Tekgül Arı: “Mekanların dilini ve sesini öğrenin, yazdıklarınıza tapınmayın. Tapınmak düşlerinizi ve dilinizi incitir. Yazmak yalnızlık işidir unutmayın.”

IMG-20180702-WA0001Söyleşi: Mahmut Yıldırım

 

Temmuz sayımızda; bir senedir okurların gönlünde yer etmiş “Nişa – Kaybolmaya Hazır Değilim” adlı romanıyla adeta bizi bizden alan, kendini edebiyata, gençlere, köy kadınlarına, okurlarına adayan bir Tekgül Arı var.

Romanımız, mahallede yaşayan sıra dışı karakterlerin iç içe geçmiş gizemli hikâyelerini son derece çarpıcı bir üslupla anlatmakla kalmıyor, aynı zamanda tıpkı heyecanlı bir filmin içindeymişçesine gibi yaşatıyor da… Bu nedenle sadece roman kahramanları değil okur da, ister istemez bir karakter olarak çekileceği romanın içinde kaybolmayı göze almak zorunda kalıyor.

Yazarımız ile romanın kurgusal gerçekliğinden tutun; romanın sesine ve ritmine, kahramanların hala bir yerlerde yaşıyor oluşuna, gençlere, köy kadınlarına hatta şizofrenlere verdiği yazın atölyesine kadar öyle çok konuda söyleştik durduk ki!

Ve dahası da bu söyleşide…

Şimdi sıra sizde. Haydi Son Gemi okurları yelkenler fora!


0001729260001-1Bedenim Tetikte ve Aşk Susmadan Git adlı kitaplarınızdan sonra üçüncü kitabınız “Nişa – Kaybolmaya Hazır Değilim” adlı romanla okurların karşısına çıktınız.
Son Gemi okurlarına kendinizden ve romanınızdan bahseder misiniz?Nişa – Kaybolmaya Hazır Değilimde okuru neler bekliyor?

Kendimden kısaca bahsedeyim; aç bir okurum ve sürekli yazan, araştıran, soran ve düşünen biriyim. Roman için şunu söyleyebilirim; yazarken bir ışık gördüm ve onun peşine düştüm. Sanırım o ışık hâlâ orada, okur için de hazır bekliyor.

Romanınızı yazarken kurgusal bir yapıdan ziyade yaşanmış bir olaydan yola çıktığınızı düşünüyorum. Hatta yazın atölyeniz boyunca zihninizi kurcalayan, adeta kalemi eline geçirmiş kendini yazdıran bir roman var karşımızda diye tahmin ediyorum. Yanılıyor muyum peki? 

Yaşanmış bir olay üzerinden yola çıkmadım ancak öyle hissettirmesine sevindim. Yazarken mekânsal olarak geçmişin gölgelerine tutunmuşum. Şimdi çocukluğumuzun mekânsal izlerini kazıyan iş makinelerine bakınca, roman karakterlerinin enkaz altında kalmış bir dönemin çocuklarını kurtarma çabasına giriştiğini görüyorum.

Romanınızda kahramanlar üzerinden aktarılan, okuyucunun hayattan ders alması gereken kesitler yer alıyor. Ayrıca bir yerlere gönderilmesi gereken mesajları var kahramanın. Bu durumdan bahseder misiniz?

İşin gerçeği yazarken var mıyım, bir oyuncu muyum, ya da karakterlerin rollerini çalan bir hırsız mıyım? Bilmiyorum. Belki de hepsiyim. Ama asla okuru düşünüp romanın içine katan, onlara dersler veren biri değilim. Okur hiçbir zaman aklıma gelmez. Çünkü bir söz bir görüntü beni peşine takmışsa çok merak ederim. Ne olacak ne diyecekler, nasıl sonuçlanacak diye, hikâyenin peşi sıra sürüklenirim. Karakterlerimin işaret ettikleri bir takım toplumsal sorunlar varsa onlara müdahale etmem.

Bir çocuğun aile içi gördüğü ilgisizlik ile bir yabancıdan -komşusundan- gördüğü ilginin farklılıklarını görüyoruz romanda. Kurduğunuz bu bağla ilgili okura neler söylemek istersiniz?

