Adı, Berivan / Sarıgül Nehir

 

On dört yaşında, yeşil gözlü, tazecik bir fidan… Anasının biricik kuzusu aslında ama oralarda erkek olmadığı için aşağılanan, horlanan, çoğunlukla evlattan bile sayılmayan… Dini nikahla evlendirilmiş, tabii fikri bile sorulmadan… Ama devlete sorarsan daha reşit olmayan bir çocuk Berivan.

Güzel bir çocuktu Berivan. Yemyeşil gözleri içinde, oralarda çokça bulunmayan çimenlerin kokusunu gizlerdi. Kendinden sürmeli yeşil gözlerini uzun, kıvrık kirpikleri çevrelerdi. Her şeye rağmen hep gülen gözlerine, iyice keyiflendiğinde, yanaklarında açılan gül çukurları eşlik ederdi. Annesi her sabah kumral saçlarını uzun uzun tarardı. Beline kadar inen sabun kokulu saçlarını iki yanından örüp okula gönderirken gizli bir zafer duygusu yaşardı. Okula hep bodur böğürtlen ağaçlarının olduğu uzun yoldan giden küçük kız kendince onlarla dertleşir, sevincini paylaşır, az bulunan böğürtlenlere hep gülümserdi.

O annesinin bir tanesiydi.

O Mihriban kadının, on iki yaşında, ikinci kadın olarak, erkek evlat doğursun diye getirildiği bu evdeki tüm eziyetlere rağmen hala yaşıyor olmasının tek sebebiydi.

Anne ve babası kısa aralıklarla ölünce amca evinde sığıntı gibi yaşamaya başlamıştı Mihriban. Bir süre sonra boğazından geçen lokmalar bakan gözlere çok görülünce büyükleri, uygun bir başlık karşılığında onu evlendirmeye karar verdi. Buralarda evliliğe giden yol bu kadar kısaydı.

Mihriban kocasını ilk kez evlendiği gün gördü. Onu gördüğünde de mezarı saydığı bu eve gelin girdiğinde artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını iyice anlamıştı. Kaderini ve ona boyun eğmesi gerektiğini biliyordu aslında. Buradaki tüm kadınlar gibi… Biliyordu ki insan, buralardaysa, hele de tek başına bir kadınsa, yazgısını asla değiştiremezdi. O gece henüz genç kız bile olamamışken, kocasının kadını olmuştu Mihriban. Hem ruhu hem de küçük bedeni acıyordu. Gerdek gecesi adamın işi bitince dışarı verdiği lekeli çarşafa utanarak ve yaşlı gözlerle bakıyordu. İki büklüm kıvrıldığı yatakta acı içinde için için ağlıyordu. Oysa ne çok düşlemiş ne çok istemişti okumayı, en azından okuyarak adam sayılmayı. Şimdi düşleri yoktu, sadece gerçekler vardı. İstemediği bir adamla bilmediği acı bir evcilik oyununu ve yine istemediği bir şeyi “yöre kadınlarının kaderi”ni paylaşıyordu.

Günler geçip gidiyordu.

Kaynana, kaynata, koca. Herkes ona eziyet ediyordu. Küçücük kadınlığıyla onlara karşı gelmesi çok zordu. Erkeklerin yaptıklarına alışkındı da, kumasıyla kaynanasının yaptıklarına akıl erdiremiyordu. İsteyerek gelmediğini, bu adama satıldığını, bu yazıyı onun yazmadığını bilmiyorlar mıydı? Kadının kadına yaptığı bu eziyetler Allah’tan reva mıydı?

Kaynanası, çok geçmeden gebe olduğunu anladı. Mihriban, önceleri erkek olsun diye dua etti. Bu eve bunun için gelmişti. Belki bir erkek doğurursa artık eziyet biterdi. Ama Yaratan duasını kabul etmedi. Ona Berivan’ı verdi. O yine de çok üzülmedi. Kendini hemen topladı. Tek istediği, kızının kendi çektiklerini çekmemesi, okuyup saygı görmesiydi. Şu erkek milletine azıcık, kadının da aklının ve hakkının olduğunu göstermesiydi. Bunun için kendine söz verdi. Kızına kendi kaderini yaşatmayacaktı. Mihriban onu herkesin şerrinden koruyacaktı.
Mehmet Efendi’nin yüzü asıktı. İstediği erkek evlat bir türlü olmuyordu. Bu kız da becerememişti işte. Sülalenin yüzkarası olmadan soyunu devam ettirecek erkeği doğuracak bir kadın bulmalıydı. Anası soruşturmaya başladı ama bu arada Mihriban ikinci kez gebe kaldı. Ve Yaratan’ı bu kez onun yardımcısıydı, yanındaydı.

Zorlu doğumdan sonra odadan çıkan ebenin elinde bu kez herkesin beklediği, erkek bir bebek vardı. Herkes mutlu ve sevinçliydi. İşte istenen olmuş, nihayet Mehmet altıncı çocukta erkeği bulmuştu. Sülale coşmuş, adaklar kesilmiş, sofralar kurulmuştu. Bundan iyi fırsat olmaz diyen Mihriban kocasından yemin aldı. Heyecan dolu şaşkınlığından faydalanarak ant içirdi, kitaba el bastırdı. Artık içi rahattı. Bunca yeminden sonra kocası geri dönemezdi. Berivan okuyacaktı!

