Jale Sancak: “Okura karakterlerim ve yaşantıları iletiyor düşüncelerimi”

Söyleşi : Ayşegül Kaya

12

Usta yazar Jale Sancak’ın son kitabı Uyanan Güzel, sevginin, umudun ve yeniden doğuşun romanı. Değerli hocam Jale Sancak ile Uyanan Güzel hakkında sohbet etmiş olmanın kıvancını yaşarken, sizleri dergimizin aralık sayısı için hazırladığımız söyleşimizle baş başa bırakacağım ancak sorulara geçmeden önce kendisine bir itirafta bulunacağım:

Uyanan Güzel  ile çıktığım yolculukta öylesine sahici ve yoğun duygularla kuşatıldım ki kitabı bitirdiğimde bir telaş sardı içimi. “Eyvah!” dedim, “Sorularım bu güzelliği anlatmaya yetecek mi?” Kitabı okumaktan ziyade yaşadım çünkü ve yaşadıklarımın etkisi ile tatlı bir sarhoşluk içindeydim. Şimdi, tekrar kapağını açalım Uyanan Güzel’in  ve bu kez yazarı ile birlikte gezinelim içinde.

 

“Sevgi” ve “Umut” kelimelerini kullandım sunum yazımda. Sanırım son dönemlerde en çok ihtiyacımız olan kavramlar bunlar. Yaşadığımız dünya, içinde bulunduğumuz düzen, yeni bir insan modeli yarattı belki de. Kitapta da görüyoruz bunu. Siz nasıl tanımlarsınız bu yeni modeli?

Sevgili  Ayşegül,  evet, özellikle umuda çok çok ihtiyacımız var. Şimdi burada Leyla Erbil’i anmadan geçemeyeceğim, insanın yaralı, sakatlanmış doğduğunu, sevgiye muhtaç olduğunu söyledi hep. Doğru bulduğum bu saptamaya ek olarak içinde bulunduğumuz vahşi düzenin insanı yaraladığını, yaralarını durmadan çoğalttığını, azdırdığını düşünüyorum. Tezahürü korku, kaçış, umursamazlık, sevgisizlik, şiddet veya benzeri duygular, davranışlar olabiliyor. Öte yandan  insanın yaralarıyla baş edebilme gücüne sahip olduğuna da inanıyorum.  

Sıcak savaşın içinden kopup eksilerek gelen bir adam ve duygularını derinlere saklayıp kaçarak suçluluk duygusu ile yaşayan bir kadın. Biri akordeonuna sığınmış, diğeri kesip biçtiği kumaşlara… Adrian ve Vahide… Hayat yollarını “Gri Şehir” de kesiştiriyor. Gri Şehrin ve onların masallarını anlatırken onlarla nasıl bir bağ kurdunuz, neler yaşadınız birlikte?

Vahide, Adrian ve Deniz’le  birlikte soluk alıp verdim bir süre malum. Sevdiğim üç kurmaca karakter yarattım.  Onlarla birlikte olmaktan, epeyce yorulmama rağmen haz aldım, ama öncelikle bir ‘bildungsroman’, bir oluşum romanı yazmak istedim. Şöyle açıklayayım,  bireyin adım adım kendini keşfettiği, ruhsal ve bununla ilişkili davranışsal olarak değiştiği, farkına vardığı ve geliştiği türde bir roman. Böyle olunca da Vahide gelip baş köşeye oturdu. Adrian ve Deniz’le birlikte, aşk ve doğa kadar,  baskı ve şiddet ortamı da onun değişimine yol açtı. Sonra da birlikte bu anlatıyı gerçekleştirmek üzere bazen keyifli bazen zorlu bir yolculuk yaptık.

Deniz karakterini de unutmamak gerek elbette. Hatta belki ayrı bir söyleşinin tek başına konusu bile olabilir bu genç kız. Günümüzün apolitik ancak hak ve özgürlükleri için didinen gençliğinin somut bir örneği olarak duruyor karşımızda. Ancak çelişkileri var. Kendini sorguluyor zaman zaman. Bilgisini, donanımını, inandıklarını… Nedir Deniz’i bu çelişkilere iten?