Aslında anne ilgisiz değil, sadece kızını kendi kontrolü altında tutarak korumaya çalıştığını sanıyor. Yabancı dediğimiz Nişa, ötekinin ötekisi olan Çingene bir kadın. Mahallenin dışladığı Nişa, dostluğun, umudun ve birlikte yaşayabilmenin simgesi olarak görünüyor. Romanı bitirip okuduğumda şunu fark etmiştim, her türlü ayrımcılığa rağmen insanlar birbirlerine dokunup bir araya geldiklerinde, siyasilerin koyduğu sınırlar da ortadan kalkıveriyor. Yeter ki birbirimizi anlayıp dışlamayalım. Farklı kültürlerle kaynaşmak ya da onları olduğu gibi kabullenmek daha renkli ve yaşanabilir bir dünyayı olanaklı hale getirecektir.

Kitabı okurken Defne ve Nişa sayfaların arasından çıkarak ete ve kemiğe büründü adeta. Roman bitti ancak iki karakter de şu an bir yerlerde yaşamaya devam ediyor sanki. İnandırıcı ve tutarlı bir karakter yaratmanın püf noktası nedir sizce?

Ben de onların bir yerlerde yaşadığına inanıyorum. Bana hikayelerini gösterdikten sonra çekip gittiler. Kim bilir şimdi neler yaşıyorlardır. Çok üzülüyordum aslında beni bırakıp gitmelerine. Dönmelerini heyecanla beklediğimi, onları özlediğim ayları çok iyi hatırlıyorum. Bir gün dönebileceklerine inansaydım, bu romanı yayınlatmazdım. Püf noktası, roman karakterlerinin anlattıkları hikayelerine yazarı da inandırmış olmaları.

20180217_150216Ritmik bir şekilde ilerleyen cümleler romana akıcı bir üslup katmış. Bir bölümde kahraman “Şair olursam bugün olurum.” dahi diyor. Şiire olan ilginiz ve romanınızdaki cümlelere bunu yedirmeniz nasıl oluştu?

Şiir okumayı ve kendime şiirler yazmayı çok seviyorum. Ruhuma dokunan özel şiir kitaplarım oluyor her dönem. Şiirle konuşmayı, dertleşmeyi seviyorum. Aslında okuduğum kitaplarla konuşup dertleşebiliyorsam onlar benim vazgeçilmezlerim oluyor. Romanda özellikle şiirsel cümleler kullanmayı düşünmedim, ancak romanın sesi, ritmi buna uygun düştüğü için yazma sürecinde üslup da kendiliğinde oluştu.


2005 yılından bugüne kadar, gençlere yönelik yazın atölyelerinde “Metin Yorgunluğu” ve “Öykü Yazıyoruz” konusundaki çalışmalarınızı katılımcılara aktardınız. Sizce yaratıcı yazarlık nedir ve ne değildir?

Gençleri çok önemsiyorum. Onların yazınla ilişkilerini tetiklemek çok hoşuma gidiyor. Erken yol alırlarsa çok güzel eserler verebilirler diye düşünüyorum. “Metin Yorgunluğu” çalışmam kendime yaptığım bir çalışmaydı. Daha sonra bunu yazın atölyelerinde paylaştım. Yaratıcı yazarlığın bir okulu var mıdır? Ya da atölyeler yaratıcı yazarlığı öğretebilirler mi? Bana göre yazın atölyeleri yazar yetiştirmez. Sadece yazma isteği olanlara ya da kendi kendine yazıp yayınlatmaya cesareti olmayanlara cesaret verebilir. “Metin Yorgunluğu” gibi pratik bilgiler de onların ince işçilik çalışmalarına katkı sağlayabilir ancak. Yazar, bana göre zaten yaratıcıdır. Yaratıcılık düşlerle gerçekleşir. Düşlerin kağıda akması ise dille gerçekleşir. Eğer çok okumuyorsanız istediğiniz kadar düş gücünüz olsun, bu kez de kağıt üzerinde diliniz keçeleşir. Benim yaratıcı yazarlıkta kendim için bulduğum formül: Merak, Düşler, Okumak, Gözlem, Müzik, Sinema, Tiyatro, Resim =Yaratıcılık.

Atölyede nasıl bir yol izliyorsunuz?

