Hediye / Ayşegül Kaya

       Aralık pencereden içeriye girip yanımıza kadar sokulmaya cesaret edebilen tek şey, az önce yağıp geçen yağmurun ardında bıraktığı o nemli serinlikti. Konu nasıl açılmıştı, hatırlamıyorum ama son birkaç dakikadır karısından bahsediyordu. Kendi kendine konuşuyormuşçasına dalıyordu arada ve sanki giderek bu dünyadan uzaklaşıyordu. Sonra birdenbire durdu. Soluk mavi gözlerini bana dikti ve konuşmasının kapanışını yapmaya hazırlanıyormuş gibi boğazını temizledi. “Aşk neredeyse ülken de orasıdır!” derken, ezbere okuduğu şiirin ardından alkış bekleyen bir çocuğa benzemişti. Kahve fincanını sehpanın üzerine bırakırken elleri mi titremişti, yoksa bana mı öyle gelmişti bilemiyorum. Artık genç değildi, farkındaydım ama ihtiyar da olamazdı o benim gözümde. Her ne kadar çocukluğumdan beri benimle birlikte yaş almış olsa da yaşlanmış olamazdı. Sonsuzluğa göç eden karısının hakkında öyle bıktıracak kadar sık konuşmazdı ama konuştu mu da böyle anlamlı ve içine hikayeler sığdırabilen cümleler kurardı ve her seferinde o sonsuz aşkı yeni baştan okurdum gözlerinden.

            Ona, “Sen şair ruhlu bir adamsın.” dedim gülerek. O da gülmüş, gülerken göz kenarlarındaki çizgiler belirginleşmişti. Onun bu kendisini hafife alan, alaycı tavrına karşılık “Yalan mı?” dedim. Cevap vermemiş, kahvesinden bir yudum daha almıştı.

      Beni neden çağırdığına dair en ufak bir açıklamada bulunmamıştı henüz. Benim de sormaya dilim varmıyordu her nedense. Onun yanında, onun insanı rahatlatan sıcaklığının yakınlarında olmak daima güzeldi. Belki de konuya gelip beraber geçireceğimiz zamanı bir çırpıda tüketmesinden korkuyordum. Daha çocukken kahraman ilan ettiğim ve o günden bu güne yerini kimselerin alamadığı bu adamın yanında olmak bana kendimi huzurlu ve güvende hissettiriyordu.

           Onu tanıdığımda on iki yaşında, ergenliğe hazırlanan çoğu kız gibi kalın kaşlı, kırmızı çerçeveli gözlüklerinden nefret ettiği için takmayıp gözlerini kısarak dolaşan çirkince bir kızdım.  O ise otuzunu yeni doldurmuş, soyunun tüm karakteristik özelliklerini taşıyan bir Rum erkeğiydi. Fransa’da tesadüf eseri tanıdığı, Türkiye’de doğup büyümüş bir Rum kızını delicesine sevmiş ve onunla evlenerek Türkiye’de yaşamaya başlamıştı. Ne kadar şanslıydım ki yaşamak için, bizim üst katımızda aylardır boş duran daireyi seçmişlerdi.

       Nikos, o yaşıma kadar gördüğüm en yakışıklı erkekti ama bu, ona olan hayranlığımın tek sebebi değildi. Şimdi, aynadaki yüzünün yerçekimi ile verdiği çaresiz savaşı her gün yeni baştan izlemek zorunda olan, oğlunu boyunca büyütmüş, orta yaşlı bir kadın olduğum halde, hala onun yerine bir başkasını koyamamış olmamın sebebi bu kadar basit ve sığ olamazdı. O, kısa zamanda her şeyim olabilmeyi başarabilmiş tek adamdı benim hayatımda ki bunu kocamın dahi becerebildiği söylenemezdi. Dostum, sırdaşım, yeri geldiğinde suç ortağım, öğretmenim, yalnızlığımı yok eden adam… O, babasını hiç tanımamış küçük bir kızın, hayalinde oluşturduğu mükemmel baba figürünün vücut bulmuş haliydi.

             “Bak kızım Zerrin” dedi bana. Önemli bir şeyler söyleyeceği belliydi. “Kızım o herifle evlenmiş. Telefon açtı söyledi bana, sıradan bir havadis veriyormuş gibi.”

