garip
garip
garip

Acil / Serhan Serter

reklam
01 Ekim 2019 0

Hayatımızda her şey acil oldu. İşler yetişecek. Soruyorsun. Ne zamana? diyorlar ACİL. Mail gönderiyoruz. Önem derecesi: ACİL. Müşteri telefon bekliyor: ACİL.

İş hayatında acil yoktur. Yoksa var mıdır? Sakın bu geç kalmış iş olmasın?

Mesela, başka firmada üretim müdürü olan müşteriniz sizden hammadde sipariş edecektir. Onun da müşterisi ona sipariş etmiştir. Onun müşterisinin müşterisi de zamanında sipariş geçememiş, hazırlıksız yakalanmış, planını yapamamış ve geç kalmıştır. Ne de olsa işlerin her zaman yetişmesi ve müşteri memnuniyetinin kazanılması lazımdır. O müşteri sizin müşterinizi, sizinki de sizi sıkıştırır. Ve şöyle der: Bu siparişin ACİL yetişmesi lazım.

Hiç düşündünüz mü ACİL yazısı sadece nerede yazar? 

Gözünüzü kapatın ve düşünün. Pek de uğramayı dilemediğiniz bir yerde, şöyle beyaz zemin üzerine kocaman kırmızı harflerle ACİL yazan yerde.

Hastanelerin ACİL bölümünde.

Başka ACİL yazan bir iş yeri gördünüz mü? 

Demek ki ACİL sadece insan hayatı söz konusu olan durumlar içinmiş.

İş hayatında acil yoktur, gecikmiş veya geç bırakılmış iş vardır. 

Şimdi diyeceğiz ki bu kelimenin yerine başka ne kullanacağız? Bu kelimeyi kullanmazsak önemsenmiyoruz. 

Yaşamın normal durumlarını aşırı uçlarda kullanarak önemsenme ihtiyacı içinde kaldık. Hayatımızdaki uyaranların fazlalığı öne geçme zorunluluğunu ortaya çıkardı. Ait olduğu değerin üzerinde ifadeler kullanarak öncelik kapma yarışına girdik. Sosyal medya ve etkileşimde olduğumuz her şey gerçek ağırlığının üstünde yükleniyor üzerimize. 

Bu sefer otomatik bir filtre ekliyoruz her okuduğumuz, gördüğümüz bilgiye. Acaba gerçekten öyle mi diye.

Gerçeklik olgumuz, karşılaştığımız değerlere yaklaşımımız abartı dalgalarının üzerimize dökülmesi ile şaşırmaya başlıyor ve gerçekliğe olan inancımızı yitirmeye başlıyoruz. Arkadaşlarımızın başından geçen hikâyeyi dinlerken “inanılmaz”, “süper” sıfatlarını eleyerek işin özünü kavramaya çalışıyoruz. Anlatan için inanılmaz olan sizin için de inanılmaz mı acaba?

Kullandığımız ifadelerdeki abartılar kendimizi gerçek özümüzle gösterme cesaretimiz olmadığından mı, etkileşim kurduğumuz alıcı tarafından önemsenmemek endişesinden mi, yoksa çoktan değer ve ifadelerin ait olduğu gerçekliği kaybettiği bir dönemde yaşadığımızı kabul etme zorunluluğumuzdan mı oluşuyor?

Sebep ne olursa olsun, yaşamsal ifade gerçekliğimiz anlam erozyonuna girmiş gibi görünüyor dostlarım.  Kavramsal gerçekliğin önüne yüklenen sıfatlar büyüdükçe gerçekliğin kendisi küçülmeye başlıyor. Garip bir paradigma ile anlatacağımız, ifade edeceğimiz, yazacağımız ifadelerin değerini yükseltmeye çalışırken daha da ait olduğu değerin altına çekmeye başlıyoruz. İnanılırlık ve ikna edebilme yetilerimizi dejenere ederek değersizleştiriyoruz. 

Bu döngüden çıkış yolu ise şimdilik bir ütopya gibi görünmekte. Yaşamaya koşullandığımız sistem, siz durmak isteseniz de arkanızdan itelemeye devam etmekte. Belki küçük bir farkındalık zerresi ifade ve kavram evrenimizi sahip olduğu gerçekliğe dönebilme yoluna yönlendirebilir. 

Yazının başında sadece acil yazısı dikkatinizi çektiği için yazıyı bu satırlara kadar okuduysanız kendinizi sorgulama zamanı gelmiş olabilir. Hem de ACİLEN…

BENZER KONULAR
YORUM YAZ

YAZARLAR
Hüseyin Opruklu
Bilgi yok.