Geçmişte, gönüllü olarak “Edebiyatçılar Derneği”, “Dünyanın Öyküsü Dergisi” yazın atölyelerinin düzenlenmesinde yer aldım. Ayrıca “Metin Yorgunluğu” çalışmamı birçok atölyede katılımcılarla paylaştım. Edebiyatçılar Derneği atölyesini gözlemlediğimde şunu fark etmiştim; katılımcılar kuramsal bilgilerin yanında kendi metinlerinin değerlendirilmesini ve üzerinde onlara eksiklerinin gösterilmesini istiyorlardı haklı olarak. O dönemde fazla yazın atölyesi yoktu. O atölyelerde katılımcıların metinlerine bakılıyor ve üzerine notlar yazılıyordu kısaca. Katılımcı tam olarak göremiyordu eksiğini. Böylece bu işi üstlendim ve yazılan metinler üzerinden atölye katılımcıları ile birlikte çalışmalar yaptık. Benim analist olmam böyle bir çalışmayı üstlenmemde kolaylık sağladı. Çünkü bir metnin dikey ve yatay analizini yapıyorduk aslında. Mantık hataları, bir sözcüğün birkaç anlamdan hangisinin metne uygun olduğu, sözcük tekrarları, anlatım bozuklukları gibi. Kısaca bir metnin baştan sona sözcük ve cümleler üzerinden kurmaca bütünlüğünü de kapsayacak çalışmalar yaptık.

Hastaları toplumla, toplumu hastalarla barıştırmak için, AŞDER’de şizofrenlerle yazın atölyesi çalışmalarınızı altı yıldır yürütüyorsunuz. 2016 yılında “Mazi Köyü Kadınları Tekgül Arı ile öykülerini yazıyor” etkinliğinde ve 2017 yılında Muğla- Yenice köyünde, köy kadınlarını ezber kalıpların içinden çıkararak, düşünmeleri ve kendilerine zaman ayırabilmeleri için kadınlara öyküler yazdırdınız. Gençler, şizofrenler ve köy kadınlarına yönelik yaptığınız çalışmaların sizin ve onların tarafından zorlukları neler oldu?

Özellikle köy kadınlarıyla ilgili yaptığımız çalışmalarda kadınların çok yoğun çalışması nedeniyle atölye saatlerini ayarlamada sorunlar yaşadık. Mazı Köyü’nde Zerrin Saral’la, Yenice Köyü’nde Süreyya Köle ile birlikte gün içinde evleri tarlaları dolaşıp kadınların sorunlarını dinleyerek çalışmaya başlıyorduk. Öyle yoğun çalışıyorlardı ki ancak akşam 20:00’dan sonra toplanıp atölye çalışması yapabiliyorduk. Yenice Köyü’nde daha da zorlandık. Yazar arkadaşım Süreyya Köle ile öğlen vakti bir grup kadınla toplandık. Gelemeyen esnaf kadınların yanına gidip onlarla söyleşiler yaptık, hikayelerini yazdırdık. Onca yorgunluğa rağmen köy kadınlarının akşam atölye çalışmalarına zevkle katıldıklarını görmek mutluluk vericiydi. Açıkçası birbirimize dokunduk ve onlar da öykülerini yazdılar.

AŞDER’de şizofrenlerle yaptığımız çalışmalarda hiçbir zorluğumuz olmuyor. Dersin sonunda okuduğumuz öykü ya da konuştuğumuz konular üzerine doğaçlama kısa öyküler yazdırıyoruz. AŞDER’de yedi yıldır atölye yapıyorum ve yazarlarımızı konuk olarak atölyeye çağırıyoruz. Bu dönem on iki haftalık bir program hazırladım ve birçok yazar arkadaşım severek gelip sunum yaptılar. AŞDER’de yazılan öykülere “On Beş Dakikalık Öyküler” adını verdim. Sonrasında öyküleri okuyup üzerinde konuşuyoruz. Doğaçlama yazma süreci onları çok heyecanlandırıyor. Düşsel dünyaları oldukça zengin ve istekle yazıyorlar. AŞDER’de önemli bir şey daha yaptık. Ezgi Jade “Yokmuşlar Aslında” şiir kitabını çıkardı. Bir arkadaşımızın öyküleri edebiyat dergilerinde yayınlanıyor. Yine iki senedir “Yüzleşme” dergisi çıkarıyorlar ve atölyede yazdıkları metinler bu dergide yayınlanıyor. Bütün bunlar onların yazma isteğini artırırken, hastalıklarını da sağaltmalarına yardımcı oluyor.