Deniz romanda hem özel tarihi, aile ilişkileri yüzünden, hem de dünyanın ve  ülkenin siyasal  koşulları nedeniyle çelişkiler yaşıyor.  80 darbesinden sonra sevgilisini yitiren Vahide korkuyla, ‘Bana bir acı daha yaşatma ‘diyor Deniz’e.  Bir yazar arkadaşımın deyişiyle  faşizm nedeniyle , o tarihten sonra kuşaklar arasındaki –siyasal görüşler, inançlar, davranış biçimleri açısından-  volan kayışları kopuyor.  Tümü değilse de kentlerdeki büyük bir kesimin çocukları öyle bir ortama doğdular ve öyle yetiştirildiler özetle. Apolitik. Gene de sandığımız kadar duyarsız, ilgisiz, bakışsız değiller. Hatta biraz kafa karışıklığı iyidir bile diyebiliriz.

Romanda dikkatimi çeken ilk unsurlardan biri, kişilerin iç çatışmalarının son derece güçlü yansıtılmış olması ki bunu diğer tüm metinlerinizde de görüyoruz.  Onlarla birlikte düşünüyor, umutlanıyor, bazen karamsarlığa kapılıyor ya da sayıklıyoruz. İnandırıcılar ve aslında ivedilikle açıp okumamız gereken birçok ileti gönderiyorlar bize. Bu iletiler arasında yaşadığımız güncel olaylarla ilgili olanlar önem kazanıyor.  Bu bağlamda, onlara birer aracılık misyonu yüklediğinizi söyleyebilir miyiz?

Elbette. Kahramanlarımız  daima anlatmak, göstermek istediğimiz  meselelerin, çatışmaların, geçmişin veya bu günün birer aktarıcısı, yazarın sözcüsüdürler. Ben bir okur olarak edebi yapıtta yazarın sesini duymak yerine, kahramanlarla baş başa kalmayı yeğler, olup bitenleri onlardan duymak, onların aracılığıyla öğrenmek isterim.  Yazarken de aynı şeyi yapıyor, onlara birer görev yüklüyorum. Okura karakterlerim ve yaşantıları iletiyor  düşüncelerimi.

Gri bir şehri okuyoruz bu romanda. Bu şehrin başından geçenleri, şehrin içinde büyüttüğü insanları, iyileri ve kötüleri, hırpalanan değerlerimizi ve güzelliklerimizi… Şehir kendini anlatıyor aslında ama kimliğini gizleyerek, herkesin hatırladığı, yakın tarihe damga vuran olayları bir isimsizlik perdesi ardında gizleyerek… Karakterler için umut kapısı aralanıyor, peki bu kapı şehir için de aralanacak mı sizce?

Gri şehrin masalında ilk günlerden başlayıp bu güne dek süren, sürmekte olan bir kıyımdan söz ettim. Benzersiz, muhteşem bir şehrin başına gelenlerin hikâyesi biraz da.  Romanın sonunda yer alan isyan ve direnişe rağmen, içinde bulunduğumuz koşullarda  henüz bir umut kapısı aralanmadı şehir için. Vahşi, çarpık kapitalizm ve onun yarattıkları nedeniyle  kolay kolay da aralanacak gibi görünmüyor. Gene de ‘ gezi direnişini’ yaşadığımızı asla unutmadan umudumu korumaya çalışıyorum. İnsandan umut kesmemeli.

Uzam ve zaman öğeleri uyum içinde. Güçlü bir gözlem yetisi giriyor sanırım burada devreye. Romana bu yönde nasıl hazırlandınız? Bu süreci anlatabilir misiniz?

