Adem Bey’in Hikayesi / Tuğçe Cengiz

Elini, yatağının yanındaki komodinin üzerinde duran telefonuna attı. Alarmını çalmadan iptal etmek için dokunduğu anda, tüm oda ekranın ışığıyla aydınlandı. Hemen yanıbaşında yatan karısına baktı; uyuyordu Gülşen. Saat daha sabahın beşiydi. Önce sağ ayağını sıyırdı yorgandan, sonra da sol ayağını ve sessizce yerinden doğruldu. Bazı günler tam yataktan kalkarken, Hayırdır, yine yürüyüşe mi çıkıyorsun? diyen karısının sesiyle irkilirdi Adem Bey. Şimdi uyanırsa, vereceği cevabı belliydi:

Ne yürümesi hanım, aklını mı kaçırdın sen bu saatte? Tuvalete gidiyorum. Hadi sen uyumana bak.” diyecek ve suçluluk duygusuyla kıpkırmızı kesilen yüzünü örttüğü için odanın karanlığına şükredecekti.

Neyse ki Gülşen o sabah uyanmadı. Yayınevinde bu aralar işler çok yoğundu. Uyanamadığı sabahlarda, Adem Bey karısının gece yarısı kalkıp çalıştığını tahmin ederdi.

Yatak odasından parmak uçlarında çıkıp hemen yandaki odaya girdi. Ne çok özlemişti Mert’i. Koca adam olup evlenmesi pek koymuyordu da yurt dışında yaşıyor olması ara ara burnunu sızlatıyordu işte böyle. Her sabah gardırobu, ayakkabı raflarını, yan yana dizilmiş askıda duran elbiseleri görüyor olsa da bu giyinme odasına yıllardır bir türlü alışamamıştı. “Aman be yahu, yaşlandıkça da hiç çekilmiyor bu duygusallık.” diye hayıflandı içinden. Odanın penceresinden dışarı baktı. Beyaz bulutlar gri gökyüzünün tonunu açmak için uğraşıyorlardı. Gün henüz ağarmamış olsa da belli ki güneş birazdan kendini gösterecekti. “Ne olur ne olmaz” diyerek üzerine ince bir mont aldı. Hızlı adımlarla sokak kapısına doğru yürüdü, bir an önce evden çıkması gerekiyordu. Karısı uyandığında meraklanmasın diye başucuna bir not bırakmayı düşündü ancak tekrar yatak odasına girmesi felaketi olabilirdi. Halbuki evliliklerinin ilk yıllarında ne çok not yazarlardı birbirlerine. Küçük süprizlerle karşılıklı çok mutlu olur, keyifle kurdukları rakı-balık sofralarında notlardaki espriler hakkında tatlı tatlı konuşurlardı. Bu alışkanlık yüzünden ikisi de uyandıkları anda, bir not bulma umuduyla illa ki yatağın etrafını kolaçan ederlerdi. Şimdi ise Adem Bey değil not yazmak, bir an önce evden çıkmak için ayakkabılarının bağcıklarını bile bağlamadan attı kendini sokağa.

Gülşen, çalan telefonunun sesiyle sıçrayarak uyandı. Hayırdır inşallah!” dedi.

Ekranda oğlunun adını görmüş olması daha da paniklemesine sebep oldu. Bir hışımla cevap verdi.

Alo. Mert’im, bebeğim, iyi misin oğlum?”

“İyiyim anne, iyiyiz hepimiz, korkma hemen. Şu saat farkına alışamadın gitti sen de hâlâ.” derken, annesinin o çok sevdiği kahkahasını attı.

 

Bak ne diyeceğim, şimdi sinemaya giriyoruz hepimiz. Öncesinde haber vereyim demiştim. Hani şu geçen hafta gittiğimiz Safari gezisi vardı ya, işte onu bu sabah oturup bloğuma yazdım. Bütün fotoğrafları da oraya ekledim, müsait olduğunuzda bakabilirsiniz. Bu arada siz n’apıyorsunuz, iyisiniz di mi?”