Yazın atölyelerine kurumsal bir bünye bazında değil bireysel ve gönüllü olarak toplumda farkındalık yaratmak için yürüttüğümü belirtmeliyim.

Bu romanı neden yazmalıyım dediğinizde aklınızdan neler geçti acaba?

Bir cümle ya da bir görüntünün peşine takıldıysam eğer kendimi kaptırıp gittiğim için “neden yazmalıyım” diye de hiç sormam kendime. İçinden ne çıkacak acaba diye peşi sıra giderim. Ancak metin bittikten sonra akla dönüp yazılanları okuduğumda sorular sorarım. Sorular beni tatmin etmezse dilin müziği ve ritmi kurulamamışsa o metne acımam silerim.

Son Gemi söyleşileri için klasikleşen bir sorum var. Romanınız günümüzü yansıtıyor ve bölümler hayatımızdan parçalarla kurgulandığı için bir yazarın gözlem gücü olmazsa olmaz mıdır?  Sizin gözlem gücünüzü bir süreliğine alsak ortaya nasıl bir roman çıkabilirdi?

İster günümüz, ister geçmiş, ister gelecek kurgusu olsun, gözlemlerimizden yola çıkarız ve onları düşsel dünyamızın ve metnimizin izin verdiği ölçüde genişletiriz. Kör, sağır ve dilsiz bir insan bile dokunarak, koklayarak gözlem yapar. Romandan gözlemi çıkarmaya kalksak, yarattığım karakterler ve mekân sahicilik duygusunu veremezdi. Ayrıca gözlem size ritim kazandırır. Bir mekânı izlemek, sesini dinlemek, kokusunu solumak, ona dokunmak öyle çok şey anlatır ki yazana. İşte ritmi de böyle yakalarsınız.

Gelecekteki projelerinizden söz eder misiniz?

Epeydir peşini bıraktım geleceğin, o düşsün benim peşime. Bugün ne okurum ne yazabilirim ona bakıyorum. Az sonra beklettiğim bir öykünün ince işçiliğini yapacağım, gelecekteki projem şu an için bu.

Günümüz genç yazarlarına üç tavsiye verecek olsanız bunlar ne olurdu?

Siz gençler harika şeyler yazıyorsunuz Mahmut, yazmaya da devam edeceksiniz. Sizlere inanıyorum. Çok bilindik tavsiyeler yerine, mekanların dilini ve sesini öğrenin, yazdıklarınıza tapınmayın derim. Tapınmak düşlerinizi ve dilinizi incitir. Birkaç edebiyat dergisini takip edin, neler yazıldığını görerek kendi kendinizi değerlendirin. Bir kez yazın atölyesine gidebilirsiniz ancak süreklilik haline dönüşürse inanın kendinizi kandırırsınız. Yazmak yalnızlık işidir unutmayın. Atölye öyküleri bir süre sonra iyice teknik oluyor. Bu da metnin duygusunu bozuyor. Hem ömür boyu atölyelerde yazamazsınız. İnandığınız öyküleri yazın.  Kitap için acele etmeyin, nasıl olsa çıkar. İlkin edebiyat dergilerinde metinlerinizi yayınlatın.

Kitabınızı okuma şerefi buldum. Harika bir söyleşiydi. Teşekkürlerimle…

Ne demek sevgili Mahmut, asıl ben yirmi iki yaşında yazına gönül vermiş yazar arkadaşımla söyleştiğim için çok mutluyum. Sana ve “Son Gemi”ye çok teşekkür ediyorum.

 

Son Gemi olarak bir teşekkür de bizden kendisine…

 

 

 

 

About Mahmut Yıldırım 12 Articles
11 Mart 1996 yılında İstanbul’da doğdum. Yeditepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı öğrencisiyim. Edebiyatın esrarengiz tadını aldıkça içinde kayboldum. Beni kendinde çifte kavurdu adeta. Bu sene bu tadın cümbüşünde kendimi aramak, bulmak, içimde biriken ne varsa duruşum ve kalemimle boşlukları doldurmak için bu yola gönül verdim. Günler geçiyor birer birer. Bense bu geçen zamanda elimden kalemimi, gönlümden edebiyat ve yazma sevgimi düşürmeyeceğim.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.