Okula gidiyordu Berivan. Keyfine diyecek yoktu. Okulda da evde de çok çalışırdı. Boş bir an yakalarsa o zamanda derste Deniz Öğretmen’in okuduğu kitapları düşünür, hayallere dalardı. Deniz Öğretmen’in kitaplarındaki büyük şehirleri, doğayı, denizi ve sadece orada resimlerini gördüğü lunaparkı düşlerdi.

Gece olduğunda da düş zamanı yeniden başlardı. Zaten sekiz kişi uyudukları odada sessizce, çıt çıkarmadan, gelirdi pencerenin yanına. Camdan dışarıyı seyreder, boş boş bakardı yıldızlara. Bazen daha da cesaretlenir yukarıya, dama, çıkardı. Ne de olsa yalanı hazırdı. Yakalanırsa tuvalete gittiydim diyecekti.

Damda uzanırdı, soğuk betona sırtüstü. Yüzünde mutlu bir gülümseme, yanaklarında gül çukurları… Gözlerinde, hayranlıkla baktığı, karanlık ama pembe düşlerle dolu gökyüzü… Bayılırdı bu dama. Bu damda sadece ona ait olan zamana. Ve öğretmeni Deniz’in okuduğu kitaplardaki hayatların, lunaparkın hayalini kurmaya başlardı. Okuyup öğretmen olacak, anasını da alıp gidecekti kadınların da insan sayıldığı diyarlara. Olmadı, olamadı, gerçekleşemedi hayaller.

Uçsuz bucaksız göğe baktı. Bu yalnızlık, bu karanlık, bu nokta nokta minik pırıltılar. Gece oldu mu daha yakın olurdu gökyüzü ve daha parlak olurdu yıldızlar. Habire göz kırpardı sanki ona yıldızlar. Hatta öyle yakın olurlardı ki elini uzatıverse tutacak sanki elleriyle yıldızları teker teker. Ve parıltılı bir ağacın pırıldayan meyvelerini toplar gibi koyuverecekti düş sepetine onları. Berivan doğruldu. Karşısındaki uzak boşluğa baktı.

Boşluk…

Karanlık…

Sonsuz siyahlık…

Yüzünde patlayan tokatla, tek görebildiği bunlar olmuştu.

Kocası Arif onu hiç acımadan dövmüş sonra da paçavraya çevirdiği kızı, gerdek yatağının mühürlü çarşafını bekleyenlere atıvermişti. Herkes şaşırmış, korkmuştu. “Kız değilmiş bu kahpe, kirlenmiş namussuz karı benden önce! ” dediğinde hepsi, yeni bir döngünün başladığını anlıyordu. Kaynana sabahı beklemeden kızı almış götürmüş babasının evine, aşağılayan sözler ve töre hatırlatması eşliğinde bırakmıştı. Mihriban ve evdekiler buz kesmişti. Anası kızının yüzüne tükürmüş, nasıl bunu yaptı diye düşünmüştü. Haram etmişti ona verdiği sütünü. Ama kızı yemin billah edince,  durmadan ağlayınca ebe kadına götürdü önce. Ebe kadın muayene edip kızı “Kızmış bu, zarı esnekmiş ondan olmuş böyle, anca doğumda yırtılır böyle olunca,” deyince iyice inandı kızına. Ama olan olmuştu, geri dönüşü yoktu, kimse Arif dururken onlara inanmazdı. Er kişi sözünü söylemişti. Bu kız, kız değildi. Töre de yapılması gerekeni söylerdi. Bunu buralarda herkes bilirdi.

Mihriban Mehmet Efendi’ye yalvarıp olan biteni anlatmaya çalışırken dışarıdan gelen gürültüyle irkildi. Yoksa…

Koşarak ahıra geldiğinde önce oğlunu gördü. Titreyen bakışları ahırın tavanındaydı. Yerde de bir silah duruyordu. Gözlerini, göreceklerinden korkarak, çocuğun baktığı yöne doğrulttu.

Çimen kokulu, kendinden sürmeli gözler henüz kurumamış yaşlar eşliğinde, önündeki boşluğa bakıyordu. Cansızdı Berivan, soluk almıyordu. Narin boynu şu kahrolası iple sıkıca sarılmış, öyle salınıyordu. Ananın çığlığı yaktı ortalığı. Mihriban ağıt yakıp kızına, kendi sesine ağladı. Kimseler gelmedi yanına. Bir tek, ablasını töre uğruna öldürmekle görevlendirilen, on üç yaşındaki yiğit oğlu vardı yanında. Berivan, çok sevdiği kardeşinin elinden ölmek istememiş, onun da hayatı kararmasın diye kendini şu kahrolası, şu yok olası iple asıvermişti.

Simsiyah gözleri öfkeden, kinden ve acıdan iyice kararan Mihriban eve doğru koştu nasırlı, çıplak ayaklarıyla. Eve vardığında Mehmet Efendi oturuyordu somyada. Elinde sigarası ve demli çay; yüzünde, yerine getirilmiş görevin, temizlenmiş namusun huzuru. Ama huzuru uzun sürmedi. Çünkü acıdan çıldırmış karısı şu an karşısında duruyordu. Kaşlarının ortasındaki aşiret işareti bile daha derinleşmiş, bütün yüzü o siyah dövmeyle kaplanmıştı sanki.  Zihninde Berivan’ının gözleri, kulağında masumluğunun sesi… Ve karşısında gençliğini, kadınlığını, kızını, ömrünü alan efendi!

Öfke ve acıdan kavrulmuş elleri, o anda tetiği çekiverdi.

Siyah…

Karanlık…

Boşluk…

 

1 Yorum Adı, Berivan / Sarıgül Nehir

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.