6,5 / Yüksel Bulut

 

Kaybetmiştik… Henüz doğmamış olanı, anne karnında 6,5 aylık…

“Kalbi durmuş” demiş X hastanesi doktorları. Oysa biz bu sırada dışarıdaydık. Her şeyden habersiz kirli hastane koridorlarının kasvetinden kaçmak için dışarıda bekliyorduk. Olası kötü bir haber aklımızın ucundan dâhi geçmiyordu. “Hamilelik psikolojisidir”e vuruyorduk, herhalde günü yaklaştıkça evham yapıyor olmalı diye düşünüyor, ağabeyim ve eşini bekliyorduk böylece. Gelsinler de “Oh be, bak var mıymış telaşa mahal? Bak hiçbir şey yokmuş gördünüz mü, canınızı sıktığınızla kaldınız!” demeye hazırlanıyorduk. Ama acilin kapısında bir hüzün bulutu çoğalıyordu ve biz düşüncelerin de kursağa takılabileceğini ilk kez o gün öğreniyorduk. Çünkü evham yapmamıştı yengem, daha yarım saat evvel “Anne, bugün kızım hiç kıpırdamadı gibi, hissedemedim sanki,” derken haklıymış meğer. Anlıyorduk, anlamamak için ya kör ya sağır olmak değil, her ikisini de yaşamak gerekirdi. Çünkü yengemin yüzünde fırtına ve o fırtınaya yakalanmış hoyrat bir yağmur vardı. Ağabeyim yüzünde hazırlıksız yakalandığı yıldırımlardan aldığı payını iade ediyordu zamana. Sanki acil kapısından üstümüze doğru bir doğal afet silsilesi uzanıyor fakat hepimizin payına ortak düşeni deprem oluyordu. Ve bir zelzeleden daha fazlasını yaşıyorduk şimdi. Hepimizin kafasında aynı endişe, annem, babam ve benim. Endişemiz kursağımızda bekliyorduk. Karşımızda ağabeyim ve kollarında güç bela yürüyen yengem. Hemen arabaya bindiriyor ağabeyim eşini. Y hastanesine sevk etmiş doktorlar yengemi, acil gitmeliymişiz. Çünkü yengem arabaya daha yaklaşırken söylemişti : “Anne, kızım ölmüş. Baba… Kalbi…” beynimizden vurulmuştuk; hani mecazen değil sanki gerçekten herifin teki çıkmış da bir cephane dolusu mermiyi bir ailenin üzerine boca etmişti ve biz kanlarımızın koyuluğunu akıttığımız gözyaşlarımızla beyazlatmıştık. Şaşkındık, üzgündük, kelimesizdik ve ne idüğü belirsizdik. Her şeydik ama aslında hiçbir şeydik de. Sadece vardık o an, sadece cismimizleydik ama cismimizin bir adı olduğu bile muammaydı. Beş kişi geldiğimizi sandığımız hastaneden, şimdi dört kişi yol alıyorduk; bir başka kasvete, yani Y’ye gidiyorduk.

Radyoda aptal müzikler çalıyordu. Artık bütün müzikler bütün şarkılar yersizdi. Kapatılan radyodan sonra en hüzünlü şarkı, arka koltuktaki ağabeyim ve yengemdi şimdi… Bense bütün trafik ihlalleriyle Y’ye sürüyordum arabayı. Sanki bütün ışıklar o gün kırmızıya bulanmış ve bütün kötü şoförler önümüze sıralanmış gibiydi. Her birini atlatıp Y’ye gidiyorduk.

Az sonra Y hastanesindeydik ve doktorlar aynı şeyi söylemişti. X-Y fark etmiyordu, ölümün sözcükleri her yerde aynıydı. Değişen hiçbir şey yoktu, sadece belkilerle çıktığımız yolda tükenen ümitlerimizdi kaybettiğimiz ve yazık ki haklı çıkan hep doktorlardı. Öyle ki ne belkilerin ne de keşkelerin yüzü suyu hürmetine torpili yoktu ölümün ve bilimin. Hayat önünüze bütün ucuzluğuyla bir duvar daha örüyor ve siz, o duvarı yerle yeksan edecek balyozun peşinden gitmek istiyordunuz ama tıp çok gelişti; öldü denilince peşinden gidebileceğiniz bir gayeniz de kalmıyor (!) Duvarlar size siz duvarlara alışıyorsunuz hâsılı. Her şey öylece sürüp giderken tutunacak tek sözünüz zaman oluyor. Sadece zaman, ne teselli ama (!)

Daha yazacak çok şey var; fakat bu hikâye yarıda bitmeli. Yarıda kalan şeylerin tamamlanamadığı gibi…

Anlıyorsunuz ya.

 

 

 

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.