               O an, kendi içine çöken ve yıkıntılarının tozunda nefessiz kalan bir adam halini almıştı karşımda. Öyle ki konuşmasını sürdüremeyecek zannettim ama silkinir gibi bir eda ile toparlanmıştı. Onu üzgün görmüştüm daha önce, öfkeli de kırgın da ama bu başka bir şeydi. İhanete uğramış ve basıp gitmek isteyen bir insanın küskünlüğü vardı bakışlarında.

    Söylediklerine karşılık hali hazırda kullanılabilecek bir teselli cümlem yoktu. O an ne söylersem söyleyeyim, en nadide çiçeği gibi büyüttüğü öz kızının işlediği bu suçu hafifletemezdim, bu yüzden susmayı tercih ettim. O ise devam etti ve bana vermek istediği çok özel bir şey olduğunu söyleyerek yerinden kalktı. Avluya bakan arka odanın kapısı açıldığında salon bir anda küf kokusu ile dolmuş, “geçmişin kokusu” olarak nitelendirdiğim bu koku bana yine bir çırpıda eski zamanlardan kalma ruhları anımsatmıştı.

             Nikos odadan salona döndüğünde elinde lacivert kafide ile kaplı, dikdörtgen bir kutu vardı. “Bu nedir” diye soracak oldum ama bana fırsat vermemişti. Kutuyu, kutsal hazinelerin durduğu bir sandığı açar gibi açtı ve içinden bir kolye çıkarttı. Halen gözlük takmamakta ısrar eden ben, kolyeyi seçebilmek için yine gözlerimi kısmıştım ama neyse ki Nikos yanıma gelmiş ve beni bu dertten kurtarmıştı. Elinde tuttuğu, altın bir kolyeydi. Ucunda, kenarları küçük pırlantalarla süslü, zarif, küçük ama ihtişamlı bir haç vardı. “Bu karımındı.” dedi. Sesi her bir hecede bir öncekinden daha fazla titremişti. “Bunu boynundan asla çıkartmadı. Ölene dek… Bana bir gün, ‘Kızım evlendiğinde bu kolye onun olacak.’ demişti. Şimdi söyle bakayım Zerrin kızım. Bunu rızam olmadan evlenen öz kızım mı hak ediyor, yoksa sen mi?”

Sorduğu soruyu bir anda algılayamamış, öylece yüzüne bakarak konuşmasını sürdürmesini beklemiştim ama o da cevap isteyen gözlerle bana bakıyordu. Neden sonra dank etti kafama ve “Ne?” diye bağırdım. O an, bir şapşal gibi göründüğümden emindim. Onun, canından çok sevdiği karısına ait olan bir şeyi, öz kızına değil, bana vermek istemesi beni çok heyecanlandırmıştı. Hele ki, karısına ve ondan geriye kalanlara hastalıklı bir şekilde bağlıyken… “Bu mümkün değil. Bu kolye sende kalmaya devam edecek.”

Biliyordum ki, Nikos’un o güzeller güzeli kadına olan aşkı onun elinin değdiği şeylerden vazgeçmesine asla müsaade etmezdi. Zaten ben biraz da, onun bu kadını sevişine ve vazgeçmeyişine hayrandım aslında. “Çok düşündüm dün gece. Yani haberi aldıktan sonra… Bu kolyeyi onun boynuna takıp alnından öptüğüm anın hayalini kurardım hep. Ne kadar boş… Şimdi, bu kolye öz kızımdan ayırmadığım birine gitmeli. Haç olduğu için takmanda ısrar edemem ama sakla tamam mı?”

Öyle usul usul falan değil, hüngür hüngür ağlamaya başladım. Bu kez elleri titreyen bendim. Ayağa fırladım ve ona sımsıkı sarıldım. Hiç tanımadığı babasına sarılan o küçücük kızdım sanki o an. Kolyeyi onun ellerinden aldım ve boynuma taktım. Sembollere yüklenen anlamlardan çoktan vazgeçmiş, hoş görülü  bir kadın olarak, bu haçı ara sıra da olsa takmanın bana hiçbir zararı olamazdı.

3 Yorum Hediye / Ayşegül Kaya

  1. Cok akici ve guzel bir ifade tarzi. Kisacik yazinla o kadar cok seyi basariyla anlatmissin ki cok begendim. Ellerine saglik.

  2. “…aynadaki yüzünün yerçekimi ile verdiği çaresiz savaşı her gün yeni baştan izlemek zorunda olan,…” çok güzel bir anlatım. Yaşanan kırık duygular, öykünün tam içindeymişçesine okura hissettirilmiş. Ben öyküleri tam da bu nedenden dolayı seviyorum…

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.