Adölesan Polikliniğinde / Gülçin Manka

 

 

Adölesan Polikliniği. Kapalı duran ve ara sıra bir hemşirenin başını uzatıp bir isim çağırdığı kapının üstünde böyle yazıyordu. Koridordaki bütün sandalyeler doluydu: Bir anne, bir çocuk, bir anne, bir ergen, bir anne, bir ergen… Kabanlarımızı çıkarmadan öylece oturup çantalarımızı kucağımıza aldık. Kapı sürekli açılıp kapanıyor, çağrılan isim yerinden fırlayıp onun arkasında kayboluyordu.

“Kabanını çıkar istersen.”

“Hayır!”

Sesi biraz sert çıkmıştı, sonra daha yumuşakça, “Üşüyorum,” dedi.  Kabanına iyice sarındı, ellerini kabanın kollarının içine soktu.

“Ellerin mi?”

“Her yerim!”

“Diyet listen yanında mı?”

“Bugün gitmeyeceğim ki diyetisyene!”

“Ne zaman gideceksin?”

“BİLMİYORUM!”

“Bağırma!” sonra yavaşça ekledim; “Lütfen!”

Elif, cebinden telefonunu çıkarıp oynamaya başladı. Ben, sessizce oturup sürekli açılıp kapanan kapıyı, açıldıkça içeri giren ve çıkanları sabit bakışlarla izliyorum. Çocuklar ergendi ama yüz ifadeleri yaşlıydı, dünyanın yükünü sırtlanmış gibiydiler.  Hemen hemen hepsi kasvet içinde cep telefonuyla oynuyordu. Biraz daha küçükler daha hareketli, daha neşeliydi. Biri ellerini çırpıp durduğu yerde ileri geri sallanıyordu. Yüzünde maske vardı. Başka bir kız çocuğu, neredeyse iki sandalyelik yer kaplayarak oturduğu yerde anlamsız bir suratla çevresine bakınıyordu. Kapının çaprazındaki asansör vızır vızır işliyor, kapısı açıldıkça koridora oda dolusu insan bırakıyordu. Kısa boylu, sevimli bir hemşire ara sıra Adölesan kapısından çıkıp merdivenlerin karşısındaki kapıda kayboluyordu.

“Elif!!!” Sonunda… Kalktı, çantasını bana verip kapının ardında kayboldu. “İşte en korkunç bekleyiş anı,” dedim kendi kendime. Şimdi içerde kızımın kabanını, botlarını çıkarttıracak, boyu ile kilosunu ölçeceklerdi. Sonra hemşire önde, kızım arkada, Adölesan kapısından çıkıp hemşire odasının kapısına gireceklerdi. On dakika sonra, kızım dirseğe kadar sıvalı kolunu tutarak yeniden önümden geçecekti, gözü bende. Beni ancak önemli bir şey varsa çağırıyorlardı, onun için kapı açılıp doktorun başı görününce yüreğim hopladı. Beni çağırıyordu. Fırlayıp kapıya koştum, sonra dönüp sandalyenin üstündeki çantamı aldım.  Tam içeri girerken, aynı anda kapıdan çıkan kızımla gözlerimiz birbirine değdi.

İçeridekilere kırık dökük bir merhaba deyip başından beri kızımla ilgilenen genç doktor ile, hocası olduğunu sonradan öğrendiğim orta yaşlı doktorun tam karşısındaki sandalyeye oturdum. Genç doktor, masasını hocasına bırakmış, yandaki sandalyeye ilişmişti.

“Hoş geldiniz,” diye söze girdi hoca. “Biliyorum, sizin için çok zor, geçmiş olsun.”

Ne diyeceğimi bilemeden hocaya baktım, kısık bir sesle teşekkür ettim sonra.

“Kızınızla konuştuk, bir de sizden dinlemek istiyoruz. Tam olarak ne zaman başladı, ya da siz ne zaman hissettiniz?”

Hazırlıksız yakalanmıştım, ne diyeceğimi bilemedim.

“Bilmem ki, herhalde okulların açılmasından hemen sonraydı.”