Gülşen oğluna, kocasının sıklıkla sabahın köründe evden çıkıp gittiğini söylemek istemedi. Bu konunun gittikçe canını sıkan bir mevzuu olduğunu anlatıp ne yapması gerektiğini danışabilseydi keşke. Öyle ya, o da bir erkekti. Ama gereksiz yere endişe yaratmanın bir manası yoktu. Zaten uzun bir süredir gelen yüklü telefon faturalarından her iki aile de nasibini almıştı. Artık öyle uzun uzadıya sohbet edemiyorlardı telefonda.

Nasıl olalım oğlum, iyiyiz…” derken telefonun diğer ucundan gelininin Haydi geç kalıyoruz Mert.” dediğini duyar gibi oldu Gülşen.

Sen boşver bizi. İyiyiz evladım. Haydi film başlıyor herhalde, siz bakın eğlenmenize, konuşuruz sonra. Dikkat edin kendinize.” diyerek karşılıklı öpücüklerle kapattılar telefonu.

Sahi, neredeydi bu adam? Yine televizyonun karşısında uyuya mı kalmıştı? Üçlü kanepeye gitti; orada değildi. Mutfağa, tuvalete baktı. “Adem?” diye seslendi ama ev boştu. İçi sıkıldı. Kendini tutmaya çalışsa da 30 yıllık kocasından şüphelenmemesi için artık bir dayanağı kalmamıştı. Kocasının sabahın köründe evden çıkması, Gülşen sorunca da hep aynı tonla Bi’ hava alıp geleceğim” ya da Tuvalete gidiyorum, sen uyumana bak.” demesi iyiden iyiye rahatsız etmeye başlamıştı onu. O güne kadar aklının ucundan dahi geçmeyen, belki de çoktan yapması gereken şeyin artık yapılması gerektiğine karar verdi.

Bir hışımla Adem Bey’in pantolonlarının, ceketlerinin ceplerini karıştırdı. Deliye dönmüş bir haldeydi. Ardından çalışma odasına gitti. Masasının üstünde duran defterlerinin, kitaplarının aralarına bir şey saklamış olma ihtimaline karşı onları da tek tek karıştırdı. Israrla aradığı şey her ne ise hem bulmayı hiç istemiyor, hem de içten içe haklı çıkmayı umut ediyordu sanki. Bir an duraksadı ve kendi kendine Ah kafasız ben!” diye homurdandı. Gerçekten de ilk önce nasıl oraya bakmamıştı; “Sır kutusu”na. Sır kutusu, çamaşırhanedeki kirli sepetinden başka bir şey değildi. Adem Bey her sabah eve döndüğünde terlemiş olur, üzerinde ne var ne yok mutlaka o sepete atar, sonrasında da duşa girerdi. Gülşen, yaptığı hafiyeliğin sonucunda kalbi kırılacak olan bir kadın olacaktı belki. Ancak o an kendini kocasının açığını bulmaya o kadar çok kaptırmıştı ki aradığını bulacağından emin bir şekilde kirli sepetinin kapağını açtı.

Adem Bey, apartman kapısından dışarı çıkar çıkmaz derin bir nefes aldı. Gece sabaha karışmış, hava aydınlanmaya başlamıştı. Kolundaki saate baktı.Bir saattir evde ne yapıyordu allah aşkına? Daha erken çıkmadığı için kızdı kendine. Ama ne yapsındı, bu tuvalete sık sık gitme işi onu ister istemez oyalıyordu.

Yol boyunca yan yana dizilmiş dükkanlar, bankalar, Gülşen’e bir zamanlar en sevdiği gülleri aldığı çiçekçi, ilaçlarını aldığı eczane henüz açılmamıştı. Sabah saatleri sanki insan yaşamına uygun değilmişcesine, sokaklarda bir tek kediler ve köpekler vardı. Yürümek iyi geliyordu Adem Bey’e. Yürüdükçe, içindeki pişmanlık duygusunu geride bırakıyor, dönüş yolunda da o duyguyu geri almayı hiç düşünmüyordu.

