyordu, mavice. Sargılı kolu küçük bir çocuk gibi başının yanına kıvrılmıştı oğlanın. Kaç gecedir uyumuyordu kim bilir? Özlediği düşlere kavuşmuşçasına, ağrı kesicinin de etkisiyle derin uykunun elindeydi sanki. Elinden ılık bir dokunuş aktı oğlanın saçlarına, belki hiç okşanmamış saçlarını uzun uzun okşadı Sivaslı Hüseyin’in. Davası kalbinde ne kadar yaşardı bu oğlanın? Göğsünden vurulursa bir gün, kim hesap verirdi ailesine? Hüseyin’in göz kapakları kıpırdıyordu, yüzüne bir gülümseme kondu. Beyaz önlüğünü askıya astı Nursel, masasına çekildi.

Koca deftere yazdı.

Adı: Hüseyin Türkmenoğlu, Yaş. 13, erkek. Tanı: ev kazası-Yanık, Tedavi: Yanık kremi, Melox Ampul

O an afetti içindeki kadını Nursel.

Stajyerin numarasını çevirdi.

Günün yorgunluğuna inat bir kuş cıvıldadı sesinde.

“Yarın geç gelebilirsin, Muzaffer Bey’in iğnesini ben yapacağım. ”

29 Yorum Ağrı Kesici / Gizem Bilgin

  1. Harika betimlemeler var,gözlerindeki denizi boca etmek…ne büyük fırtına,Nursel hemşire gözümde canlandı,tşkr

  2. Cok keyifle ve bir solukta okudum. Harika betimlemeler, ve hayatla ilgili, kadinlikla ilgili, cok guzel tespitler var. surukleyici ve akiciligi da harika!

  3. Edebi dilinizin kuvveti ve devrik cümleleriniz gerçekten harika hocam. Siirleriniz kadar öyküleriniz de etkileyici. Anadolu’nun o sessiz,sabir taşi ama bir o kadar güçlü kadın figürü canlandı gözümde

    • Ayda harika bir yorum, çok teşekkür ederim evet dilime fazlasıyla sinen bir devrik cümle takıntım var. Yavaş yavaş düzeltiyorum. Kadın karakterde ben kendim onun peşinde sürüklendim diyebilirim. Çok teşekkürler.

  4. Gizem’ciğim ‘Ağrı Kesici ‘ konusuyla, seçtiğin dil ve biçemle bizden bir öykü olmuş. Bu toplum gören ve duyan insana neler neler söylüyor.
    Yerel, güncel ve duygu yüklü. İşte bu, bizim öykümüz.
    Sonu da çok güzel; ama biraz gizemli olsa daha mı iyi olurdu. ‘ stajyere sen yarın gelme,
    ben buradayım.’ mı deseydi? Okur bulsamydı nedenini. Hem Muzaffer Bey’i, hem eli yanan çocuk adamı düşündüğünü bilir, yaşam sevincini paylaşırdı:))?

    • Canım hocam bir öykünün içine çok karakter sokmamının sıkıntısı bu sanırım. pek gizem katamıyorum sonuna. Çok isabetli bir katkı çok teşekkür ederim.

  5. Çok beğendim. Etkileyici betimlemelerin ve akıcı bir dilin bıraktığı hoş bir tat kaldı,eline sağlık.

  6. Gözümde, eskilerin tipik şişt yapan,kepli hemşireleri canlanıverdi. Hayatını topluma adamış Nursel hemşire…Harika tasvir edilmiş.Tebrikler

  7. Kalemine sağlık. Bütün karakterler, sahneler gözümde canlandı. Okurken içinde yaşadım. Bayıldım :))

  8. Benim tatlı kızım bu kadar yaşanmışlığı içine doldurmuş da ben nasıl anlamamışım. Yoksa insana bu denli güçlü bakışın, gözlemciliğin suçlusu muyum; bilemedim. Belki de saygıyla andığım Şair oykü yazarı Mehmet Başaran öğretmenin, sen daha lise birdeyken yazdığın bir şiir için söylediği gibi, öncek bir yaşamdan artakalanlar mı yazdıkların? Ne demişti O Bilge İnsan:
    Senin kızın benim duyumsadıklarımı duyuyor beni yazmış bee!… Yoksa bu küçücük kız ikinci yaşamını mı yaşıyor?

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.