Adadaki Mavi Elbiseli Kız/ S. Ayşegül Nesin

Sokak lambasının aydınlattığı binanın önüne gelince durdu, arkasına dönüp şöyle bir baktı. Genellikle  işten dönüş saatinde mahalledeki  çocuklar top peşinde koşturur, topu kaçırdıkları zaman hep bir ağızdan “Can amca, topa vurur musun?” diye bağrışırlardı.  Akşamüstü olmasına rağmen, bir şeyler sanki fazla iyi gibi. Her şey çok sakin, sokak çok sessiz. Çocuklar da haklı bu sıcakta nasıl çıkıp oynasınlar? Nemden yapışan gömleğinin yakasını elindeki mendil ile sildi. Rahatsızlık veren şeyin  ne olduğunu bilmeden pantolonunun sağ cebinden anahtarını çıkardı. Zili çalmak yerine apartmanın kapısını anahtarıyla açmayı severdi. Bir kez daha elindeki mendille terini sildi. İstanbul’un nemi bunaltıcı, nefes aldırmıyor. Basamakları çıktı. Nefeslenmek için kapının önünde durdu.

Zehra ile tanıştıkları yıllar önceki Temmuz ayının deli sıcak gününü anımsadı birden. Aynı bugünkü gibi boğucuydu hava. Film şeridi  gibi aktı yaşananlar gözünün önünden. İstanbul’dan vapur ile beş saat süren yolculuk sonunda, iskele olmadığından vapurun yanaşan tekneler ile adaya varılırdı. Tekneleri karşılamak üzere adanın gençleri hep birlikte sahile inerler, gelen misafirlere konaklamaları için yardımcı olmaya çalışırlardı. Yaz ayları içerisinde adanın vazgeçilmez  gelir kaynağıydı bu, tıpkı hasır işiyle uğraşanlar, midye tava satanlar gibi. O kalabalığın içinde gözleri gözlerine takılmıştı .Annesinin yanına gelerek, pansiyon lazım mı diye soran genç kızdan  gözlerini alamamıştı. Ne kadar da güzeldi! Annesi. ‘Evet sahile yakın bir yer olabilir’ demişti. Genç kız, ‘ Sizi babaannemin evine götüreyim’ diyerek, eliyle işaret etmiş, ‘Sokağın başında’ diye eklemişti.

Yürürken genç kıza, ‘ Ben Can’ demişti.  Genç kız da ‘ Zehra’ diye yanıtlamıştı   gülümseyerek. Babaannenin evi , Can’ın annesinin onayı ile yirmi günlüğüne tutulmuştu. Tatil süreleri  o kadardı. Büyük annesinin yanından ayrılmadan Can’a dönerek “ Biz gençler akşamüstü Çınaraltı’ndaki çay bahçesinde toplanırız, bilginiz olsun” dedi.

Daire kapısının zilini çalmaya korktu, sanki anıları yarım kalacak.

Birkaç gün geçtikten sonra çay bahçesinde, Zehra’nın yüzü denize  dönük, sıcaktan bunalmış bir vaziyette limonlu ada çayını yudumluyordu. Okuduğu romanın sayfasını sağ üst köşesinden çevirirken, Can ‘Merhaba’ diyerek  tahta sandalyeyi çekip tam karşısına oturmuştu. Zehra,  elindeki romanı masanın üstüne koyup adaçayının bu sıcak zamanlarda iyi geldiğini söylemiş, çayından bir yudum daha içmişti sonra. Can, romanın yazarının adını yüksek sesle tekrarlamıştı, “ Hemingway. Çanlar Kimin İçin Çalıyor…” Zehra, “ Okumak dinlendiriyor” demişti. Konuşmalarını yan masadan gelen tavla sesi kesmiş,  onun üzerine “Var mısın?” diye sormuştu Can. “Nesine?” diye yanıtlamıştı Zehra. Tutulan ilk bahis, ödenecek çayların hesabı…  Can her seferinde yenilmişti  hesabı ödesin diye. Yıllar sonra itiraf ettiğinde, Zehra gülerek,” Biliyordum” demişti .

