Adem’in Oğlu / Özgü Çömezoğlu

                                                          

Bugün bankta yalnızca yırtılmış kesekâğıdı duruyor. Kendisi nerede diye bir süre etrafa bakındım, göremedim. Hep merak ederdim bu kesekâğıdının içine neler koyduğunu. Yaklaşıp bakıyorum, bir kırık radyo, bir çift altı erimiş çorap, fıkra kitapçığı, kenarının sırı kalkmış bir kupa. Çöpün kenarına bırakılanlardan toplamış. Ne yapacak bunları, niye toplar.

Bankın yanında boş şarap şişesi duruyor. Köpekleri çimlere yayılmış. Kediler dağılmış. Çomar boynundaki uzun ipi ardında sürüye sürüye parktaki çimlerde bir şeyler arıyor. Ellerinde poşetlerle geçen iki genç kızın peşine takılıyor, kızlar birbirinin koluna tutunarak ipten bir köprünün üzerinde yürürcesine temkinli geçiyorlar yanından.

“Ne oldu ona,” diyorum parkın kenarındaki taksi durağının değnekçisine.

“Sabaha karşı dövmüşler. Büfeci görmüş, alıp acile götürmüş. Çıkar gelirler birazdan.”

Onu her gün parkın kenarında, sırtını yola vermiş banklardan birinde oturur görmeye alışmışım. Eğer şarabı fazla kaçırdıysa aynı bankta gün boyu uzanır. O zaman polisler gelip dürter kaldırır onu. Orada kendine bir ev yaratmış. Kesekâğıdındaki eşyaları, kedileri, köpekleri. Kanepe muamelesi yaptığı bu bank. Park da onun için senin benim evimizdeki televizyonun yerini tutuyor herhalde. Dekoru, bazen oyuncuları bile aynı olan bir sahne. Parkı uğrak yeri yapmış liseli gençler tanır onu, arada üç beş kuruş verirler. Bir de genç çiftler gelir biraz oturur, bazen tartışır, bazen öpüşür giderler. Geri kalanı yeni bölümün oyuncuları gibi oradan geçen insanlar.

“Neden dövmüşler,” diyorum.

“Birkaç sarhoş gençten şarap parası istemiş. Onlar da bunu itip kakmışlar. Bizimki karşılık verince dalaşmışlar.”

“Ne uğraşırsınız be zavallıyla, madem para vermeyeceksiniz geçin gidin işte.”

“Sebep mi lazım. Besbelli sataşmaya bahane arıyorlarmış. Bulmuşlar garibi dövmüşler.”

“Çok mu hırpalamışlar?”

“Bu defa geçen seferkinden de kötü. İhtiyarın hali fena buralarda.”

“Bir deri bir kemik garibanla derdiniz neydi be.” Dün geceyi yine burada geçirmiş demek ki. Halbuki geç saatlerde ya bir bankamatiğin kabinine sığınır, ya da az ötedeki harap balıkçı barınaklarından birine girer. Üzerinde aylarca giydiği bol bir pantolon, bol bir de gömlek. Zayıf, çelimsiz gövdesinin üstünde sakalları kırlaşmış gür saçlarına karışmış. Alkolü de yalnız buldukça içer ama bulma konusunda da fena sayılmaz.

Şişmiş yüzüyle parktaki yerinde bugün. Sol gözüne kan oturmuş, altı mosmor. Burnu sargılı. Yanına gidiyorum,

“Geçmiş olsun Süleyman abi,”

“Bir cigara versene,” diyor sarsak sarsak.

Sigarayı alınca beni orada bırakıp Çomar’ın boynuna taktığı ipten çekiyor. Parkın kenarında yürümeye başlıyorlar.

Havanın kararmasına yakın çalıştığım lokantaya geliyor. Vitrinin önüne dizilmiş tepsiler içindeki yemeklere bakıyor, gidip hiçbir şey söylemeden Hüseyin abinin yanında duruyor. Hüseyin abi onun sırtını sıvazlıyor. Sonra tezgâhın arkasına geçip plastik kaba yemek koyarken bir şeyler söylüyor. Pazarlık yapar gibi bir halleri var. Geçen gün de kapının önünde ciddi birşeyi tartışır gibi konuşuyorlardı. Servisi bırakıp da dinlemeye yetişememiştim. Süleyman abi yine başını iki yana sallıyor. Hüseyin abi sakin bir şeyler izah ediyor. Elini öbürünün omzuna koyuyor. Onun da sırtı kamburlaşıyor, umarsız bir çabayla direniyor gibi görünüyor. Tabak çanak seslerinin ve insan konuşmalarının arasında, kasada oturduğum yerden duymaya çalışıyorum.

“Süleyman abi bak burada harap oluyorsun. Ne gecen var ne gündüzün. Senin için daha iyi olur öylesi.”

“Bana bak birader zorlamaya gelmem ben bunu bilesin.”