Şehir, uzam ve zaman yakından ilgilendiğim bir konu, özel ilgi alanım. Benim  öteden beri yaşadığım şehirle ve mekânla  bağım hep çok güçlü olmuştur. Ona bakar, dinler,  seyreder,  onu anlamaya çalışırım hep. Merak duygum da hep diridir. Dünya ile ilişkim de öyledir.   Bu nedenle  yazmaya başlamadan önce ayrıca bir ön çalışmaya, özel bir hazırlık yapmama gerek kalmadı.  Ne var ki roman doğrudan onu anlatmasa da, yazarken dönüp dönüp  2013  Mayıs ve Haziran’ına, direnişe  baktığımı, bellek yoklamasının yanı sıra, ara ara yazılanlara ve sosyal medyaya yeniden başvurduğumu söyleyebilirim.

 

Birkaç alıntıya yer vermek istiyorum şimdi;

“Kimsesiz, hepimiz öyleyiz aslında. Kimseli kimsesiz.” Sf 65,

“Hepimiz korkuyoruz Melis. Çağ, korku çağı.” Sf.118,

“Doğa her şeye rağmen direniyor.”sf. 66,

“Uyuyan güzel, uyanan güzele dönüştü.” Sf 160.

Bunlar tüm hikâyenin anahtar cümleleri bence. Yalnızlığımız, yaşadığımız yerle birlikte tükenişimiz, korkularımız… Ancak son alıntı hepsine verilmiş bir cevap niteliğinde. Zaten bu yüzden kitabın ismi “Uyanan Güzel” sanırım, değil mi? Bu ismi seçerken neler düşündünüz?

‘Uyuyan güzel, uyanan güzele dönüştü’ diyor Deniz, teyzesi için.  Daha önceki soruda  da yanıtladığım gibi o kendine kapanık Vahide birtakım durumlar, olgular nedeniyle geç de olsa  uyanıyor, farkına varıyor,  korkularından sıyrılıp cesaretleniyor,  bir tutamak yaratıyor ve tutunmayı öğreniyor. Hatta roman biterken politize olmasına bir adım kalıyor diyebilirim. Sonrasında olduğuna emin olabilirsiniz, benim kuşkum yok.   Böylece kendi söylediğimi  de çürüteyim öncelikle: Geç  diye bir şey yok asla.  

Ana karakterlerin olduğu gibi, diğerlerinin de aslında ortak noktaları var. Kızının acısı ile kahrolan balıkçı, çocukluğu yaralı bir dizi yıldızı adayı… Yalnız ve yaralı insanlar. Ancak bir baba karakteri var ki, işte o “aramızdaki hain” tamlamasını hak ediyor. Onun şimdi içinde bulunduğu bu düşkün vaziyet, ona vermek istediğiniz bir ders miydi peki?

Yok,  bir ders vermek değildi amacım, gereklilikti. Ana karakter Vahide’nin  ve romanın çatışmasının anlatılmasına hizmet edecek böyle  bir yan karakter yaratmak istedim. Bir tür anlatma olanağı. Yoksa pek çok güzel yürekli, iyi insan da felç olabiliyor. Ben yazarın bu tür şeyler üzerinden intikam almaya kalkışan bir tutum içinde olmasını doğru bulmam.    

Son olarak, dergimizin bir söyleşi geleneğini yerine getirmek istiyorum. Biz, yazarlardan da okurlarına soru sormalarını istiyoruz. Siz de okurlarınıza bir soru sorsanız bu soru ne olurdu?

Yaşadığınız şehir sizin için ne anlam ifade ediyor?

Üretkenliğinizi ve sıkı çalışma disiplininizi çok iyi bilen biri olarak klasik de olsa sormak isterim; sırada neler var, çıtlatabilir misiniz biraz hocam?

Tabi ki. Nazım Hikmet’le ilgili bir tiyatro oyunu yazmaya başlayacağım. Yarım kalmış birkaç öykü var çalışılacak. Şimdilik bu kadar Ayşegülcüğüm.

 İçtenlikle verdiğiniz yanıtlar için çok teşekkür ederim.  Edebiyat ve sevgiyle kalın.

 

 

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*