“Ne olmuştu o zaman?”

“Bir süredir ekmek yemiyordu. Sonra… Sonra makarna, pilav, patates… giderek arttı yemedikleri!”

“Başka? “ dedi hoca, çok yumuşak bir sesle.

“Sonra okul alışverişine çıkmıştık… Pantolon almaya… Bütün alışverişler kâbusa dönüyordu.”

“Nasıl dönüyordu kâbusa?”

“Hiçbir pantolonu yakıştıramıyordu kendine, kabinlerden hep ağlayarak çıkıyordu. Pantolon alamıyorduk bir türlü. Sonunda…”

Gerisini getiremeden gözümden yaşlar akmaya başladı.

“Lütfen, biliyorum çok zor ama devam edin…”

“İkimiz de ağlayarak çıkıyorduk mağazalardan.”

“Neyse, daha fazla zorlamayalım. Bakın, şu anda Elif’in değerleri çok kritik düzeyde, sınırda anlayacağınız. Değer derken, kilo, tansiyon, ateşi kastediyorum. İleri ölçümler de var tabi ama her hafta yapmıyoruz onları, hormon, vitamin testleri gibi…”

Başımı salladım, yapabileceğim tek şey buydu o ruh haliyle.

“Şimdi, kastettiğim, tansiyon ya da kilodan biri bir puan, ya da birkaç yüz gram düşerse…”

“Ne olacak?” deyip doktorun sözünü kestim.

“Tehlikeli bir hal alabilir durumu.”

Yeni bir gözyaşı dalgasına boğuldum, hıçkıra hıçkıra ağlamaktan başka bir şey yapamıyordum.

“Yani hastaneye yatırmak zorunda kalırız,” dedi genç olan.

“Hastane?” diye kaldım, bir an düşünür gibi yaptım, camdan dışarı bakarak. Bir takım hesaplar yapıyor görüntüsü veriyordum, oysa kafam bomboştu, uğuldayan bir rüzgârın sesi dışında…

“Hastanede ne yapacaklar ki?”

“Sıvı gıdayla beslemeye başlayacağız. Değerleri de kontrol altında olacak.”

“Tabi hiç istemediğimiz bir durum bu, son çare…” Genç doktor lafa karıştı.

“Peki, bizim yapabileceğimiz bir şey?   Yok mu?”

“Sizden tek istediğimiz, kızınıza destek olmanız. Müdahale yok, karışmak yok, eleştiri yok. Sadece destek. Özellikle yemeklerde hiç karışmayın. Listeyi uygulayıp uygulamadığına dikkat edin, yeter. Kötü polisi biz oynayacağız burada. Sizin kızınızla aranızı hiç bozmamanız lazım,” diye devam etti hoca.

Ağlamayı kesmiş, dikkatle dinliyordum.

“Çok hassas bir dönem, diyorsunuz…”

“Evet, müdahale ettiğiniz an, işler karışır,” dedi genç olan.

“Biz onu burada bir uzman grubu olarak izleyeceğiz. Psikolog ve diyetisyenle iş birliği içinde.”

“Ya olmazsa? Ya…”

“Bunun için zaten sizin yapabileceğiniz bir şey yok. Herhangi bir müdahale işleri zorlaştırabilir. Her hafta göreceğiz kızınızı, sıkı kontrol altında olacak.”

“Yani her hafta…”

“Evet. Çok zor, biliyorum, özellikle bir anne için. Ama güçlü olacaksınız. Başka çareniz yok.”

Konuşmanın sonuna gelindiğini hissederek titreyen ellerle çantamı kavradım, ağır ağır ayağa kalktım. Bir şeyler sormayı bile akıl edemeden kendime yabancı bir sesle, “Teşekkürler, iyi günler…” diyerek kapıya yöneldim.

“Haftaya cuma bekliyoruz. Geçmiş olsun.”

Dışarda bekleyen kızım soran gözlerle baktı:

“Ne dediler anne?”

 

Fotoğraf: https://bit.ly/2K2FlI2

 

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.