Hüseyin abi koluna giriyor, “Yahu zorlamıyorum, inadı bırak diyorum.”

“Hem bana gelmez öyle işler,” diyor sesini alçaltarak.

“Yaşın da uygun artık, gel bir daha düşün. Zorlama yok, teklif var.”

Devamını duyamıyorum, konuşma sakinleştikçe sesleri de alçalıyor. Kısa bir süre daha devam ediyorlar. Biraz sonra Süleyman abi paketini alıp söylenerek çıkıyor. Bizimki arkasından gülerek sesleniyor,

“Kediye köpeğe verme, bak bir daha alamazsın benden.”

Yemeğini biraz yedikten sonra kalan son lokmalarını da kedi ve köpeklerle paylaşacağını herkes gibi Hüseyin abi de biliyor. Bol ekmek aldı yine, yemeğin suyuna banıp verecek. Beslediği için mi, yoksa onlarla konuşuyor diye mi parktaki hayvanlar bu kadar benimsedi onu bilinmez. Beslediği hayvanların hepsini sever de, Çomar bir başka. Çöpten bulduğu ipi hayvanın boynuna bağlayıp tasma yaptı, sahiplendi onu. İnsanlar geçerken köpeklerden ürktüler mi,

“Korkma, ondan sana zarar gelmez,” diye ince ve çatallı bir tonda seslenir.

Bank bugün yine boş. Çomar etrafta geziyor, gelen geçenden bir şeyler umuyor. Dükkâna girer girmez havadis almaya bakıyorum.

“Yine yok yerinde, ne oldu bu adama.”

“Merak etme, bu sefer haber iyi,” diye sözü alıyor Hüseyin abi. Anlatmaya devam ediyor: “Birkaç gündür yandaki manifaturacıyla konuşup bir yerlere telefon ediyordu. İşi bana bırakıp kısa sürelerle lokantadan ayrılıyordu. Süleyman abiyi darülacezeye yatırmak için uğraşıyormuş bu sırada. Ağzından girmişler burnundan çıkmışlar ikna etmişler adamı. Dükkânı bırakıp gitmesi de işlemleri tamamlamak içinmiş. Bu sabah erkenden götürüp yerleştirmişler.”

“İyi kötü biz de bakıyorduk adamcağıza, yalnızlık çekmese bari,” diyorum. “Bir akrabasını bulsaydık, bir işe yerleştirseydik.”

“Oraya da alışacak, nelere alışmış,” diyor.

Parka doğru bakıyor ve ekliyor, “Kimi kimsesi yok. Yetimhaneye bırakmışlar daha çocukken. Orada bile barınamaz kaçarmış ama gerisin geri de dönermiş yine. Oradan çıkarılınca yıllarca çalıştığı tamircin yazıhanesinde yatmış geceleri. Kendi gibi bir kızcağızı bulup evlenmiş, onun da annesinin evindeki bir gözde eğreti yaşamışlar. Belini sakatlayana dek hamallık yapmış da öyle geçinmişler. Karısı ölünce yine sokağa dönmüş. Nereye sığınsa ev biliyor orayı.”

Son kavgadan sonra bizim dükkâna geldiği zamanlarda Hüseyin abi kimini kimsesini sormuş. O önce her zamanki gibi geçiştirmiş, cevap vermek istememiş. Hiç kimseye anlatmazdı geçmişini, soranları terslerdi. Bizimki manifaturacıyla ve büfeciyle bir olup ısrar edince anlatmış çaresiz.

Gidip yerinde görmek, içimi rahatlatmak istedim bugün. Bahçedeki bankta oturuyor, ben de yanına ilişiyorum. Hiç eşyası olmadığından yakınıyor biraz, geceleri de hala yerini yadırgıyormuş. Neden bahsediyor anlamıyorum, öbür taraftayken eşyası mı vardı. Eski düzenini daha kuramadığını söylüyor.

“Rahat olmasına rahat da eksiklerimi tamamlayamıyorum,” diyor,

“Hangi eksiğini abi?”

“Sen anlamazsın,” diye kelimeyi uzatarak dalgın cevap veriyor.

Elinde bir poşet susam, ağaçlık bahçedeki güvercinlere atıyor.

“Bunlar da amma yabani, hiç insana alışmamışlar,” diyor. Biraz kırgın ve tereddütlü bir sesle ekliyor, “Bir daha gelirsen iri bir poşet susam getir.”

“Sokaktan kurtuldun be abi,” diyorum. “Bunun hastalığı var, sağlığı var. Evin gibi olur burası da.”

Gevrek gevrek gülüyor, “Değil mi ya, yerden göğe haklısın. Burası da güzel, belki daha güzel,” diyor. İfadesizce uzaklara bakıyor,

“Gelirken boş kesekâğıdı getir lazım oluyor arada.” Sonra ekliyor “Peki kim oturuyor şimdi benim yurtta?”

 

 

Fotoğraf: https://bit.ly/2yTl0TZ

 

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.