Zehra, ertesi gün adanın en yüksek tepesinin bulunduğu yere götürmüştü  Can’ı. Tüm ada ve diğer koylar sanki ellerini uzatsalar  tutulacak kadar yakın gelmişti onlara.  Kendilerini çimenlerin üzerine bırakıp hiç konuşmadan bir müddet sessizliğin seslerini dinlemişlerdi. Ufuk çizgisinde  gördükleri , kendi gelecekleri , mavinin tonları ile  turkuaz yeşili iç içeydi. El ele verip yamaçtan aşağı inerlerken akşam için  duyurusu yapılmış olan dans yarışmasına çift olarak katılmaya karar vermişlerdi. Çay bahçesindeki koca çınarın altında kurulan dans komitesine  isimlerini yazdırmışlardı sonsuza denk hiç ayrılmayacak  gibi. Mutluydular. Aralarında oluşan arkadaşlık giderek yerini aşka bırakıyordu.

        Akşam fırtına kopacak demişti adanın  balıkçıları. Tüm  tekneleri  koya çekmişlerdi. Gençler  ise fırtınanın çıkacağına  inanmak istememiş  gene de  içlerinden bazıları  balıkçıların hiç yanılmadığını söylemişlerdi.  Buna rağmen yarışmaya  katılmak isteğiyle dolup taşmışlardı. Yarışmanın yapılacağı koya ulaşım ise  sadece denizden mümkündü. Tekne sahiplerinden umutlarını kesen gençler, kayıklar  dalgalarla boğuşurken çılgınlıklarının farkına varmışlardı o akşam.

Zehra ile Can,  ıskarmoza bağlı küreklerin suyla buluşmasından duydukları  korkuyla , yüzlerini  ayın şavkı  aydınlatırken,  fırtınalı denizde bata çıka gitmişlerdi yarışmaya. Fenerler ile aydınlanmış koya geldiklerinde  diğer yarışmacılar gibi dans pistinde  hiç duraksamadan yerlerini almışlardı heyecanla. Gruptan  birinciliği kazanan arkadaşlarını tebrik ederlerken, ikincilik için kendi isimlerini söylenince sevinç çığlıklarıyla yeniden sahneye çıktılar.

Nedense  daire kapısının zilini çalamadı. Bugün her şey olağanüstü dedi  yavaşça ve  bir kez daha  sebebini bilmeden. Gözünün önüne yıllar önce  onu Ada’ da gördüğü  ilk an geldi. .. Mavi kot elbiseli kız, şimdi çocuklarının annesi. Şanslıydı.

Tatilin son gününde  bavulları hazırlayıp kapının önüne getirdikleri zaman Can’ nın içindeki  tarif edilemez  hüzün,  ayrılığın yaşanmayacağını fısıldamıştı  kalbine.

Vedalaşma faslından  sonra vapura  binmek için teknelerin olduğu yere gitmişlerdi. Zehra da oradaydı  yolcu etmek için.   Tokalaşmak üzere elini uzattığında, biz hiç ayırmayacağız demişti.  Can , ellerini tuttuğu aşkına. Zehra da gözünden akan yaşlar arasında “ Nasıl?..” demişti. Teknenin hareket etmek üzere olduğunu son kez annesi hatırlatmıştı onlara.

Vapurun kıyıdan uzaklaşmasını beklemişti kıpırdayamadan. Ayrıldığı noktada içindeki hüzün güneşin bütün parlaklığını yok etmişti. Tam arkasını dönüp adımını atacaktı ki  duyduğu sesle  olduğu yerde kalakalmıştı öylece. Herhalde hayal  bu demişti Can’ı karşısında görünce. Gitmemişti Can , gidememişti ,karşılıklı gülüşmüşler , sevinçle sarılmışlardı birbirlerine. İkisi de emindiler artık bundan böyle hep birlikte olacaklarına. Büyüklerle  konuşma,  ikna etme, verilen alınan sözler  derken, Zehra ile bir hafta sonra İstanbul’a doğru birlikte bir  yolculuğa çıkmışlardı.

 Vapurun güvertesinde,  el ele vererek yeni hayatlarına merhaba demişlerdi . İstanbul’un eşsiz güzelliğinin karşısında, kalabalıkta sadece iki kişi dinliyordu sessizliğin seslerini. Mutluluğun tarifi yok yaşanan şu anın dışında diye düşünmüştü  Can.