Çarşının içinde henüz kepenklerini açmamış dükkanların önünden geçerken, burnuna mis gibi kavrulmuş taze bademlerin ve leblebilerin kokusu geldi. Kuruyemişçi Hasan erkenciydi yine. Adem Bey’in her sabah duyduğu bu heyecan, onu tekrar delikanlılık yıllarına götürüyordu. Aynı çocuksu mutluluk, aynı tutku…

İşte oradaydı. Vitrininin ışıkları yanan Eylül Pastanesi tam karşısındaydı. Haftanın birkaç günü buluştukları bu yer adeta Adem Bey’in en mahrem sığınağı olmuştu. İçinden bir an önce içeri girmek geliyor ancak bir yandan da pişmanlığını bastırmaya çalışıyordu. Yapmamam lazım, buna bir son vermem gerek. Kaç yaşında adamım, yakışıyor mu hiç bana? diye söylendi içinden. Adem Bey kendisiyle hesaplaşırken, içeride tezgahın arkasında tepsileri yerleştiren Elif Hanım ile göz göze geldiler. Kadın bir eliyle adama Gelsene” işareti yaparken, gülümsedi. Adem Bey kısa bir an duraksadı, Bu sefer son! Bugün son!” diyerek içeri girdi.

Gülşen, o an yaptığı şeyden çok utanıyor ancak içindeki merak duygusunu bir türlü yenemiyordu. Kirli sepetinden çıkardığı tişörtleri tek tek koklamış, açıp üzerinde herhangi bir leke olup olmadığına, lekenin rengine bakmış, fondöten ya da ruj lekesi aramış ancak bulamamıştı. Farklı bir parfüm kokusu da yoktu. Bilgisayar!” dedi bir anda. Kalktı, tekrar çalışma odasına gidip kocasının bilgisayarını açtı. E-maillerden çöp kutusuna, dosyalardan fotoğraflara kadar aklına gelen her yere  baktı. Ancak orada da kayda değer hiçbir şey bulamadı. İçinden Keşke telefonunu evde unutmuş olsaydı” diye geçirdi.  Adem Bey’in eve geldiğinde ilk iş olarak duşa girececeğini hatırlayıp bunun iyi bir fırsat olacağına kanaat getirdi. Kocası eve girdiğinde hiçbir şey olmamış gibi ona “Günaydın” diyecek ve banyoya gireceği anı kollayacaktı. Bilgisayarı kapattı, çamaşır sepetini toplamak için banyoya geri gitti.

Yine tutamadın kendini, yine yine yine! Bir de hiç utanman yokmuş gibi gülümseyerek yürüyorsun!” Adem Bey tüm vücudunu saran pişmanlık ve mutuluk duyguları arasında karmakarışık olmuştu. Net olan tek şey, kendini rahatlamış hissetmesiydi. Hava iyice ısınmış, güneş bulutların arasından çıkmıştı. Pastaneye gidiş yolundaki acelesinden eser kalmamıştı. Adımlarını ağır ağır atıyor, engelleyemediği bir keyifle etrafına bakınıyordu. Eve gidince soğuk bir duş alıp bilgisayarının başına geçeceğini düşününce daha da keyiflendi. Saatine baktı, Gülşen de çıkmıştır” dedi. Onunla yüzleşmek zorunda kalmayacak olması mutluluğunu artırdı.

Gülşen saate baktığında işe geciktiğini farketti. Birkaç dakikaya evden çıkmazsa yayınevine geç kalacaktı. Ortağına hasta olduğunu söyleyecek, oturduğu koltuktan kalkmayacak, kocasının eve dönmesini bekleyecekti. Bir taraftan numarayı çevirirken diğer taraftan farkında olmadan sinirden sol ayağını titretip duruyordu. Hat meşguldü.