Zehra’nın mutluluğu gözlerinde okunuyordu, kuyumcu dükkanından çıktıklarında . Elinde tuttuğu kutunun içindeki iki halkada  isimleri yazıyordu. Ailelerin isteği üzerine çeyiz alışverişine çıkılmıştı. Nişan kıyafeti ne kadar da yakışmıştı, mavi tüller arasında bir peri kızıydı Zehra. Can için de aynı renkte kravat ve cep mendili siparişi vermişlerdi. Aldıkları eşyalar, yeni ev,   peşi sıra devam eden hazırlıklar,nikah memurunun sözleri,  iyi günde, kötü günde sağlıkta ve hastalıkta …”Sizleri  eş ilan ediyorum.” Atılan imza, itina ile açılan duvak, alnına kondurduğu busenin üstünden on beş yıl geçmişti işte.

Çalmak üzere tekrar parmağını götürdü zilin üstüne. Zehra,  ana okuluna kayıt yaptırmak için oğluyla çıkmış, akşamüstü eve dönerken de  kocasını arayıp haber vermişti, artık oğlumuz da okullu oldu diye. Büyük kız şimdi antrenmanda, gelmesine vakit var daha dedi saatine göz ucuyla bakarak.  Parmağını zilin üstünde tuttu bir süre.

Zilin melodik  sesi üst üste çaldı…  Biraz zaman geçip açılmayınca,  tekrar bastı zile,  gene açılmadı kapı.  Sonunda yıllardır yapmadığı şeyi yaptı ve anahtarıyla açıp girdi içeriye, başını uzattı,  seslendi.  

-Zehra…  Oğlum… Neredesiniz ?

Cevap yoktu.  Birden eve gelirken hissettiği o garip sakinlik ürküttü onu. Neler  oluyor diye endişeyle salona doğru yürüyüp içeriye bakınca, salonun ortasında boylu boyunca yatan eşini gördü.

-Zehra?  Canım,  aşkım…

Yanına koştu, başını kaldırmak isterken  yerdeki kan  ellerine bulaştı. Kanepenin kenarında sessizce , korku içinde oturan oğlunu farketti  tam o sırada. Kıpırtısızca yatan   annesine bakarak, 

-Annemi , dedi, eve giren o adam bıçakladı.

Can, oğlunun gözlerindeki  çaresizliğin karşısında donup kaldı, hiçbir şey yapamadı. Sonra birbirlerine sarıldılar. Oğlu hıçkırarak ağlamaya başladı başını göğsüne gömüp.  Ardından hızla ambulans çağırdı. Antrenmandan dönen büyük kızı,  annesini son kez sedyede gördü evden çıkartılırken.

Eve gelen polislere neler olduğunu anlatmaya çalıştı oğlu, yaşananları anlayamadan. Annesi daire kapısını açtığında arkalarından gelen adam,  annesinin çantasını çekmeye çalışmıştı. Birlikte salona kaçmışlardı ama adam peşlerinden gelmiş,  annesinin bağırması üzerine elindeki bıçağı birçok  kez saplamıştı . Kaçarken de  kapıyı kapatıp gitmişti.  Oğlunun yaşadığı travma karşısında bir kez daha yüreği parçalandı Can’ın.

Apartmanın demir kapısını anahtarı ile açarken anımsadığı anılar…

Tutamadığı gözyaşlarıyla perişan,  salonun ortasında çaresizlikle oturup kaldı, iki yanında kederli çocuklarıyla birlikte.  Kendini hiç bu kadar biçare hissetmemişti, Eve gelirken duyduğu garip sessizlik yoktu artık. Bu kez sessizliğin sesi içindeki çığlıklardı.

-Ben gidemedim seni bırakıp yıllar önce Ada’ dan.  O gün de böyle nemli ve sıcaktı, ama sen… Sen dedi usulca , cümlesini bitirmesine  hıçkırıkları müsaade etmedi.

“İki insan birbirlerini seviyorsa, buna mutlu bir son yoktur.” Ernest Hemingway

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.