İçini yiyip bitiren öfke, dakikalar ilerledikçe yerini biraz da endişeye bıraktı Kocasını görür görmez, “Nerdesin be adam, bunca yıldan sonra neler karıştırıyorsun sen?” diye haykırmak istiyordu suratına. Ancak böyle bir şeye izin vermeyeceğinin, soğukkanlılığını her ne pahasına olursa olsun koruyacağının da farkındaydı. Adem artık kendisini güzel ve çekici bulmuyor muydu? Kafasında kurmaya devam ettiği yüzlerce soruya yanıt bulabilecekmiş gibi, tuvalet masasının önündeki aynanın karşısına geçti; uzun uzun kendine baktı. Gözlerindeki, yüzündeki kırışıklıklar daha da artmış, saçlarının dip boyası çoktan gelmişti. Bakışlarını yüzünden aşağıya doğru kaydırdıkça “Bir zamanlar spor yapmış olup da bırakmanın cezası işte bu!” diyerek göbeğindeki yağlara kızdı. Kendine bir tokat atsa, ancak bu kadar acıtabilirdi. Yüzleştiği görüntüsü, bütün bu yaşadıkları, belki de onun yüzündendi. O dakika, bir karara vardı. Ay sonunda maaşı hesabına yatar yatmaz, kendisine bir bisiklet alacaktı. Her gün iş çıkışında sahile çıkacak ve kilometrelerce yol gidecekti. Özgür bir kuş gibi! Tıpkı gençliğinde, kocasının onu güzel ve alımlı bulduğu günlerde yaptığı gibi…

Adem Bey, zili çalma gereği bile duymadan anahtarı ile sokak kapısını açtı. Evde kimsenin olmadığından emin, ayakkabılarını çıkarıp öylece girişteki holde bıraktı. Giyinme odasına gidip pantolonunu astı ve doğruca banyoya girdi. Üstüne terle karışık pastane kokusu sinmiş tişörtünü çıkartırken, işlediği yasağın tadı hâlâ damağındaymış gibi hissetti. Farkında olmadan dilini ağzının içinde gezdirdi, o eşsiz anları tekrar hatırladı. Bir yandan keyifle ıslık çalarken, akan suyun altına bıraktı kendini.

Gülşen yakalanmamak için odanın balkonunda saklanır vaziyetteydi. Banyodan gelen suyun sesini duyar duymaz, aceleyle odadan çıktı. Banyoya girip kirli sepetine bakamazdı. Ayak ucunda sessizce giyinme odasına yürüdü. Odaya girer girmez, portmantodaki pantolonu gördü. Önce eline alıp şöyle bir kokladı; ağır bir koku var gibiydi ama ne olduğunu çözemedi. Elini sağ cebine attı, buruşturulmuş bir kağıt peçete buldu. Sol cebi yokladığında da, birkaç tane bozuk para çıktı içinden. Onları tekrar yerine koyarken, pantolonun bozuk para cebinde, köşesi gözüken ufak bir kağıt parçası dikkatini çekti. Adeta avuç içinde sıkılarak ufacık hale getirilmiş ve derine itilmişti. İşte, Gülşen sonunda bulmak için çırpındığı ve bir o kadar da bulmaktan korktuğu şeyle karşı karşıya gelmişti.

Kağıdı çıkarttı, titreyen parmakları ile açtı ve…

Gözlerine yaşlar hücum etti. Gülsün mü ağlasın mı bilemedi. Kocasının; oğlunun babası, 34 yıllık öğretmen emeklisi, şeker hastası Adem Bey’in kendinden sakladığı sırrın ispatını parmaklarında tutuyordu işte:

“Eylül Pastanesi Kocaköy Sok. No:5 Çarşı içi

Satış Fişi

Saat: 08:10

1 x Baklava

2,5 x şekerpare

1 x bardak çay ”

 

 

Tuğçe Cengiz

4 Yorum Adem Bey’in Hikayesi / Tuğçe Cengiz

  1. Sonuna kadar, aldattı diye okurken , aradaki ipuçlarını atlamışım, sık tuvalete girme gibi,sürpriz bir son olmuş,ellerine sağlık

  2. Sevgili Tuğçe Cengiz
    Elinize yüreğinize sağlık. Çok ilgiyle okudum. Kolay anlaşılır, yalın cümlelerle güzel bir konuyu işlemişsiniz.

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*